onlar yanlış biliyor

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv Temmuz 30th, 2007

KIZILDERİLİLERİN ŞEREF YASALARI

Yazan: mustafaemingul Temmuz 30, 2007

KIZILDERİLİLERİN ŞEREF YASALARI

kizilderili.jpg

1 - Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler, eğer sen sadece konuşursan.

2 - Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.

3 - Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.

4 - Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.

5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.

6 - Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol - ister insan, ister bitki olsun.

7 - Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.

8 - Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.

9 - Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.

10 - Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.

11 - Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.

12 - Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.

13 - Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın.  Verdiğin acının zehiri sana geri döner.

14 - Her zaman dürüst ol.

15 - Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in - hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var.  Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.

16 - Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.

17 - Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma - özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.

18 - Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.

19 - Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.

20 - İyi talihini başkaları ile paylaş. Yardım kurumlarına bağışta bulun, şefkatli ol

Yazı kategorisi: hayattan | Yorum Yok »

Kemalizm’in altı oku

Yazan: mustafaemingul Temmuz 30, 2007

Zafer Hoca’nın işi zor. Kapkara bir cehaletin, tabulaşmış önyargıların ve “vurun söyletmen” tarzı körleşmiş bir şiddetin hakim olduğu dünyanın hemen kenarında anayasa hukukunun hassas konularını tartışıyor. Maksadı “ideolojisi olmayan bir anayasa”yı savunmak. AK Parti içinden, Baykal’ın dediği gibi “dakika bir gol bir” tarzında Atatürk’e ve cumhuriyet rejimine yönelik bir saldırı falan yok ortada.
Nitekim Profesör Üskül de Atatürk’ü ve onun liderliğini, tam da saygın yerine yerleştirerek sözlerine devam ediyor. Üstelik “Kemalizm anayasadan çıkartılmalı” manşetine bakarak, “hayır çıkartılmasın” diye ayağa kalkacak olanların, cahil durumuna düşmek istemiyorlarsa biraz sabırlı olmaları gerekiyor. Çünkü Anayasa’mızda “Kemalizm” zaten yok. Hatta çoğu kişinin yanlış bildiği şekilde “Atatürkçülük” de yok. Anayasa’mızdan çıkartılması gereken, Zafer Hoca’nın sözlerinin özü olan “ideoloji”nin kendisi. Bu ideoloji de, bugün Baykal’ın başında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı okunda temsil edilen ideolojiden başka bir şey değil.1927 yılında Anayasa’ya Cumhuriyet Halk Fırkası’nın dört umdesi giriyor: 1931 yılında bu umdeler altıya çıkartılıyor ve daha sonra anayasanın ikinci maddesine: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve İnkılapçılık şeklinde yerleştiriliyor. 1936 yılında parti ile hükümet birleştiriliyor; valiler CHP’nin il başkanları oluyor. Bu yıllar Avrupa’da faşizmin yükseldiği yıllar. “Altı Ok” da, o dönemde CHP’de temsil edilen Türk faşizminin formülasyonu olarak temayüz ediyor. Atatürk öldüğü zaman İnönü’nün Mussolini’nin unvanı olan “Duçe”den iktibas ederek kullandığı “Millî Şef” unvanı, bu faşizan özentiyi ifade ediyor. İnönü döneminde formüle edilen bu ideolojiye “Kemalizm” adı veriliyor. Kemalizm adını verdiğimiz ideoloji bu yüzden CHP’nin ambleminde bulunan “altı ok”tan başka bir şey değil. Bu oklar “Kemalizm’in altı oku” olarak biliniyor.

27 Mayıs darbesini yapanlar, sırtlarını yasladıkları “hür dünya” ile çok uzak düşmemek için “Kemalizm” kelimesi yerine “Atatürkçülük” deyimini tercih ediyorlar. Atatürkçülük, 1960′tan sonra kullanılmaya başlanıyor ve demokrasiye, ülkenin itibarına darbe vuran diktacı geleneğin arkasına saklandığı bir maskeye dönüşüyor. Bugün Anayasa’mızda “Atatürkçülük” ibaresi de yok; onun yerine “Atatürk milliyetçiliği” tabiri, başlangıç kısmında üniter-ulus devletin referansı olarak kullanılıyor.

Bugün “Atatürkçülük” dendiği zaman, ne anlama geldiği konusunda çok farklı rivayetlerin birbiriyle çatıştığı anlamsız bir dünyanın içine girmeniz gerekir. Bu dünyada “gerçek Atatürkçülük”, “Saf Atatürkçülük”, “En doğru Atatürkçülük”, “Gerçek Kemalizm” gibi ifadelerle karşılaşırsınız. Kabaca bugün Atatürkçülük başlığı altında, Soğuk Savaş dönemine özgü üçüncü dünyacı sol milliyetçilikten başka bir şey bulamazsınız. “Bütün bu farklı düşüncelerin, ideolojilerin Atatürk ile ilgisi nedir?” sorusunun da kestirme bir cevabı var: Hiçbir ilgisi yok. Geride bir dogma ve kalıplaşmış bir öğreti bırakmadığını ısrarla vurgulayan Atatürk, engin bir ferasetle bu saçma sapan düşüncelerin kendisi ile bir ilgisi olamayacağı öngörüsünde bulunmuş. Elimizde tek kriter var: Atatürk Atatürkçü değildi. Atatürk’ü seven ve ona şükran duyan herkesin Atatürk’e mal edilen bu totaliter ve çağdışı “düşünce sistemleri”nden uzak durması ve O’nun vasiyeti gereği “aklı hür, vicdanı hür” vatandaşlar olmaya çalışması gerekir. Atatürk Atatürkçü değildi, bugün Atatürk’ten bir düşünce sistemi çıkarttığını iddia edenler, sadece demokrasiye ve halka karşı düşmanca fikirleri savunurken Atatürk’ün arkasına saklananlardır. Zafer hoca tamamıyla haklı: Faşist İtalya’dan özenerek Anayasa’ya taşıdığımız “Kemalizm’in altı oku”nun bugün kalan izlerini de Anayasa’dan silmek zorundayız. Başka türlü ilerleyemeyiz. CHP bile, mağlubiyetler zincirini kırmayı ilk adım olarak bu “altı ok”tan vazgeçerek başarabilir.

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Yazı kategorisi: güncel | Yorum Yok »

Enerjide açık deniz meydan muharebesi

Yazan: mustafaemingul Temmuz 30, 2007

Enerjide açık deniz meydan muharebesi

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Rum Kesimi, Karadeniz’de ise ABD ile karşı karşıya gelmesi ne anlama geliyor? Enerji terminali olmaya çalışan Türkiye’nin bu hamlesi nasıl karşılık buluyor?


1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında hemen herkes umut doluydu. Dünya artık barış soluyacak, insanlar geleceğe daha umutla bakacaktı. Ama olmadı. İki kutuplu dünyadaki stratejik dengeler değişmiş olsa da başat ülkeler arasındaki rekabetin özü hiç değişmedi aradan geçen 18 yılda. Kritik coğrafyaları denetim altında tutmaya ve enerjiyi kontrol etmeye dayalı stratejik mücadele tüm hızıyla devam ediyor. Söz konusu savaşın arkasında pek çok “büyük” ve “küçük” aktör yer alıyor. Aralarındaki mücadelenin ana ekseni Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölge. Geçtiğimiz hafta Enerji Bakanı Hilmi Güler’in yaptığı bir açıklama, “enerji” merkezli kavganın hangi boyutlara ulaştığını gösterdi. Konu sadece Türkiye’yi ilgilendiriyor gibi görünse de açıklamanın ardından verilen demeçler, ‘Büyük Oyun’un ne kadar çetrefilli olduğunu da gözler önüne serdi. Güler’in açıklamasına göre Türkmenistan ve İran doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınacak. Ayrıca, Türkiye yılda 20 milyar metreküp gazı İran’dan çıkartıp Avrupa ülkelerine pazarlayacak. Bu anlaşma, bir süre önce rafa kalktığı iddia edilen Nabucco Projesi’ne verilen bir “hayat öpücüğü” niteliğinde. Çünkü, Rusya Nabucco doğalgaz hattı projesinin hayata geçirilmesini tehlikeye düşürecek şekilde gazını Karadeniz’in altından geçecek bir hatla Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya satmak istediğini açıklamıştı geçtiğimiz mart ayında. Haziranda bu kez yeni bir hamle yapmış, Hazar Denizi’nin çevresine yeni bir doğalgaz boru hattı döşenmesi konusunda Türkmenistan ve Kazakistan’la anlaşmaya varmıştı Rusya. Üç hafta önce de Rusların Gazprom’u ile İtalyanların Eni şirketi, Güney Akım adı verilen ve Karadeniz’den geçecek 900 km uzunluğundaki boru hattı konusunda mutabakata varmıştı. Tüm bu hamleler Rus gazının ‘tek el’den Avrupa’ya taşınması demekti. Türkiye’nin Tahran’la anlaşarak hem İran hem de Türkmen gazının Nabucco projesi üzerinden Avrupa’ya taşınacağını ilan etmesi Rusya kadar ABD’nin de canını sıktı. Rusya, “tekel” olma vasfını yitirdiği için, ABD de İran’a Türkiye üzerinden “nefes” alma imkânı verdiği için bu anlaşmadan hiç de memnun olmadı.Ama ortada duran bir gerçek var. Türkiye, Ortadoğu ve Hazar’daki enerji kaynaklarına en yakın konumda olan bir ülke. Üstelik üç tarafı da denizlerle çevrili. Avrasya koridorunun en kilit ülkesi aynı zamanda. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu üçgeninin orta noktasında bulunması da Kuzey-Güney ve Doğu-Batı koridorunda ister istemez bir enerji nakil istasyonu haline getiriyor kendisini. Ankara da bunun farkında. Kartlarını bu realiteye göre oynuyor şimdi. Bir yandan Mavi Akım Projesi ile Rusya’dan aldığı gazı Samsun üzerinden Ceyhan’a ulaştırmayı planlıyor, diğer yandan da Hazar ve çevresindeki enerjiyi Nabucco Projesi ile Avrupa’ya taşımayı. Ankara’nın yaptığı son hamleyle Avrupa’ya verdiği mesaj çok açık: Enerjiyi bir silah gibi kullanan Rusya’ya karşı tek güvenli alternatif enerji koridoru Türkiye’den başkası değil. Şüphesiz Ankara’nın yaptığı çalışmalar bunlarla sınırlı değil. Uzun süredir üzerinde çalışılan bir diğer konu ise Ceyhan’ı bir enerji dağıtım kompleksi haline getirmek. Tabii İskenderun Körfezi’nin güvenliğini üst düzeyde sağlayarak. Bu amaçla sessiz sedasız bir proje hayata çoktan geçti bile. Nisan 2006 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararıyla kurulan Akdeniz Kalkanı’nın amacı Ceyhan terminali ile İskenderun Körfezi’nin güvenliğini sağlamak.DONANMAYA YENİ ENERJİK GÖREVAkdeniz Kalkanı, deniz, hava ve sahil güvenlik komutanlıkları ile denizcilik müsteşarlığı unsurlarından oluşuyor. Petrol taşımacılığının kalbi olan deniz nakil hatlarının güvenliğini sağlamayı amaçlayan Akdeniz Kalkanı ile bölgedeki tüm deniz, hava ve sualtı hareketlerini 24 saat izlemek mümkün. Bu gücün bir diğer önemli özelliği ise kapalı deniz bahriyesi olarak bilinen Türk Deniz Kuvvetleri’nin kabuk değiştirme çabasının en son örneği olması. Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu, Deniz Harp Okulu’nun 223’üncü kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, Akdeniz Kalkanı’nın üstlendiği misyonu şöyle açıklıyordu: “İskenderun Körfezi çıkışı doğu-batı deniz enerji koridorunun güvenliğinin sağlanmasına yönelik sorumluluklarımız, Akdeniz’de etkin bir şekilde varlık göstermemizi gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda MGK kararıyla Ekim 2006’dan itibaren Akdeniz Kalkanı harekâtı başlatılmıştır.”Akdeniz Kalkanı, Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden yapılanma sürecine giren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın 1997’de başlattığı sürecin bir ürünü aslında. Kasım 1997’de Deniz Kuvvetleri Dergisi’nde yayımlanan “Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi” belgesiyle kamuoyuna açıklanan bu yeni sürecin temel hedefi donanmayı yeni şartlara göre yeniden yapılandırmak. 30 sayfalık dokümanda en çok üzerinde durulan husus ise deniz yolu ulaşımı güvenliği. “Mal ve hammaddenin yüzde 90’lara varan bölümü deniz yolu ile ulaştığına göre, deniz ulaşım hatlarının emniyeti Türkiye için hayatî önemdedir.” denilen belgede, Türkiye için Ege, Akdeniz ve Karadeniz’in önemi vurgulanıyor. Belgede Türk Deniz Kuvvetleri’nin bu üç denizin yanı sıra Atlas Okyanusu’nun Cebelitarık yaklaşma suları ile Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hazar Denizi’ndeki gelişmeleri de yakından izlemesi gerektiği belirtilerek, “BM ile NATO öncülüğünde bu denizlerde gelecekte oluşturulacak faaliyetlere aktif olarak katılmayı planlamalıdır.” deniliyor.Emekli Kurmay Albay Yılmaz Aklar, söz konusu belgenin Türkiye’nin Millî Askerî Stratejisi (TÜMAS) dokümanı doğrultusunda hazırlandığını söylüyor. Genelkurmay’a bağlı tüm unsurlara yön veren TÜMAS belgesinin Deniz Kuvvetleri stratejisi ve kuvvet konsepti dokümanlarını da şekillendirdiğine dikkat çeken Aklar, bahsi geçen hedeflere ulaşmak için ciddi yatırımlar yapıldığını; ancak atılan adımların 1999 Gölcük depremiyle büyük yara aldığını dile getiriyor. Donanma Komutanlığı’nın Muğla’daki Aksaz Deniz Üssü’ne taşınmasıyla sürecin yeniden hız kazandığını belirten Aklar’a göre Türk donanmasının Akdeniz ve Karadeniz’deki etkinlik mücadelesine ikinci darbeyi 11 Eylül terörist saldırıları vurdu. ABD’nin “Küresel Terörle Mücadele” kampanyası Akdeniz ve Karadeniz’deki kuvvet dengelerinin değişmesine sebep oldu çünkü.

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Serhat Güvenç de aynı kanaatte. “ABD’nin önce terörle mücadele, ardından Irak’a müdahale gerekçesiyle Doğu Akdeniz’e konuşlanması dengeleri değiştirdi.” diyen Güvenç’e göre, Irak Savaşı’ndan sonra geçen yıl Lübnan’da meydana gelen olaylar geleneksel olarak bölgede bulunan güçlere ilaveten İngiliz, İsveç, Norveç ve Alman savaş gemilerinin de Doğu Akdeniz’de toplanmasına vesile oldu. Şüphesiz bu kadar çok yabancı savaş gemisinin bölgede toplanması Türkiye’nin deniz etkinliğini menfi yönde etkiledi. Güvenç, Fransa ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasında imzalanan askerî işbirliği anlaşmasını ise “Fransa’nın Doğu Akdeniz’e dönüşü” olarak yorumluyor.

Peki, Doğu Akdeniz’i bu kadar önemli hale getiren temel faktör nedir? Elbette enerji havzalarına yakınlığı ve petrol, doğalgaz gibi kıymetli ürünlerin açık denizlere en kısa yoldan çıkışına imkân veren yolların kesişim noktasında bulunması. Kerkük’te çıkarılan ham petrol Yumurtalık’a geliyor ve buradan dünya pazarlarına naklediliyor. Hazar’dan elde edilen petrol de hakeza öyle. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı yılda 50 milyon ton petrolü Akdeniz’e taşıyor. Musul petrolünün Hayfa’ya ulaştırılması şimdilik bir proje. Ama gerçekleşmesi için çabalar sürüyor.

Ankara’nın üzerinde durduğu bir diğer proje ise Kazak petrolünü Akdeniz’e indirecek Samsun-Ceyhan hattı. Temeli atılan hat devreye girdiğinde yılda 190 milyon ton petrol Ceyhan’dan dünyaya pazarlanacak. Türkiye, bu büyük tevzi havuzuna yıllık 100 milyar metreküp kapasiteye sahip üç uluslararası doğalgaz hattını da ekleyerek, bölgeyi ‘Akdeniz’in enerji çeşmesi’ haline getirmeyi hedefliyor. Herkes bu hedefin gerçekleşeceğinden o kadar emin ki, bölgeye daha şimdiden 15 milyar dolarlık rafineri yatırımına başlanılması kimse tarafından yadırganmıyor. Ankara’nın en büyük kozu ise AB üyesi ülkelerin giderek büyüyen enerji talebi. Petrolde yüzde 76, doğalgazda yüzde 40 oranında dışa bağımlı olan AB’nin yeni üyelerin de katılımıyla daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacağı muhakkak. Enerji ihtiyacını Ortadoğu ve Rusya’dan karşılayan AB ülkelerinin Hazar’ın bakir kaynaklarından yararlanma arzusu Türkiye’yi çok önemli bir geçiş noktası haline getiriyor.

Türkiye’nin sadece doğu-batı istikametini değil, kuzey-güney rotasını da derinleştirme stratejisi söz konusu. Çünkü, Ortadoğu ve Hazar petrollerinin batıya ulaşımını sağlayacak Afganistan, Pakistan, Basra ve Rusya hatları ya kapalı ya da güvenli değil. Hal böyle olunca Doğu Akdeniz mevcut durumda ön plana çıkıyor. Tabii İskenderun Körfezi de… Enerji nakil hatlarında yaşanan bu jeopolitik değişimi Türkiye en iyi şekilde değerlendirmek niyetinde. Zira, bugün üretilen ham petrolün yüzde 62’si deniz yoluyla taşınıyor. 2030 yılında hem taşınan miktar hem de oran daha da artacak. İşte Akdeniz Kalkanı ile Türkiye, Ceyhan’ın güvenli bir dağıtım noktası haline gelmesi için önemli bir adım daha atıyor. Ayrıca, bölgenin stratejik derinliğini Kızıldeniz’e kadar indirecek “Ceyhan-Aşkelon” hattını hayata geçirmek için büyük çaba harcıyor.

Rus ve Kazak petrollerini önce Ceyhan’a, buradan da sualtına döşenecek bir boru hattıyla İsrail’in Aşkelon limanına taşıyacak bu projenin amacı, petrolü daha çabuk ve güvenli şekilde Uzakdoğu pazarına ulaştırmak. BOTAŞ Dış İlişkiler Müdürü İsmail Çapanoğlu, Ankara’nın bu konudaki yaklaşımını şöyle özetliyor: “Bugün bir petrol tankeri Cebelitarık’tan geçerek Cape Town’a, oradan da Asya’ya 50 günde gidiyor. Petrolün İsrail’in Aşkelon limanına indirilmesiyle bu süre 19 güne inecek. Bu hat ithalatçı ülkelere hem para hem de vakit anlamında çok büyük yararlar sağlayacak.”

RUM KESİMİNİN PETROL OYUNU

Ancak atılan bu adımlar çevre ülkeleri rahatsız etmiş durumda. Ceyhan’ın, Süveyş ve Basra Körfezi’ne alternatif olmasından çekinen Mısır; Lübnan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşma yaparak, Kıbrıs karasularında petrol arama çabası içine girdi mesela. Aynı şekilde Rumların Kıbrıs karasularını, uluslararası hukuka aykırı biçimde petrol şirketlerine açmaya çalışması da bu rahatsızlığın tezahüründen başka bir şey değil. “Kıbrıs, Ceyhan gibi giderek önem kazanan bir enerji merkezinin çıkış noktası. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in bu bölgesinde yaşanacak çatışma veya gerilimlerin burayı tıkayacağı ortada.” diyen bir üst düzey yetkili, Rum yönetiminin bu hamlesini Ceyhan’ı baskı altına almaya yönelik çabaların bir uzantısı olarak değerlendiriyor. Ona göre Rum Kesimi’nin amacı bölgeyi uluslararası çatışma alanı haline getirmek. Bunun için bölgeye BP, Exxon-Mobil, Shell, Lukoil, Total gibi büyük şirketleri davet ediyor. Çünkü biliyorlar ki bu şirketler önemli ölçüde bağlı bulundukları devletlerin çıkarı gereği bölgeye gelirler ve bu menfaat her zaman ekonomik olmak zorunda da değildir.

Benzer bir süreç Bakü-Ceyhan gündeme geldiğinde de yaşanmıştı. Rusya Hazar havzasındaki petrolün Kafkaslar ve Boğazlar üzerinden nakledilmesini istiyordu. Çeçenistan’daki savaştan ötürü hattın güvenlik sorunu olduğu öne sürüldüğünde Moskova, PKK terörü sebebiyle asıl Bakü-Ceyhan’ın güvensiz olduğunu iddia ediyordu. Şubat 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla bu durum ortadan kalkınca bu kez Doğu Akdeniz’de güvenlik sorunu olduğunu göstermek istedi Rusya. Nitekim Kıbrıs Rum Kesimi’ne S-300 füzeleri satarak bunu da ispatladı. Doğu Akdeniz’deki her güvenlik sorunu petrolün kuzeyden dünya pazarlarına çıkması demekti çünkü. Ancak Türkiye bunu bir savaş sebebi saydığını deklare edince füzeler Girit adasına konuşlandırıldı. Böylece Anadolu’nun doğu ve güneydoğusu ile Akdeniz’in doğusu güvenli hale getirilmiş oldu.

Ancak bu sürekli kaşınabilecek potansiyele sahip bir konu. Nitekim Rumların karasularında petrol arama girişimi bunun en somut göstergelerinden biri. ABD’nin Rum Kesimi Büyükelçisi Ronald Schilcher’ın Rumlara destek vermesi ise enerji satrancının ne kadar karmaşık hamlelere sahip olduğunu gösteriyor. “Kıbrıs Cumhuriyetinin petrol konusunda anlaşma hakkından kuşku duyan ülkeler, bu konuda hukukî ve barışçı prosedürleri izlemelidir.” diyerek Büyükelçi Schilcher, enerji konusunda Türkiye ile İran arasındaki yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı örtülü biçimde dile getirmiş oluyor aslında. “Bakü-Ceyhan-Tiflis’i destekleyen ABD’nin, Rumlara arka çıkması çelişki değil mi?” şeklindeki sorulara şöyle cevap vermek mümkün: “Mavi Akım’ı İsrail’e uzatacak yeni hat konusunda Türkiye ile yakın işbirliğine giden, ABD’nin Karadeniz’e girme çabalarına karşı Türkiye ile uyumlu bir birliktelik sergileyen Rusya, Akdeniz’de petrol aranması konusunda neden Rumlara destek veriyor o zaman?”

ENERJİ SAVAŞI KARADENİZ’E TAŞINIR MI?

Başta da vurguladığımız gibi bu büyük bir enerji savaşı ve hamleler bazen birbirine karışıyor gibi görünüyor. Ama hiç de öyle değil. Her ülke kendi çıkarını düşünüyor öncelikle. Tabii Türkiye de… Onun için de gerek Akdeniz gerek Karadeniz’i en iyi şekilde kullanmak istiyor. Karadeniz’den her gün yaklaşık 3 milyon varil petrol ihraç ediliyor. Emekli Kurmay Albay Yılmaz Aklar’a göre, ABD’nin Karadeniz’e açılma stratejisinde enerjinin özel bir yeri var. “ABD, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Karadeniz Havzasını yeniden şekillendirmek istiyor.” diyen Aklar’a göre ABD’nin asıl niyeti sahip olduğu büyük enerji kaynaklarını bölge ülkelerine karşı bir silah olarak kullanan Rusya’ya karşı koyabilmek için deniz gücünü Karadeniz’e çıkarmak. Washington yönetiminin 11 Eylül 2001’den hemen sonra Karadeniz’deki enerji nakil hatlarını korumak, göç ve uyuşturucu yollarının önünü kapamak ve muhtemel terörist saldırıları engellemek için “Açık Denizlerin Serbestçe Kullanımı” prensibi çerçevesinde bölgeye kuvvet göndermek istediğini hatırlatan Aklar bu talebin Türkiye’de kabul görmediğine dikkat çekiyor. Montrö Sözleşmesi’nin Karadeniz’de, bu denizde kıyısı bulunmayan devletlerin bulundurabileceği deniz gücüne miktar, cins, tonaj ve bulunma süresi açısından kısıtlamalar getirdiği savunmasını yapan Türk tarafı ısrarlı ABD taleplerine gem vurmak için 2002 yılında sadece Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkelerin katılımıyla “Blackseafor - Karadeniz Ortak Deniz Kuvveti” isimli bir gücü hayata geçirmişti. Daha çok yasadışı suçlarla mücadele ve insani yardım operasyonları için teşkil edilen bu kuvvet Amerikalıları memnun etmemişti.

Diplomatik kaynaklar, 1 Mart Tezkeresi sırasında Türkiye’ye konuşlandırılması planlanan ABD güçlerinin Mersin ve İskenderun’un yanı sıra Samsun ve Trabzon limanları konusunda da aşırı ısrarcı olmasının altında da bu memnuniyetsizliğin yattığı kanaatinde. Türkiye, ABD’nin gönlünü almak için 2004’ten itibaren bazı girişimlerde bulunuyor. Örneğin, teröre karşı ortak mücadele ve kitle imha silahlarının yayılmasını önleme misyonuyla “Karadeniz Uyum Harekâtı” adlı yeni bir girişim başlatıldı ve Akdeniz’de ABD öncülüğünde başlatılan ‘Aktif Çaba Operasyonu’nun Karadeniz’deki devamı niteliği kazandı. Türkiye’nin başını çektiği bu oluşuma önceleri Rusya ve Ukrayna dışındaki ülkelerden destek gelmedi. Ancak 2006 başlarında, ABD’nin Akdeniz’deki operasyonlarını Karadeniz’e taşıma sürecini askıya aldığını açıklamasının ardından Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan da bu güce dâhil olma yönünde adım atmaya başladı.

Görüldüğü gibi Türkiye jeopolitik konumuyla bölgesinin en önemli ülkelerinden biri. Sahip olduğu konum onu bölgesel aktör olmaya sevk ediyor. Türkiye de bu rolü oynayabilmek için hem kara hem de deniz stratejisi geliştirmeye çalışıyor. Tabii imkânları dâhilinde. Akdeniz Kalkanı da onlardan biri. İskenderun Körfezi ve Ceyhan başta olmak üzere dünya enerji trafiğinde ülkemiz açısından hayatî öneme sahip olan deniz ticaret yollarının korunmasında ve bu yolların açık tutulmasında donanmaya büyük roller düşecek gibi görünüyor.

Yazı kategorisi: güncel, politika | Yorum Yok »