keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv Ağustos 3rd, 2007

CHP suçluyu buldu: İkinci Cumhuriyetçiler

Yazan: mustafaemingul Ağustos 3, 2007

CHP’liler, kendi aralarında toplanıp “Neden böyle oldu?” meselesini deşmişler.

Ve şu sonuca varmışlar:

“Sayıca az / Ancak etkileri fazla” olan “İkinci Cumhuriyetçiler” denilen topluluk, medyada topyekûn bir saldırıya geçerek partimizi zayıflatmıştır.

Kulakları çınlasın, Erbakan Hocamız, tıp biliminde kullanılan yöntemin sosyal bilimlerde de kullanılabileceğini söyler ve “Önce doğru teşhis / Sonra tedavi” sloganını dilinden düşürmezdi.

Eğer CHP’nin “yenilgi” için geliştirdiği “teşhis” buysa…

Uygulayacağı “tedavi”nin bir işe yaramayacağını şimdiden söyleyebilirim.

* * *

Suçlu İkinci Cumhuriyetçiler imiş…

Sanki…

Mehmet Altan abimiz, bir yaz günü Tuna’dan geçip, “Ey ahali! Şu CHP denilen parti var ya… Bu partinin evrensel solla bir ilgisi yoktur” diye haykırınca…

Söyleneni şak diye kavrayan halkımız, “Madem CHP’nin evrensel sol ile bir alakası yok. O zaman ben de CHP’ye zırnık koklatmam” demiştir.

Sanki…

Mehmet Altan abimizin açtığı yoldan ilerleyen Eser Karakaş, ironik mi ironik takılmalarla CHP’nin artık bir parti bile sayılamayacağını söyleyerek kitleleri dalgalandırmıştır.

Sanki…

Seyfettin Gürsel Hoca, “Şu CHP ne diyor Allah aşkına” diye başladığı konuşmalarında, partinin seçim beyannamesini hallaç pamuğu gibi dağıtarak, rakamsal analizlere büyük önem veren halkımızın tercihini kökten değiştirmesine neden olmuştur.

Sanki…

Etyen Mahçupyan, “İkinci bölgede Baskın Oran / Diğer bölgelerde AKP” formülünü devreye sokunca…

Formül işlemiştir.

Sanki…

Murat Belge, İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” adlı eserinden söz edince…

“Düzenin Yabancılaşması” adlı kitap satış rekorları kırmış ve bu da sandığa oy olarak yansımıştır.

Sanki…

Ali Bayramoğlu, “Laiklik üzerinden siyaset yapmanın fenalıkları” meselesinde yazdığı makalelerle…

Cengiz Çandar abimiz de “Sartre’ın Nobel konuşması”na benzer konuşmalarla…

Olayı bitirmiştir.

* * *

Neyse fazla uzatmaya gerek yok…

CHP’li dostlara sadece şu iki soruyu sormak isterim:

BİR: “Göbeğini kaşıyan adam” hiç İdris Küçükömer okur mu yahu?

İKİ: Yaz sıcağında ücretsiz kömür karşılığı oyunun rengini değiştiren adam, neylesin evrensel solu…

Kısacası…

CHP halkımız konusunda doğru dürüst bir karara varsa gerçekten iyi olacak

Yazı kategorisi: güncel, yorum | Yorum Yok »

ŞEYH EDEBALİ’NİN OSMAN GAZİ’YE NASİHAT’İ

Yazan: mustafaemingul Ağustos 3, 2007

Ey oğul, artık Bey’sin!
Bundan sonra
öfke bize, uysallık sana.
Güceniklik bize, gönül almak sana.
Suçlamak bize, katlanmak sana.
Acizlik bize, hoşgörmek sana.
Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.
Haksızlık bize, bağışlamak sana…
Ey oğul, sabretmesini bil,
vaktinden önce çiçek açmaz.
Şunu da unutma;
insanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul, işin ağır,
işin çetin, gücün kula bağlı.
Allah yardımcın olsun…
Güçlüsün, kuvvetlisin,
akıllısın, kelamlısın!
Ama; bunları nerede,
nasıl kullanacağını bilmezsen
sabah rüzgarında savrulur gidersin.
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.
Daima sabırlı, sebatlı ve
iradene sahip olasın!
Dünya,
senin gözlerinin gördüğü gibi değildir.
Bütün bilinmeyenler,
feth edilmeyenler, görünmeyenler,
ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan
gün ışığına çıkacaktır.
Ey oğul! Ananı , atanı say!
Bereket büyüklerle beraberdir.
İnancını kaybedersen ,
yeşilken çöllere dönersin.
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!
Gördüğünü görme! Bildiğini bilme!
Sevildiğin yere sık gidip gelme!
Ey oğul! Üç kişiye acı:
Cahil arasındaki alime ,
zenginken fakir düşene ve
hatırlı iken itibarını kaybedene.
Ey oğul! Unutma ki,
yüksekte yer tutanlar,
aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklıysan mücadeleden korkma!…

Yazı kategorisi: şiir | Yorum Yok »

Çetelerimizin eğlenceli tarihi…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 3, 2007

Amerikan edebiyatının unutulmaz kahramanlarından biri Rip Van Winkle’dır, adı artık İngilizcede bir deyim olmuştur.

Küçük bir kasabada yaşayan Rip bir gün dağa gider, orada dans eden cücelere rastlar, onların içtiği içkiden içer ve derin bir uykuya dalar.

Yüz yıl sonra uyanır.

Kasabasına döner ve çok şaşırır.

Her şey değişmiştir.

Eğer bu, bir Türk hikayesi olsaydı herhalde şöyle biterdi:

“Rip Van Türkoğlu, yüz yıl sonra kasabasına döndüğünde çok şaşırdı… Hiçbir şey değişmemişti.”

Geçen akşam Kanal D televizyonunda Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı haber bültenini izleyenler, bir generalin, çete sanıklarından emekli subay olan birine “üstün hizmet madalyası” verdiğini gördüklerinde herhalde biraz irkilmişlerdir.

Doğrusu ben de irkildim, “Neler oluyor, nasıl bir ülke burası” gibi bir sorular zinciri şakırtılarla üst üste yığılıverdi.

Ama benim şaşkınlığımı küçümseyen alaycı bir gülümsemenin de zihnimin bir yerlerinde dolaştığını hissettim.

Bir ses, bunun bu kadar da şaşırtıcı olmadığını söylüyordu bana.

Gidip kütüphaneden Talat Paşa’nın yaverlerinden Arif Cemil’in yazdığı “Teşkilat-ı Mahsusa” isimli kitabı aldım.

Teşkilat-ı Mahsusa, isminden de anlaşılacağı gibi “özel bir örgüt.”

Arif Cemil Bey’in yazdığına göre, “Bu teşkilat sayesinde silahlandırılacak çeteler harp çıktığında düşman topraklarına akınlar yapacaklar, düşman kuvvetlerini şaşırtacaklar, onların hareketleri ve miktarları hakkında malumat edinerek bunları ordularımıza bildireceklerdi.”

Görünen bu amacın arkasında başka hesaplar olduğunu da söylüyor Arif Cemil.

O dönemde İttihat Terakki Partisi’nin üç yöneticisi Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar arasında ciddi bir rekabet var.

Enver Paşa kendine bağlı olan İttihatçıları bu yeni örgüte kaydırıp buranın hakimiyetini tümüyle ele geçirerek İttihat Terakki’yi zayıflatmayı düşünüyor, Talat Paşa da Enver’in adamlarının gitmesinden sonra İttihatçılar’ın bütün yönetimini tek başına ele alabileceğini hesaplıyor.

Ama şimdi okuyacağınız bölümü daha çok seveceksiniz.

“İttihat Terakki’nin o zamanki nüfuz ve hakimiyeti, evvelce orduda subayken daha sonra emekli olarak cemiyette kalan ve Enver Paşa’nın adamlarından addedilen bu subaylara dayanıyordu. Vücuda getirilmesi düşünülen Teşkilat-ı Mahsusa’nın idaresi bu insanlara verilecekti.”

Yani…

Çeteler kurulacak, bu çetelerin yönetimi “emekli subaylara” verilecek.

Size yeniden hatırlatmalıyım, yüz yıl önceden söz ediyoruz, bugünden değil.

Tamam, size birazdan çetelerin eğlenceli hikayelerini de anlatacağım ama şunu da bir okuyun:

“Teşkilat-ı Mahsusa’ya verilecek istihbarat ve çetecilik gibi vazifelerle, Talat ve Enver paşaların İttihat ve Terakki Partisi’nin istikbali hakkında gizledikleri emelleri ve düşünceleri, İslam birliği ve Türkçülük idealleri örtüsüne bürünerek ortadan kayboluyordu.”

Asıl amaçlarını gizlemek için “Türkçülük” idealini kullanıyorlar.

Sizin de gözleriniz etrafta bir Enver’le bir Talat arıyor mu?

Osmanlı’nın yönetimini ele geçiren bu kurnaz çocuklar, kendi aralarında didişirken “emekli subayları” görevlendirip ipten kazıktan kopmuş suçlularla çeteler kurduruyorlar.

Bu çetelerle “vatanı” kurtaracaklar.

Tabii ki işler istedikleri gibi gitmedi.

Bir kere, Talat’la Enver bütün dikkatlerini ve enerjilerini Osmanlı’yı birbirlerinin elinden kapmaya harcadıklarından onlara bağlı adamlar da, gerek ordu içinde gerekse parti içinde çatışıyorlar, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar, hatta birbirlerini tutuklamaya kalkışıyorlardı.

Devleti orta yerinden çatlatmışlardı.

İkincisi, çetelere katılan suçlular hem askerlik bilmiyorlardı hem de birkaç istisna dışında çok korkaktılar, hapishaneden paçayı kurtarabilmek için çetelere katıldıklarından cepheye yaklaştıklarında tüymeye başlıyorlardı.

Üçüncüsü de emirleri dinlemiyorlardı.

Trabzon Hapishanesi’nden…

Burada ben de durdum…

Trabzon mu?

Hani şu son zamanlarda suikastlerle, cinayetlerle, örgütlerle, linç tertipleriyle, kışkırtıcı yerel yayınlarıyla gündeme gelen Trabzon mu?

Evet, o Trabzon.

Bugünkülere benzer olaylar Trabzon’da o zamanlarda da oluyordu.

Şehir bile aynı…

Trabzon Hapishanesi’nden çıkarılan bir grup suçlu Maksut isimli bir suçlunun liderliğinde çeteleştiriliyor. Ama çete Kora kasabasına yerleşiyor ve kımıldamıyor. Kasabada bu çeteden ve İttihatçıların bir görevlisinden başka kimse yok.

Maksut’a “git” diyorlar, Maksut gitmiyor.

Bir gün birisi İttihatçıların adamına gelip, “Maksut sizi öldürecek,” diyor.

Görevli, o bölgenin askeri komutanı olan Rıza Paşa’yı arayıp yardım istiyor.

Rıza Paşa, “Sana gönderecek adamım yok, başının çaresine bak,” diyor.

Paşa, aklı başında askerlerden, bu çetelerden hoşlanmıyor, bunlardan bir fayda gelmeyeceğini de biliyor, onun için daha mesafeli duruyor.

İttihat Terakki’nin görevlisi, bir akşam iyice kuşkulanıyor, uyuyamıyor, bir eline tabancasını bir eline fenerini alıp etrafı kolaçan etmeye çıkıyor, çetecilerin yattığı barakaya geliyor.

İçeri giriyor.

Bütün çeteciler elbiseleriyle uyuyorlar. “Bunlar beni öldürmek için elbiseleriyle uyudular, birazdan kalkacaklar,” diye düşünürken birden öfkeleniyor.

İriyarı da bir adam.

Aniden Maksut’u yatağından kaldırıp sille tokat dövmeye başlıyor, “Sen beni mi öldürecektin kerata,” diye bir bağırıyor, bir vuruyor, “vatanı kurtaracak” çeteci Maksut da sopayı yedikçe “İmdat, adam öldürüyorlar, arkadaşlar, yetişin, yandım,” diye feryat ediyor.

Çeteciler toplanıyorlar.

O sırada kasabada bulunan küçük bir jandarma müfrezesi borazan çalarak yetişiyor.

Maksut’u bu sefer meydana çıkarıyorlar, sabaha kadar dövüyorlar.

Sonra da çetesiyle beraber Trabzon Hapishanesi’ne geri gönderiyorlar.

Arif Cemil Bey de olayla ilgili bir yorum yapıp, “Parti görevlisi, hem savcı, hem hakim, hem polis rollerini üstlendi ama ne yapsın, bir hata ettiyse Allah affetsin” diyor.

O bölgedeki birçok çeteden biri de Gafur Efendi çetesi… Ruslarla çatışırken Gafur Efendi yaralanıyor, çetesi kaçıyor. Gafur Efendi, “Arkadaşlar beni kurtarın, Allahını seven beni kurtarsın,” diye bağırırken çetesinden iki Arnavut ortaya çıkıyor.

Meğerse onlar çete reisini sevmiyorlarmış.

İki kurşun da onlar sıkıyor.

Ama Gafur Efendi ölmüyor, sürüne sürüne geri dönüyor, kendine gelir gelmez de Arnavutların yaptıklarını anlatıyor.

Arnavutlar idama mahkum oluyor.

Onları duvara dayıyorlar, çetecilerden kurulan idam mangası geliyor.

Ateş ediyorlar.

Arnavutlar yıkılıyor, onlarla birlikte idam mangasından beş çeteci de yıkılıyor.

Ne oldu diye bakıyorlar, “vatanı kurtaracak” çeteciler korkudan bayılmış. Bu İttihatçıların çete hikayeleri anlat anlat bitmez.

Bir de Veysel Bey’in çetesi var… Veysel Bey, onları çok güzel giydirmiş, yedirmiş, içirmiş, beslemiş, İstanbul’dan yola çıkıp Sivas’a gelmişler.

Sivas’ta çete mırın kırın etmeye başlamış.

“Hadi gidiyoruz,” diyorlar, çete gitmiyor.

Veysel Bey işi “çözmeye” karar vermiş, gözüne çetecilerden birini kestirmiş, çekmiş tabancasını herkesin gözünün önünde vurmuş.

Bölgede bulunan askeri yöneticiler ne yapacaklarını bilememişler.

“Cinayet davası açılacak mı, ceza verilecek mi,” ne yapılacak, ortada vurulan bir adam var.

İstanbul’a telgraf çekmişler, “ne yapalım” diye.

Cevaben başkomutanlıktan Veysel Bey’e “eline sağlık” mealinde bir takdir telgrafı gelmiş.

Veysel Bey de yoluna devam etmiş.

Doğu cephesinden söz ederiz de Ermenilerden bahsetmeden geçebilir miyiz?

Teşkilat-ı Mahsusa, İran-Türkiye hududundaki Beyazıt’ta, Saffet, Abbas, Ekber isminde üç Türk yakalıyor. Casus mu diye araştırıyorlar. Bu üçü, “Iğdır’dan geliyoruz, Rus ordusundaki Ermeni gönüllüler, Ruslar Iğdır’a girince bütün Türk erkekleri kesecekler, biz bunu kendi ağızlarından işittik, onun için korkup buraya kaçtık,” diyorlar.

Biraz soruşturmadan sonra görevliler bunlara güveniyorlar, silah verip çetelere alıyorlar.

Üç gün sonra Beyazıd’a Agop isimli bir Ermeni geliyor.

Ekber diyor ki, “Ben bu Agop’u Revan kentinde Ermeni Komitacı Suren’le birlikte gördüm.”

Çeteciler resmi görevlilere gidip “Agop’u yakalayın” diyorlar.

Resmi görevliler adamı tutuklayamıyor çünkü tutuklanmasını gerektirebilecek bir kanıt, bir belge yok.

Bunun üzerine çete reisleri toplanıyor ve “görevi” kendi kendilerine üstleniyorlar.

Agop ertesi gün ortadan kayboluyor, bir daha da kimse onu görmüyor.

“Faili meçhul” mü diyordunuz siz buna, ne diyordunuz?

En sevdiğim hikayeyi de en son anlatacağım.

Alman Binbaşı Stange Bey’in, Bahattin Şakir’in ve Yakup Cemil’in müfrezeleri Ardahan’ı Rusların elinden alıyorlar.

Ruslar cephaneliklerini ateşe vererek çekiliyorlar.

Akılları fikirleri siyasette olan İttihatçılar askerlik konusunda tam bir budala olduklarından Allahın kışında o bölgeye gönderdikleri birliklere doğru dürüst elbiseler vermeyi akıl edemiyorlar.

Geceleyin şehrin girişine nöbetçileri dikiyorlar.

Ertesi sabah nöbetçileri donmuş buluyorlar.

Gene nöbetçi koyuyorlar, gene donuyor.

Böyle dondurarak epey asker öldürdükten sonra bunlar nöbetçi koymaktan vazgeçiyorlar.

Bir gece Stange Bey, yaveri ve Bahattin Şakir Bey, el koydukları bir konağın odasında uyurken birden uyanıyorlar.

Üstünde beyaz kürkü, elinde süngülü tüfeği ile zebellah gibi bir Rus askeri duruyor odanın ortasında. Adam tek başına elini kolunu sallayarak girmiş şehre.

Arif Cemil’e göre Stange Bey’le yaveri “soğukkanlılıklarını kaybetmeden” hemen yatağın altına giriyorlar. Orada ne yapacaklarını “planlayacaklarmış”.

Bahattin Şakir ise iyice şaşkınlaşıyor.

Don paça yatağın içinde oturup Rus askere bakıyor.

Sonra birdenbire bağırmaya başlıyor.

O bağırınca Stange Bey’le yaveri de bağırmaya koyuluyor…

Hepsi birden bağırınca Rus asker korkuyor.

Kaçıyor.

Bu sefer de arkasından “Tutun, eve Rus asker girdi” diye bağırıyorlar.

Ama kimse Rus askeri yakalayamıyor tabii.

Asker geldiği gibi gidiyor.

Bütün bunlar yüz yıl öncenin hikayeleri.

Sizce yüz yıl önce uykuya dalmış biri bugün uyanıp da haber bültenlerini seyretse ne derdi?

Bana, “Enver Paşa nerede, ona bir şey söyleyeceğim,” derdi gibi geliyor.

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »

Sana benzemeyeni seveceksin…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 3, 2007

Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

Sonra sessizlik…

Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

Ağır bir yük ruhum bazen bana.

Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı…

Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

Ne istiyor tanrı bizden?

Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

Parmak uçlarımız bile farklı.

Şu küçücük parmak uçları…

Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

Başka izler bırakmamızı…

Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı “tekleştirmek”, herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

“Farklı olun” diye buyuruyor tanrı.

“Birbirinize benzemeyin.”

Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

Tanrıdan değil, dinden de değil… Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, “birbirinize benzeyin” demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

Hayatı hayat yapan ne?

Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

Hareket.

Hayat, hareketle var olur.

Rüzgarı düşünün…

Esip duran rüzgarı…

O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

“Polenlerimizi,” tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi… Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.

Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.

Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği…

Tanrı, bize bunu söylemiyor.

“Sevin” diyor.

Ama nasıl?

Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, “başka” birini nasıl seveceğiz?

Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl “tertemiz,” kaygısız, kuşkusuz akacağız?

Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, “ölümü ve zamanı” unutacağız.

Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

Sadece onu düşüneceğiz.

Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

Biliyorum, bu mümkün.

Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

Tanrının en tehlikeli mucizesi.

Bir insanın bir insanı sevmesi.

İmkansız görünen bir gerçek.

Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle “ben sizi farklı farklı yarattım” diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan…

Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

Ne düşünüyor, ne hissediyor…

Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın…

Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

Her yere bakarsın sen.

Her yere, her ize…

Rüyalarını bile merak edersin.

Ama insan insana sırdır.

Kimse kimseye benzemez çünkü.

Tanrı “benzemeyin” buyurdu.

Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

Bu da tanrının buyruğu çünkü:

“Sana benzemeyeni seveceksin.”

Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

“Sana benzemeyene akacaksın.”

Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

İnsan kendi acısını taşır…

Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, “bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver.”

Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.

Sessizlik…

Tanrım, sen şimdi neredesin?

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »

Kutsal, bayağı ve aşk…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 3, 2007

Gün ışırken kalktım.

Sıcak, etüv kazanından yeni çıkmış tüylü bir havlu gibi yüzüme yapışıyor.

Soluk alamıyorum.

Ön balkon biraz daha serin.

Aşağıdaki ağaçların dallarına konan küçük kuşlar, yaprakların gölgeliklerindeki rüzgarı anımsatan hava kıpırtılarından mutlu, şakıyorlar.

Martılar hálá gecenin yorgunluğuyla sersemlemiş haldeler, kısa, kesik, yalvarmaya benzer sesler çıkartıyor, bir çatıdan havalanıp, mecalsizce hemen yandaki bir başka çatıya konuyorlar.

Sıkıntılı ve uykusuz bir geceye rağmen zihnim berrak ama berraklığında garip bir telaş, nasıl söyleyeyim, insanı kuşkulandıran tuhaf bir yapaylık var; sanki birazdan solacak, düzenini kaybedecekmiş gibi tedirgin edici bir duygu veriyor bana.

Sabahın o vaktiyle de, sıcakla da hiç ilgisi olmayan birçok farklı düşünce; sanki zihnin, birbiriyle alakası bulunmayan hatta birbiriyle çelişen sayısız düşünceyle duyguyu, onları birbirine değdirmeden, dokundurmadan, birinin varlığıyla diğerinin bütünlüğünü bozmadan, içinde her mevsimin ve bitkinin bulunduğu büyülü bir bahçe gibi taşıyabildiğini bir kere daha gösterircesine, aklımda dolaşıp duruyor.

Cevizlerini bir an önce saklamaya çalışan endişeli bir sincap gibi o düşünceleri kaybolmadan yakalayıp hafızama yerleştirmeye uğraşıyorum.

Bir yandan da, küçük beyaz incilere benzeyen çiçek tomurcuklarının yan yana dizildiği dallarıyla, aydınlanan sabaha tatlı bir ışık katan limon ağacının etrafında dolaşan hafif sabah rüzgarını solumaya uğraşıyorum.

Dostoyevski’nin, siyasi romanların şaheseri sayılan Ecinniler kitabına Orhan Pamuk’un yazdığı önsözden bir cümle, sanırım bugün yaşadıklarımızla da çok bağlantılı olduğu için, irili ufaklı birçok düşüncenin arasından siyah bir destroyer gibi diğerlerini yararak öne çıkıyor zihnimde: “…en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek…”

Kutsallıkla bayağılığın yan yana ortaya çıktığı, Dostoyevski’nin hemen hemen bütün romanlarında var olan bu şaşırtıcı çelişki, hayatın, insanın, edebiyatın ve kaçınılmaz olarak da en keskin biçimde siyasetin içinde varlığını sürdürüyor.

Dostoyevski’nin bunu bu kadar iyi bilmesinin bir nedeni “kutsal kavramlarla yakından ilgili bir muhafazakarı” ve “dostlarını bile dolandırmaktan kaçınmayan bir kumarbazı” bizzat kendi ruhunda taşımasıysa, bir nedeni de, aynen biz Türkler gibi Rusların da siyasetle çok ilgilenmesi, siyaset yelkenlerinin kutsallık ve bayağılıkla dolduğunu rahatça görmeleri.

Siyaset dünyasına dalanlar, hızını kutsallıktan alan bir bayağılık salıncağında sallanır dururlar.

İhtiraslarının ve bencilliklerinin bayağılığını, kutsal değerlerin parlak renklerinin arkasına saklarlar.

Biz, bugünlerde bunu çok sık görmüyor muyuz?

Ne çok kutsal değer, ne bayağı amaçlar için bir çift zar gibi oyun masasına atılıyor, kazanmak isteyenler elleri titreyerek en büyük sayıyı tutturan “kutsallığı” yakalamak için çabalıyorlar.

Bunları düşünürken, coşkulu bir gece vakti Çetin Altan’ın Faruk Nafiz’den söylediği o muhteşem şiir, onun sesiyle yankılanıp duruyor içimde.

“Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

Kahpelendin de, garez bağladım ahlaka bile.”

Kutsallıklarla bayağılıklar arasında dolaşıp duran insanoğlu, ne kutsallıkla ne de bayağılıkla ilgisi bulunmayan böylesine güçlü ve böylesine temiz bir duyguyu nasıl bulup çıkarıyor içinden?

Bütün kutsallıklara, tanrıya da, ahlaka da, güzelliğe de meydan okuyan, bütün hepsini reddetmenin kıyısına gelen ve hepsinden ayrı, tekbaşına, kendi kutsallığını yaratan böylesine cesur bir masumiyet, nasıl oluyor da kirli ruhlarımızda hiç lekelenmeden varlığını sürdürebiliyor?

İnsanların büyük çoğunluğu kutsallıklara sahip çıkarak bayağılaşırken, nasıl oluyor da aralarından biri kutsallıkları reddederek kutsallaşıyor?

“Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile”

Tanrıya söylüyor bunu.

Hiç korkmadan.

Çok sevdiğinizde, gerçekten, yürekten sevdiğinizde, bir kutsallığa sığınmaya çalışmıyorsunuz sanırım, tam aksine o kutsallıklara bile başkaldırıyorsunuz.

“Tanrı, bayrak, vatan” sözcüklerini kendinize siper etmiyorsunuz, gerçek sevginin verdiği güçle kutsallık sığınaklarını terk ediyor, duygularınız ve düşüncelerinizle ortaya çıkıyor, her türlü cezaya, öfkeye, saldırıya göğsünüzü açarak söylüyorsunuz söylemek istediğinizi.

Ve, ne gariptir ki böyle zamanlarda kutsallıklardan uzaklaştıkça bayağılıklardan da uzaklaşıyorsunuz.

“En kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlük,” bu sarsıcı ve utandırıcı çelişki, hayatın ve siyasetin çirkinliklerle dolu bu geniş arazisi, yalnızca gerçek duygular ve düşüncelerle yeniden dolmak için boşalıyor.

Hakk’a diş bileyip, ahlaka garez bağlayabiliyorsunuz.

Bunu bu güçle ve güvenle söylediğinizde tanrı da insanlar da anlıyor sizi, kutsallığın kullanıla kullanıla aşınmış zırhı değil, içtenliğin çırılçıplaklığı sizi koruyor.

Bu çırılçıplak içtenliği, onun her türlü savunmayı elinin tersiyle iten güvenini, bayağılıktan uzak cesaretini, kutsallığa başkaldıran kutsallığını bir kez gördüğümüzde, fark etmeden de olsa aslında hep onu, o çıkarsız masumiyeti istiyoruz.

Onu arıyoruz.

Ama biz de bayağılıklara düşkünlükle sakatlanmışız.

İstediğimizi söyleyecek cesareti bir türlü ruhumuzda bulamıyoruz.

Başkalarını olduğu kadar kendimizi de kandırarak, kutsallıkla bayağılığın gürültücü sesinin peşine takılıyor, böyle davranmayanları üstelik bir de aşağılıyoruz.

İşte, en çok da o sahte aşağılamalardan aldığımız zevkte ortaya çıkıyor bayağılığımız.

Kendimizden daha cesurları, kendimizden daha içten olanları bir yanımız hayranlıkla izlerken, bir yanımız da onları “kutsallıkların” o güvenli gölgeliğine sığınmadığı için suçluyor.

Suçlamak da zorunda.

Onları beğeniyorsak, onlar gibi davranma mecburiyetiyle karşı karşıya kalırız çünkü.

Hangimiz, “sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile” diyebilir?

Kim, tanrının bile olmadığı kimsesiz bir çöle yalnızca kendi duygularıyla girmeyi göze alabilir?

Bir şair belki.

Bir aşık…

Gerçekten seven biri.

Çünkü ancak gerçek ve içten bir düşkünlük, hesapsız bir bağlılık, pazarlık kabul etmeyen sonsuz bir istek, ruhumuzu tek başına kaplayacak bir güce ve genişliğe sahiptir, ancak böylesine bir tutku kendine yer açmak için içimizdeki kutsallıkları ve bayağılıkları silebilir.

Arınmak, ancak böyle mümkün olabilir.

Bu olmadığında, “en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğü” bir arada görürsünüz.

Ecinniler romanında Dostoyevski gerçekten de bu çelişkiyi en sarsıcı biçimde gösterir, “dört üniversitelinin davadan dönen arkadaşlarını” öldürdüğü gerçek bir olaydan aldığı hikayesinde biz “kutsallıkları ve bayağılıkları” görürüz ama beni daha da etkileyen, “kutsallıklara kapılmış” insanların “delirmeye” “cinayete” ve “intihara” gidişlerinin macerasını anlatma biçimidir.

Kutsallık ve ölüm arasındaki o ürkütücü bağın ortaya çıkışıdır.

Hayatı, toplumu, tarihi etkileyecek, biçimlendirecek güce sahip o görkemli kutsal değerleri bütün ağırlığıyla alıp hayatlarının merkezine koyanlar, bu değerlerle kendi küçük zaafları arasında sıkışmaya başlarlar zamanla.

Ya değerlerinden ya zaaflarından vazgeçeceklerdir.

İkisinden birinden açıkça vazgeçebilen genellikle pek azdır.

İkisinden de vazgeçemezlerse, ikisi de ruhlarına aynı güçle hükmederse intihar ya da cinayet kaçınılmaz olur.

Mutlaka biri ölür.

Ama bu ikiliğe sıkışanlarda genellikle görülen içtenliklerinden vazgeçmeleridir.

İçtenliklerinden vazgeçenler bayağılıklarına teslim olur, hiçbir acı, hiçbir utanç duymadan kutsallıkların sözcülüğüne soyunur ve başkalarını ölüme gönderirler.

En çok da onların sesi çıkar, kutsal değerlerden en çok onlar söz eder, insanlığın “yüce” bulduğu değerlerin arkasına en çok onlar saklanırlar.

Onların bir ikilemi, çelişkisi, çıkmazı, ıstırabı yoktur.

Bu “rahatlığa”, bayağılığın nirvanasına ulaşanların, işte en çok onların arasından çıkar başkalarını yönetmeye meraklı olanlar.

Ve, onlar kadar bayağılaşamamış, onlar kadar rahatlayamamış olanlar, hálá küçük vicdan azapları hisseden ama tam bir içtenliği de göze alamayanlar da “taraftar” kadrosuna yazılırlar.

Ne kutsallıklar adına gümbürtülü nutuklar atarlar ne içtenliğin saflığına yaklaşırlar, küçük konuşmalarda “kutsal” klişeleri mırıltılarla tekrarlarlar. Bir sabah vakti için tuhaf düşünceler bunlar, biliyorum.

Yorgunluk ve sıcakla hırpalanmış telaşlı bir zihnin, sabah serinliği tümüyle kaybolmadan, ötüşen kuşların ve kokusu gardenyaların kokusuna karışan limon çiçeklerinin tadını çıkararak kendi içinde çıktığı bir düşünce avcılığının sonuçları.

Martılar bir şeyler için yalvarıyorlar.

“Ecinniler” hálá her yanda.

Öldürüyor ve öldürtüyorlar.

Ama şairler de var.

Onlar, şu bayağı ruhlarımızı biraz sükûnete kavuşturuyorlar.

İçtenlikleri, cesaretleri ve acılarıyla.

Size o müthiş dörtlüğün devamını da yazayım, içtenliğin bedelinin de pek kolay olmadığını görün.

“Sana çirkin demedim ben, kafir demedim

Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene kalbimde, misafir demedim

Bu firar aklına nereden, ne zaman esti senin.”

Hayat, sıcak ve yorgun bir gecenin sabahında böyle görünüyor bana.

Ecinnileri ve “firari”leriyle.

Belki de solgunlaşan bir zihnin sabah sayıklamaları bunlar.

“Sana çirkin demedim ben, kafir demedim”

Sadece…

İçtenliğin yok senin.

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »