Alev ALATLI köşe yazıları
Yazan: mustafaemingul Ağustos 5, 2007
“Jethro Tull” ya da toprağa geri dönüş
Demokratik bir güç olarak “Popülizm”
Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti
Ortodoks Kilisesi’nde “ökümenik” patriklik olmaz
Şevardnadze ve ‘birişbirlikçi olarak Batı’*
Hoş geldin, Alphonse de Lamartine!
‘Köpek’ olsalar, bir Pako’ları olurdu…
‘Ilımlı’ Müslüman’ı nasıl bilirsiniz?
‘Batınî sosyalizm’ ve Yeni Marksist Manifesto
Laiklik dediğimiz, “deizm” olmasın?
Obskürantizm, afazi ve Bardakoğlu
“Helenizm başka, Ortodoksluk başka”
“Türk tipi yardım” geliyor 1569-2005
‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (1)
‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (2)
‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (3)
‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (4)
8 Mart ‘Kadınlar Günü armağanı’
“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (I)
“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (2)
Nepotizm ya da ‘Vatan yahut dokuzlar’
Bakındı şu İran’ın yaptığına!(1)
‘Saltzjoben ruhu’ İmaj her şeydir! ( II)
Emre Taner’in demecine dipnotlar(1)
Emre Taner’in demecine dipnotlar (2)
İthamlar, hakaretler, övgüler, dersler
“Kahramanlık” ve “Yiğitlik” üzerine… -2-) Dadaş’tan samuray’a
“Gay-Lesbiyen öğrenci kulübü” (2)
“Jethro Tull” ya da toprağa geri dönüş
En genci 1948 doğumlu beş Britanyalının kurduğu bir grup, “Jethro Tull.” Popüler müzik tarihinin eşsiz fenomenlerinden birisi olarak kabul ediliyorlar çünkü yaptıkları müzik “hard rock,” halk şarkıları, “blues” karışımı; güfte yaygın kültürün hazmedemeyeceği kadar girift ve hatta “kolay kolay çözümlenemeyecek kadar derinlikli” diyorlar, eleştirmenler. Buna karşın, 1968’den beri sahnedeler ve on bir altın ve beş plâtin plakla ödüllendirilmiş durumdalar. Daha 1971’de besteledikleri bir parça, “Allahım” (1) şöyle diyor:
“Millet – ne yaptınız?
Onu altın kafesine hapsettiniz
Kendi dininize boyun eğdirdiniz…
Bütün görebildiğiniz bu kadarsa
O, hiçbir şeyin Allah’ı, siz ise herşeyin!
Melun İngiliz Kilisesi tarihin zincirinde
Sizi çaya davet eder,
Piskopos vekilinin evinde…
Ve ‘O’ nun yontusu orada dondurulmuş
Plastik çarmıhının üstünde
Aklım karışıyor, kim ve nerede ve niçin
Ve nasıl eğleniyor diye…
Bir başka parçalarının adı “43 numaralı İlâhi.” O da şöyle:
Oh semalardaki babamız, eğil de gülümse
Para oyunları, kadınları ve silâhları ile
başını kaşıyamayacak kadar
Meşgul oğluna.
Oh İsa kurtar beni ve o
İki üç Kızılderili öldürüp
Beyaz adamı özgür kılan, Holywood’da isim yapmış
Meçhul Kovboy kahramanı.
Kurtar beni oh İsa.
Eğer kurtarabiliyorsa İsa … önce Kendisi’ni kurtarsın
Adını ölümde kullanan o kanlı şöhret düşkünlerinin elinden.
Oh İsa kurtar beni.
Meğer, “Jethro Tull” 1700’lerin ilk yarısında yaşamış bir çiftçinin ismi. Grup, adını onu onurlandırmak üzere seçmiş. Çiftçi Jethro Tull, hukuk eğitimi görüyor. Sağlığı bozulduğunda babasının çiftliğine geri dönüyor. Eğitiminin keskinleştirdiği zekâsı tarım üretimini fevkalâde önemsemekte, ancak çiftlikte kullanılan yöntemlerin verimsizliğine fena halde içerlemektedir. Rençberler bir dönüme üç–dört kilo tohum atmaktadırlar ama öylesine dikkatsiz, öylesine özensizdirler ki, “toprağın üçte ikisi boş kalır, geri kalan üçte birinde beliren filizler serpilemeyecek kadar sıkışıktırlar.”
Jethro Tull, kalkar Fransa’ya, oradan da İtalya’ya, oralarda ne yapıyorlar diye bakmaya gider. Döndüğünde de kendi çiftliğini kurar. Köylülerin inanmayan bakışlarının altında üretimi daha ilk yıl ikiye katlar. Meğer yaptığı dört–kamalı dedikleri bir pulluk icat etmektir ki, bu pulluk bir yandan tarladaki istenmeyen otları sökerken, diğer yandan da yeniden toprağa gömmektedir. Ondan önce sadece keser, bırakırmış. Jethro Tull, dört–kamalı pulluğunu 1730’larda icat ediyor. Ama esas buluşu, atla çekilen bir sondaj makinesi. (1733) Makine toprağa belli aralıklarla delikler açıyor ve tohumu bu deliklere bırakıyor. Aynı anda yan yana iki delik açabiliyor, böylece tohumlar eşit aralıklarla ekiliyor. Tarlada boşluk kalmadığı gibi, başaklar yersizlik, havasızlıktan da boğulmuyorlar. Tohumdan ve işgücünden tasarruf sağlanıyor. Sulama, yabani ot kontrolü sıralar halinde ekili başakların arasında bırakılan patikalardan yapılıyor.
Bugün buradan bakıldığında ne kadar basit bir icat gibi duruyor ama öyle değil. Ekme yöntemindeki değişiklik ve pulluktaki iyileşme İngiltere’de “Tarım Devrimi”nin başlangıcı sayılıyor. 1750’lerden itibaren tarım üretimi on kat artıyor. Verim artışı kentlerdeki işçilerin iaşesini sağlamaya yetmeye başladığından, kent nüfusu artmaya duruyor ki, kent nüfusu artmadan Sanayi Devrimi olamazdı.
Derken bir başka çiftçi, Charles Townshend, nadas sistemini değiştiriyor. O yıllara kadar toprakların üçte biri bir yıl süreyle dinlenmeye bırakılırmış. Bu adam dört–öğün nadas dedikleri sistemi geliştiriyor: İlk yıl buğday, ikinci yıl yulaf, üçüncü yıl yonca, dördüncü yıl şalgam ekiyor. Şalgam ektiği yıl, koyunları tarlaya salıyor. Hayvanlar bir yandan şalgamları yerken, diğer yandan da tarlayı gübreleriyle yoğuruyorlar. Ertesi yılın buğday ekimi için mükemmel bir toprak ortaya çıkıyor. Komşuları, Townshend’le alay ediyorlar. Bir de isim takmışlar “Şalgam Townshend!” Ama Townshend bir asil. Eğitimli bir asil. Hal böyle olunca, dönemin diğer asilleri arasında toprakla ilgilenmek “in” oluyor. Sohbetlerin konusu değişiyor, şalgam ve gübre baş köşeye yerleşiyor.
Yerleşikliği, tarihle barışıklığı hep kıskanıyorum. Buna karşın, neden şimdi durup dururken bir Jethro Tull yazısı? Çünkü, yanılmadığım ve katlanarak süreceğini umduğum bir gelişme gözlemliyorum: Toprağa dönüş. Bu, yoksulluğun kentlere sürdüğü köylülerin geri dönüşleri değil; kentlerden umudunu kesen eğitimli kentsoyluların üç–beş yüz milyon ücretle yanlarında çalıştırdıkları “toprak sahipleri”ne ortak olmaları şeklinde bir geri dönüş. Saptayabildiğim kadarıyla on–onbeş yıl önce makine mühendisliği eğitimi görmüş bir kentsoylu arkadaşın yanında çaycı olarak çalışan birisinin Batı Karadeniz’de yüz elli dönüm arazisi olduğunu keşfetmesiyle başlıyor. İşveren, bu boyutlarda toprağı olan birisinin neden çaycılığa razı olduğunu anlamaya çalışıyor. Cevap hep aynı cevap, toprak verimsiz, çiftçilik nankör uğraş. Arkadaşın aklı kesmiyor, bir hafta sonu çaycıyla beraber araziyi görmeye gidiyorlar; yanlarında da yine bir ziraat mühendisi dostları. Köyde ikiüç gün kalıyorlar. Dönüşte el sıkışıyorlar: Alt yapı çaycıdan, üst yapı makine mühendisinden ortak olacaklar. Zaman Jethro Tull’ın zamanı değil, toprak analizi, Tarım Bakanlığı uzmanları derken, bugün yurtdışına “kivi” ihraç ediyorlar.
Bir diğer öykü, gündelikçisinin arazisine ortak olan işletme mezunu bir genç kadının öyküsü. Ankaralı bir devlet memuru olan hanım, bugün Orta Anadolu’nun “patates kraliçesi” olarak biliniyor. Yine bir diğer öykü, iktisat eğimi görmüş bir eski planlamacının kurduğu bir at çiftliği. Harvard mezunu oğlu ile beraber, cins yarış atları yetiştiriyor ve ihraç ediyor. İstanbul doğumlu bir başkası, Türkiye’de büyükbaş hayvancılığın telafi edilemez biçimde yara aldığından yola çıkarak, koyun yetiştirmeye sıvanıyor. Ülkemiz koşullarına uygun türü saptamaya çalışıyor. “Tarım sanayi gibi değil.” diyor, “Kısa sürede verim alabiliyorsun, iş ki ne yaptığını bil!”
Bir de uyarı, 2010 itibarıyla Avrupa Birliği “organik” olamayan, yani üretiminde suni gübre kullanılan tarım ürünlerinin ithalini yasaklayacak. Danimarka Tarım Bakanlığı’nın bu konuda AB için hazırladığı 2000 tarihli kapsamlı çalışma gelişmelerin yolunu gösteriyor. Türkiye, topraklarını hor ve saygısızca kullanan bir ülke. Buna karşın, yoksulluğun getirdiği ve onca şikâyet ettiğimiz yetersiz gübre kullanımı bu kez işe yarayacak gibi görünüyor: Toprak, pek çok sanayi ülkesine kıyasla daha “temiz” ki, bu durum organik tarımda bir şansımız olduğunu gösteriyor.
Kim bilir, belki de bizim sadık yarimizin toprak olduğunu bize hatırlatan Jethro Tull “hard rock”çıları olacak!
1) “My God”
2) Hymn 43
25.07.2003
“Birleşmiş Dinler Teşkilâtı”
|
“Ekumanizm,” evrensellik demek, dünya kiliselerini ve hatta dinlerini tek çatı altında toplamayı hedefleyen hareketi tanımlıyor. Hareketin izini Babil Kulesi’ne kadar sürüyorlar; ancak Hıristiyan Ekumanizmi, daha havariler zamanında gündeme gelmiş. Havari Pavlus, müridlerini, Kilise’ye sızan “küçücük hataların” çığ gibi büyüyeceği, zaman içinde sahte bir dine dönüşebileceği hususunda uyarıyor. Nitekim, Hıristiyan öğretisine putperest inançları karmakla suçlanan düzinelerce “gnostik” dedikleri “batıl” Hıristiyan mezhebi ortaya çıkmış. Çağdaş Ekumanizm’in temelleri ise 1910’da Edinburgh’da toplanan “Dünya Misyoner Konferansı”nda atılıyor. Katılanlar, “tebliğ, hizmet ve öğreti” konularında birlik meselesini ele alıyorlar. 1925’te Stockholm’de “Evrensel Hıristiyan Konferansı” adı altında tekrar toplandıklarında, kutsal metinlerin endüstriyel, sosyal, siyasi ve uluslararası ilişkilere nasıl uyarlanabilecekleri tartışılıyor. Bir de sloganları var: “Hizmet birleştirir, öğreti ayırır.” Ekumanizm’in Yeni Dünya Düzeni ile ilişkisini ilk telâffuz eden Sir Francis Younghusband diye bir adam; 1930’da topladığı “Dünya İnançlar Kongresi”ne ilişkin olarak “Yeni Dünya Düzeni için dini bir temel şarttır.” diye yazıyor. Sonra yine bir başka İngiliz “sir”ü, Julian Huxley, ki kendisi Oxford eğitimli biyolog/zoolog olup, Texas’taki Rice Enstitüsü’nde hocalık yapmış ve UNESCO’nun ilk (1946–4 Dünya Kiliseler Konseyi, 1948’de bu Huxley’in nezaretinde kuruluyor. Halen 120 ülkeden, 332 kilise ve mezhebe bağlı 500 milyon Hıristiyan’ı temsil ettiği söyleniyor. Amaçlarının bir küresel “süper kilise” kurmak ya da ibadet biçimlerini standardize etmek olmadığını, varlık nedenlerinin üyelerini “Birde Üç Olan” Tanrı’nın kelâmına topluca adanmaya teşvik etmek suretiyle ekumenikal hareketi desteklemek, böylece cemaatlerin birbirlerinin “tek, kutsal, küllî (ya da Katolik) ve havarilerin izinde olduklarını idrak etmelerini sağlamak” olduğunu iddia ediyorlar. Türkçesi “yok aslında birbirimizden farkımız” olmalı; ama muhaliflerine göre, külliyen bir saptırma gayreti; çünkü hemen arkasından Konsey’in Genel Sekreteri Philip Potter’ın “Kiliseleri yoksullara yardım, bağış gibi geleneksel faaliyetlerinin ötesinde, insanlığı onurlu ve adil yeni ilişkilere sevk edecek ve toplumun yeniden ve kökten yapılandırılmasını sağlayacak aracıları yetiştirmeye yönelik, amacına uygun ve fedakârane eylemlere yönelmeye çağırıyoruz.” cümleleri geliyor. “Onurlu ve adil” yeni ilişkilerin neleri kapsadığını da Konsey’in Merkez Komitesi’nin 1969 yılında çıkardığı tamimden öğreniyoruz: “… Dünyada sadece kaynakların ve teknolojilerin akıllıca transferi değil, ekonomik, sosyal ve siyasi yapılanmalarda da radikal bir değişikliğin zaruri olduğu görülmektedir…” 1991’de Canberra’daki Yedinci Genel Kurul’larını izleyen bir Rus Ortodoks papazı, “Açılış seremonisinde belden üstü çıplak, çamura bulanmış Aborijinler münkir bir ateşin etrafında pagan olduğu besbelli bir dans gösterisi yaptılar. ‘İbadet’ çadırına ulaşabilmek için hepimiz o putperest mihraptan yayılan dumanların içinden geçmek zorunda kaldık. O bitti, bir ‘Ortodoks Patrikler’ grubu, ortak bir ‘Tanrı’ya sena ederek resmi geçit yaptılar. Sonra Avustralya başpiskoposu herkese otçe naş (2) söyletti. Bütün bu arada, Protestan papazlar Aborijinlerle birlikte başrollerdeydiler. Koreli bir kadın kürsüye çıktı, profesörmüş, ‘Kwan In’ diye bir Asyalı merhamet ve erdem tanrıçasından bahsetti, ‘Belki de Kwan In, İsa’nın kadın suretidir.’ diye küfretti ve ayakta alkışlandı!” diye yakınıyor, “Ama daha kötüsü de var: Luther Protestanları. Konsey, bunlara para verdi, 1984’te Dünya Genç Kadın Hıristiyanlar Derneği (3) ile beraber bir ibadet rehberi bastılar, Rehber’de başından sonuna kadar Allah’tan bir kadın olarak bahsediliyor! Bu arada saydım, geçmişte haksızlığa uğramış olduklarını söylediği ata ruhlarını tam on sekiz kez çadıra davet etti. ‘Bu ruhların feryatlarını duymadan, Kutsal Ruh’un sesini duyamayız.’ dedi, ‘Umarım ki, bugün ata ruhlarımızın burada bizimle birlikte olmalarından rahatsız olmazsınız.’ diye de ekledi! Ata ruhları dediği aslında iblisler, tabii. Yine de yetmedi, Toprağın, havanın ve suyun ruhlarını da davet etti. Toplantı boyunca Doğu mistisizmi başrollerdeydi.” Bahis konusu kitabın adı, “No longer strangers” (4) “Ve sen, İsa, leziz Efendimiz / Sen bir anne de değil misin?/Gerçekten SEN BİR ANNESİN/ Ve Sen, İsa, leziz Efendimiz/ Çocuklarına hayat vermek arzusuyla/ Ölümü tatmış olan/ ANNELERİN ANNESİ…” şeklinde dualar içeriyor, Hazreti İsa’ya yeni güzel isimler öneriyor: Kaynak, Leydi of barış, Leydi of erdem, Leydi of sevgi, Leydi of doğum, Leydi of yıldızlar, Leydi of gezegenler, Yuva, Fırıncı, Öz, Sadelik, Güç, Anne, Mevcudiyet… Ortodokslar, Dünya Kiliseler Konseyi’nin Hıristiyanlar arasındaki tefrikayı kaldırmak maskesi altında, tarihte eşi benzeri olmayan “bir başka din”e irtida etmiş olduğunu söylüyorlar: “Pagan inançları hakkında biraz bilgisi olan varsa, tapındıklarının Başak burcunun elinde mısır sapı tutan toprak anası olduğunu görür. Toprak ana aynı zamanda Demeter ya da Seres olarak da geçer. Gaia veya Ge, toprak, aynı zamanda Maya ya da İsis’tir. Tertipledikleri yeni dinde Allah’ın her şeyin içinde olduğu şeklindeki Şamanist/Budist inanç da var; ama ana tema Toprak Ana ibadeti. Toprak Ana’yı bereketi asla tükenmeyen, kendisini her an yenileyen, sonsuz yaşam kaynağı Ebedi Bakire olarak sunuyorlar…” 1993 Kasım’ında yaklaşık iki bin kadın, Amerika’nın Minneapolis şehrinde toplanıyor. Toplantının sponsorları, başta Roma Katolik Kilisesi, Metodistler, Presbiteryanlar, İncil–i Şerif Luteranları, Baptistler, Episkopaller, Menonayt, ayrıca Mesih’in Birleşmiş Kilisesi, Kanada Birleşmiş Kilisesi, Biraderlerin Kilisesi. Ortak inançlarının “Minerva” olarak da bilinen, hikmet tanrıçası Sofya olduğuna karar veriyorlar. Sonra, St. Procopius Manastırı’nda Yahudiler, Katolikler ve “İsis’in Dostları” putperest kültünün 1997’de birlikte yaptıkları ayin var. Bu arada, İsis, eski Mısır’ın bereket tanrıçası, Osisis’in kız kardeşi ve karısı oluyor. Chicago’da yayınlanan Daily Herald Newspaper’de Stacy Calir imzasıyla çıkan bir yorumda, “Toplantıyı finanse edenler ‘Dünya Dinleri ve Manastırları Arası Dinsel Diyalog Parlamentosu’nun Dostları’” deniyor, “Amaçları Papa İkinci John Paul’ün inançlarıyla örtüşüyor: ‘Topluca dua anlayışı güçlendirir.’ Ayine katılanların her üçünün de isimleri farklı ve fakat aynı ruhu taşıyorlar. Yahudiler, Yahova’ya sena ediyorlar, Katolikler İsa’ya tapıyorlar, İsis’in Dostları tanrıçayı yüceltiyorlar. Bazen bana öyle geliyor ki, farklı dinlere mensup bizler aslında isimler üzerinde anlaşamıyoruz.” Tehdit, iyi–eğitimli liberallerden mi geliyor. Buna karşın, 17 Ağustos 2000’de Moskova’da toplanan Rus Ortodoks Piskoposları, sosyalizm–sonrası toplumsal doktrinde “mihenk taşı” olarak kabul edilen bir bildiri yayınlıyor, “intiharın, hem intihar hem de cinayet olduğunu söyledikleri ötenazinin, kürtajın, eşcinselliğin, yapay döllenmenin, taşıyıcı anneliğin ve genetik mühendisliğinin günah olduğunu” bir kez daha teyit ediyorlar. Tahmin edilebileceği gibi, başta Batı basını olmak üzere, liberal intelijensiyanın tümü ayağa kalkıyor, Times gazetesi, “Kutsal Kitap ve Kilise, eşcinsel birliktelikleri insanoğlunun Allah vergisi doğasının sapkın bir yönelişi olarak tartışmasız bir biçimde mahkûm ettiler.” şeklinde alaycı bir yazı yayınlıyor, “Papazlar, erkek ve kadın eşcinsellerin öğretmenlikten, ordu komuta kademelerinden atılmasını istiyorlar. Eşcinsel evlilikleri de lânetliyorlar.” Times yazısının hemen arkasından, Dünya Kiliseler Konseyi, Rus Ortodoks Kilisesi’ni, “Ortodoks–olmayan kurumlarla, bu arada Dünya Kiliseler Konseyi ile ilişkilerini kesmek, diyalog kurmaktan kaçınmakla” suçluyor. “Bugün, tehdit, kendi içimizdeki iyi–giyimli, iyi–eğitimli liberallerden geliyor.” diyorlar, “Liberallerden ve dünyada sürdürülebilir barışı sağlamanın tek yolunun Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması olduğunu söyleyen küreselleşmeciler, sosyalistler, Kadın Hareketi, Barış Hareketi, çevreciler ve hepsinden tehlikelisi New Age’lardan! New Age’lar, en tehlikeli; çünkü tek bir liderin öncülüğünde toplanmış değiller. Geleneksel Hıristiyanlıktan hazzetmeyen, Hindu dininin şu ya bu unsurunu paylaşan binlerce gruptan oluşuyorlar ve hareket Hıristiyan değerlerinin yerine yeni değerler koyarak hızla büyüyor.” Daha da ilginci, bu gelişimde başrolü oynayanlardan ilk dünya liderlerinden birisinin de Mikail Gorbaçev olmuş olması. 1990’da çıkardığı yasa ile devlet ateizmine son veren Gorbaçev, Yeni Dünya Düzeni projesini baba George Bush’tan tam iki yıl önce ortaya atıyor, hatta Bush’u teşvik eden de o. 7 Aralık 1988’de, Birleşmiş Milletler’deki tarihi konuşmasında, “Küresel ilerleme şimdi artık yeni bir dünya düzenine geçilmesi zarureti üzerinde evrensel mutabakatın sağlanmasına bağlıdır.” diyor. Bundan bir yıl önce de 1987’de “…dine karşı mücadeleyi gevşetmememiz gerekir; çünkü din olduğu sürece Komünizm yaşayamaz. Dini yeryüzünden silme çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız…” diye bir demeci var. Baba Bush’la 1990 Eylül’ünde Helsinki’de bir araya geliyorlar. Zirvenin ilân edilen amacı Körfez Krizi; ama toplantıdan sonra söylenen “Yeni Dünya Düzeni’nin temellerinin Helsinki’de atıldığı.” Bush, ortak basın toplantısında “Eğer dünya milletleri birlikte hareket etmeye devam ederlerse, bugüne kadar bildiğimiz uluslararası düzenden çok daha barışçıl yeni bir dünya düzeninin köşe taşlarını yerleştirmiş oluruz.” diyor. İşleri kolaylaştırmak için bir de vakıf kuruluyor; Gorbaçev Vakfı. Vakıf, “San Francisco Presidio’da.” “Presidio” diye, Amerika’da hazine arazisi üzerine kurulmuş, müstahkem mevkilere denir. Yani, Gorbaçev’in vakfına, meselâ, Çankaya’daki merkez kumandanlığı garnizonunda arazi tahsis edilmiş olduğunu düşünebilirsiniz. Burada kendi genel sekreteri de olan yeni bir ‘Birleşmiş Dinler Teşkilâtı’ başlatıyorlar. Hedefleri, dünya dinlerini ‘sağlıksız unsurlarından arındırmak’ ve ‘Toprak Ana’ kavramı ile bütünleştirmek, böylece başta çevre kirlenmesi, gezegenin sorunlarını da çözmek. Vakıf, Lenin’in ‘ülkenin değerlerini değiştirmek’ projesinden yola çıkıyor. Bayan Gorbaçev, Lenin’in en iyi öğrencilerinden birisi olarak bu projeyi yürütmeye talip. Soljenitsin’in “Russkaya Misl”de çıkan bir yazısında “Batılı misyonerler ülkemizi işgal ettiler. Yardım teşkilatları kuruyorlar; radyoyu, televizyonu ele geçiriyorlar. Ve bütün bunlar, ‘fırsat eşitliği’ adı altında yapılıyor. Fakat Rus Ortodoks Kilisesi’nin onlarla mücadele edecek parası yok. Bütün bunlar zamanla Rusya’yı, halkı Rus Ortodoks olmayan bir ülke haline getirecek.” diye yakındığını düşününce… Milliyetçilik şöyle dursun, “irtica”yı bile mumla arayacağımız günlerin yakın olduğunu düşünmeden edemiyorum. (1) The Humanist, Cilt Xll, 5, 1952 (2) Hıristiyan iman ikrarı ya da Amentüsü (3) YWCA (4) “Artık Yabancı Değiliz” 08.08.2003 |
Neden koşuyor?
|
İpi göğüslerken çekilmiş bir fotoğrafını gördüm; her bir kası seyiriyordu, yüzü acıyla takallüs etmişti. Görüp görebileceğiniz en büyük sancıdır, diyorlar. “Glikojeni hemen tümüyle tüketmiş olan beden, derhal durmanızı haykırır. Ama durmazsınız, duramazsınız. Bu kâbustan meğer ki ipi göğüsleyesiniz, çıkış yoktur. Adaleleriniz tüterken, cesaretiniz size devam etmeyi telkin eder. Yorgunluktan kusarsınız. Koşucu olmayanların anlayabilecekleri bir eziyet değildir. Neden sabahın beşinde kalkar, yıldızların altında koşarlar? Neden kendilerini türlü sakatlıklara maruz bırakır, aylarca iyileşmeyi bekler, sonra tekrar sakatlanmak üzere pistlere dönerler? Bu ülke sıradışı olmana iyi gözle bakılan bir ülke değildir. O yiğit genç kadına, Süreyya Ayhan’a, varını yoğunu ortaya koyma cesareti veren nedir? Bunun cevabı belki Helen Keller’in “Güvenlikli yaşam denilen şey, aslında bir batıl itikattan ibarettir.” sözlerinde gizlidir. “Doğada güvenlikli yaşam diye bir şey yoktur. Hayat ya cesaretle göğüslenecek bir serüvendir ya da bir hiç.” Helen Keller, kör, sağır ve dilsizken kitaplar yazabilecek duruma gelmiş, insanlığın yüzakı bir kadındı. Bilmesi gerekir. Güvenli yaşam, suya sabuna dokunmayan yaşam. Suya sabuna dokunmayan, kim olduğunu, neye iyi geldiğini bir ömür boyu öğrenemiyor. Hayatın zorluklarını lâfla geçiştirmek, kendini başarılı biriymiş gibi algılamak kolay, “Ama koşarken gerçeklerden kaçamazsın.” diyor bir ünlü atlet, “Baskı altında ne hissettiğimi, daha da önemlisi nasıl davrandığımı yarışta görürüm. Nasıl biri olduğumu, neye yaradığımı gösterecek en kusursuz aynadır atletizm. Ayağım yere basar. Bütün gücümü, bütün cesaretimi kullanıp ipi göğüsledikten sonraki o saniyede, o tek bir saniyede, hayatımın gerçeği ile karşı karşıya gelirim.” O ip, aslında bir meydan okumadır. İnsanın fıtratında meydan okuyanın davetini kabule zorlayan bir şey olduğunu anlayamıyorsak, sıra dışı bir eylemin üstesinden gelmenin vereceği coşkuyu da anlayamayacağız demektir. Öyle görünüyor ki, anlayanlar, umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak reddedenler. İpi, yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmaya cesaret edenler, sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendirenler göğüslüyorlar. Helen Keller’in batıl itikat dediği güvenlik içinde olmaya, rahat yaşamaya husumet duyanlar farklılaşıyor, yığınların sesine, yığınların doğru bellediklerine ters düşüyorlar. Bu bağlamda, incelikli düşünürleri, ihtiyat sahibi insanları gocunduran bir tarafı var, genç kadının. “Aşkım, hocam, babam, her şeyim” kolayca sıralanabilecek tanımlar değillerdir. Şans bir yana, ruh ikizliği yürek ister. Kop’a ilişkin sözleri, aslında beyanıdır, ilânıdır, ikrarıdır, itirafı, kabulü ve teyididir keşfetmiş olduğunun birlikteliklerini yoğuran cevheri. Ve üstünlüğünün azmin gerçeklikten, (ki Ayhan’ın koşullarında ‘gerçekler’ fevkalâde namüsait bir durum arz ederler) güncelden, kınanmak, yerilmek hatta nefret edilmekten. “Ben sadece rakiplerimle değil, dedikodular, iftiralar, yalanlar ve hakaretlerle de yarıştım.” demişti. Hayat ya cesaretle göğüslenecek bir serüvendir ya da bir hiç. İpi göğüsleyenler, derin saygı uyandırırlar, uyandırmalıdırlar. “Koşmak, hayatı yerli yerine oturtmak demektir. Çok önemli olduğunu düşündüğünüz şeyler, pistte önemlerini kaybederler. Kendiniz için koyduğunuz hedeflerin çoğunun yanlış olduğunu görür, hayatınızı yeniden düzenlersiniz. Bir kum saatinin dar kanalından geçer gibisinizdir. Daha önce nerede olduğunuz önemli değildir, önemli olan o dar geçidi atlamaktır. Bazen başınıza iş açtığınızı düşündüğünüz de olur; ama hiçbir yarış bu kadar temiz, bu kadar adil değildir. Hayatın amacı sadece yemek yemek ve para kazanmak değildir. Yemek ve para hayatın keyfini çıkarmak için gerekir. Koşarken duyduğum coşkuyu, başka hiçbir şeyde bulamıyorum.” İnsanın insanla yenişmesi gerginlik, kıskançlık, aldatma, öfke hatta nefretle sonuçlanıyor. Ama insanın kendi bedeniyle yenişmesi öyle değil; çünkü bedenini tanıyan, bedeninin kısıtlamalarının farkına varan, haddini biliyor. Kendisini aşan bir şeylerle tanışıyor, saygıyı öğreniyor. Saygı, huzur, tevazu ve vekar getiriyor. Aklı yüceltmek için gösterilen gayret, neden bedeni mükemmelleştirmek için de gösterilmesin? Ama zor zenaattir, dayanıklılık, sükûnet, kontrol, süreklilik, sabır, sebat, güç talep ediyor, idrak ve sürat gerektiriyor. Bedenin neyi yapıp neyi yapamayacağını görmek, yapabileceklerini yapmasına izin verirken, yapamayacaklarından korumak. Problem çözmek: “Dibimde biten bu tavşandan kurtulmanın bir yolu mutlaka var!” Risk plânlaması, özgüven ve nihayet damarlarda coşan adrenalinin keyfine varmak. İdman, doyum, güç, denge, disiplin ve gerilim, insanoğlunu bağımsız kılıyor. Kısıtlamaya gelmez, sansüre gelmez oluyorlar. Gerilimsiz bir hayat değil ihtiyacımız olan; tersine, özgürce seçtiğimiz ve değecek bir hedef için mücadele etmek. Zorlukları tebessümle karşılayan, tehlike sirenlerine kulaklarını tıkayıp kendi müziğini yapan, kendi davulunun ritmine yürüyebilen, az rastlanır ruhlar bunlar. Başkalarının yapma zahmetine katlanmadıkları ya da yapamadıkları zor işlerin üstesinden gelenlerin ülkemizde hak ettikleri saygıyı görmüyor olmalarının nedenini, öğrenme ve doğal yeteneklerin perdahlaması için gereken süreklilik, adanmışlık, ince ayar ve hepsinden önemlisi aşkı angarya gibi gören bir ruh haline kapılmış olmamızda görüyorum. Israrcı, atak olmayı nicedir unuttuk, çabuk yoruluyoruz. Azim, azmedenin kendisinden başka kimseye erdem olarak da görünmüyor. Giyim kuşam, yemek, eğlence, modalar, ‘trend’ler, küsmeler barışmalar, nazlar niyazlar, tüketim, küçük bir övgü ya da söylevle mutlu olabilen vasatın oyalanma araçlarıdır, onlar ipi göğüsleyemiyorlar. Günde otuz dakika, haftada dört gün, en kısa sürede mükemmel bir beden yaratırmış. Kemik erimesi, göğüs kanseri, şeker ve kalp riskini azaltırmış. Tesis istemezmiş, alet edevat istemezmiş, her zaman her yerde yapılabilirmiş. Ekonomikmiş, öğrenmesi kolaymış. Stres atmak için birebirmiş. Nice okumuş adamlar, nice kitap kurtları biliriz ipi göğüslemeye gelince sıradanlaşan. Oysa anlaşılıyor ki, sıradan adamlar ipi göğüsleyemiyorlar, ipi göğüsleyenler sıradan değiller. Şampiyonluk öğretilemiyor hayır; ama farkındalık yaratılabiliyor, teşvik edilebiliyor, örnek gösterilebiliyor. 23.08.2003 |
<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>
“Mozaik”miş!!!
Bayılırız, buhran ithal etmeye! Koşulları olsun olmasın buhran ithal etmeye, bayılırız! Arabayı atın önüne koşmaya, bayılırız! Yeniden alevlendirilen “Türk” değil, “Türkiyeli” olmak tartışmalarının gerisinde yatanın “özenti” olup olmadığını düşünüyorum.
Evet, “özenti.” Katışık kültür diye bilinen Kuzey Amerikan kültürüne özenti ki, başlıca niteliğinin “yayılmacı” olduğu söylenir. “Katışık kültür”ün önde gelen temsilcisi göçmen toplumların oluşturduğu Amerikan kültürüdür. Kendi istatistiklerine göre, ABD’nin kabul ettiği göçmen sayısı elli milyondan fazla ve buna her yıl beş yüz bin ilâ bir milyon ekleniyor. Bundan 20.000 yıl önce Bering Boğazı üzerinden geldikleri söylenen şaman Kızılderililer var. Püriten’inden, Quaker’ına, Katolik’inden, Maynonayt’ına, Luterci’sinden, Anglikan’ına yüzlerce mezhepten İngilizler, İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar, Hollandalılar, İtalyanlar, Almanlar, İskandinavlar, İrlandalılar ve 1880’den itibaren zulümden kaçan Yahudiler var ki, bugün yaklaşık altı milyon civarında oldukları söylenir. Bir de “zoraki göçmen” dedikleri Afrikalılar var ki, bunlar köle olarak getirilenler. 1619–1808 yılları arasında beş yüz bin köle getirildiğinden bahsedilir. Çinlileri, Japonları, Kübalıları saymıyorum bile.
Aşağıdaki gibi bir yazışma düşünün ki, hayali değil, sahici bir yazışmadır. (1)
“Soru: “Ben bir Katolik lisesinde okuyan bir Yahudi öğrenciyim. Dinî inançlarım hakkında bir kompozisyon yazıyorum. Sorulardan birisi, ‘İsa kimdir?’ Adamın yaşadığına bile inanmıyorum; ama özel birisi olmadığı düşüncemi destekleyecek kanıtları nereden bulabilirim? İsa’ya inanmıyorum demem yetmez. Görüşlerimi destekleyecek yardıma ihtiyacım var. Teşekkürler.”
Cevap: “Yahudilerin İsa’ya ilişkin tutumunu tartışmak durumunda kaldığın zamanlarda, göz önünde bulundurman gereken ilk şey, ispat yükümlülüğünün Hıristiyanlarda olduğudur, Yahudilerde değil. Yahudi dini, Hıristiyanlıktan binlerce yıl önce vardı ve Hıristiyanlık, Tevrat’ın ve diğer Yahudi metinlerinin kutsal olduğunu kabul eder. Dolayısıyla, Hıristiyanlarla tartışırken Yahudiliğin gerçekliğine girmenin gereği yoktur. Ancak, Hıristiyanlar kendi tanrıları olan İsa’nın dünyaya geldiğini ve Tevrat’ın kanunlarını iptal ettiğini, onları ‘Yeni Ahit’ ile değiştirdiğini iddia ederler ki, bu, İsa’nın varlığına inanç demektir. İsa’nın varlığına inanç ise olağandışı ve savunulamaz bir tutumdur: Bir insanın sahiden Tanrı, ya da Tanrı’nın bir parçası olduğu iddiası, çok ciddi bir iddiadır. Kime söylense saçmalık hatta delilik diye reddeder.”
Bir başka ülke, 668 dilin konuşulduğu İndonezya. İlginç bir ülke, çünkü en az ABD kadar “derleme.” Adı, Yunanca “Hindistan” anlamına gelen “indos” ve “ada” anlamına gelen “nesos” kelimelerinde türetilmiş. İndonezya’da bir milyondan fazla kişinin konuştuğu dillerin sayısı sadece on beş (2) ve nüfus 200 milyon. Yüzde seksenden fazlası Müslüman, altısı Protestan, üçü Katolik, ikisi Hindu, biri Budist. Etnik kökenlerine baktığımızda yüzde kırk beşi Cavalı, yüzde on dördü Sundanlı, Maduriler ve Malayların her biri yüzde yedi buçuk civarında, geri kalan yüzde yirmi altı sayılamayacak kadar küçük rakamlardan oluşan gruplar. Etnik gruplar bazen iki ayrı dine bölünüyor, bazen de iki etnik grup bir dinin altında birleşiyor. Hal böyle olunca, sorunlar ve çözümleri mikro ölçeklerde ele alınmak durumunda kalınıyor. Öylesine mikro ki, İndonezya’nın kalkınma projelerinin hemen hepsi akim kalıyor. “İndonezyalı diye birisi yok,” diyorlar, “Çünkü İndonezya, Cava adasının kontrol ettiği yapay bir varlık.” Gün geçmiyor ki, insanlar birbirlerine girmesinler. 1999’daki “etnik” temizlik, Bosna’yı aratmazken, binlerce insan evinden oldu, yüzlercesi katledildi.
“Hoşgörü”nün göçmen toplumlarının başlıca idealleri olarak ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yok, çünkü homojen toplumlarda, deyiş yerindeyse, ortada hoş görecek ya da görmeyecek bir mesele olmuyor. Rahmetli Cemil Meriç, “Osmanlı’da roman yoktu, niye olsun?” mealinde bir tespit yapardı, “Romanın ortaya çıkması için toplumsal çatışma gerekli.” Toplumsal çatışma yoksa roman yok, destan var. İbret alınacak öyküler, efsaneler, meseller var. Aynı şekilde, “hoşgörü” olması için “çatışma” olması lâzım.
Peki, ABD, onca değişik ulusu, etnik ve dinî topluluğu “hoşgörü” ile mi bir arada tuttu? Hayır, önce, “Amerikalı” diye bir üst kimlik yaratıldı. İki kavram kullanıldı, “American way of life” ve “melting pot;” yani “Amerikan yaşam tarzı” ve “erime kazanı.” Birincisi, edebiyatıyla, sanatıyla, yayınıyla, sineması, “Süpermen” gibi çizgi roman karakterleri, “National Geographic” gibi dergileriyle ve hatta “Şükran Günü” gibi sonradan tertiplenmiş bayramlarıyla “All American” dedikleri bir değerler manzumesi yaratıldı ve göçmenlerden bu “WASP” yani beyaz–Anglosakson–Protestan manzumede “erimeleri” talep edildi. Sonradan da bizim ülkücülerin benimsedikleri “ya sev ya terk et” sloganının özgünü: ‘60lı yılların ABD Başkan adayı ünlü Barry Goldwater’ın, “America, take it or leave it!” Göçmen çocuklarına ana dilleri bilerek, istenilerek unutturuldu. Amerikan Komünist Partisi’nin kurucusu Litvanyalı bir Ortodoks Yahudisi olan Jacop Liebstein isimli göçmen çocuğunun Yeni Dünya’da tutunabilmesi için adını “Jay Lovestone” değiştirmesi, Yahudilikle dinsel ya da toplumsal bağlarının tümünü kopartması da bundandır.
Farklı din, dil, etnik köken vb. kümelerden gelen insanları birbirlerinden yasalarla korumaya çalışmak, kevgirle su taşımak gibi bir iş. Buna karşın, üst kimliğin yasa koyması kaçınılmaz; çünkü toplumda bir ortak ülkü ya da neyin ahlâki olup neyin olmadığı üzerinde mutabakat yoksa, geriye insan haklarını yasalarla belirlemekten başka çare kalmıyor. “Politically correct” uzun yıllardan beri dillere pelesenk olmuş bir kavram. Siyaseten, siyasal bakımdan “doğru” olan hükümler anlamında kullanılıyor. Siyaseten doğru hükümler, oriyantalizm gibi, Ermeni katliamı gibi, genel–kabul–gören doğrular/hükümler. Çıkış noktaları, üst kimliğin doğrularını yansıtmak durumunda. Aksi takdirde, “kan davası” gibi bir olguyu hoş görmek gibi bir demokratik tutum ortaya çıkıyor ki, olacak gibi değil.
Öte yandan, nefret, kârlı bir ticari meta da olabiliyor; “hate mongers” diyorlar, “nefret tüccarları.” Üst kimlik, kavrama ilişkin olarak da yeni bir “suç” tanımı geliştiriyor; “hate crimes” ya da “nefret suçları.”
“Nefret suçları” 1985’te yasallaşan bir suç şekli ve suçlunun gasp, saldırı, cinayet gibi zaten yasadışı olan hareketlerinin ötesinde, “düşüncelerini” de cezalandırmaya yönelik. Evet, tüylerimizi diken diken eden bu “düşünce suçu” kavramı, Anglo–Amerikan hukuk sisteminde bir kez daha yerini bulmuş durumda. Şöyle ki, örneğin, “tecavüz” cezası, tecavüz hareketinin ötesinde tecavüz kurbanının kimliğine ilişkin diğer niteliklerine göre de değişiklik gösterebiliyor. Tecavüz edilenin cinsiyeti, ırkı, dini, rengi, etnik kökeni mütecavize verilecek cezanın tayininde rol oynuyor. Çünkü, deniyor, “Nefret suçları, aslında ‘mesaj’ suçlarıdır. Saldırganın aslında yaptığı belirli bir gruba ‘istenmedikleri’ mesajını göndermektir. Bu bakımdan diğer suçlardan ayrılırlar.” “Düşünce suçu”nun olduğu yerde, “hoşgörü”den bahsetmenin abesliği bana ortada görünüyor.
Özetleyegeldiğim bu tabloya baktığımda, Türkiye’yi, ABD ya da İndonezya gibi derleme bir devlet olarak görmek ve göstermek istemenin ardındaki psikolojiyi merak ediyorum. Aynı patlıcan kızartmasını, aynı mantıyı yiyen, aynı Müslüm Gürses ya da Sezen Aksu’yu dinleyen, aynı dualara amin diyen, ekonomik kast sisteminin altında (haşa!) inlemeyen (yani, İndonezya’daki gibi, sermayenin belli bir etnik/dinî grubun tekelinde olmadığı) insanlara, neredeyse bir biyolojik ırkçılıkla yaklaşıp, Arnavut, Çeçen, Arap ya da Kürt arka plânlarını öne sürerek, bir “mozaik” oluşturma gayretlerinin psikolojisini içtenlikle merak ediyorum. Bir o kadar merak ettiğim “Türk” kelimesinden kaçışın nedenleri. Bunda ekonomik kalkınmayı başaramamış olmamızı, “Etrak bî idrak”a yıkıp, hıncını egemen kimlik olduğunu vehmettiğimiz “Türklük”ten almak gibi bir toplumsal bilinç altının dahli olup olmadığını merak ediyorum. Eğer bu doğruysa, kabahati “öteki”ne atmanın hangi toplumsal yaraya merhem olacağının düşünüldüğünü merak ediyorum. Tarımsal üretime mi, sanayi kalkınmasına mı, eğitim seferberliğine mi, çöken ahlâka mı? Sanki, hümanizmanın ufuklarını gözetlemekten, ayağımızın önündeki taşı görmüyoruz. Olabilir mi?
(1) Haham Eliezer C. Abrahamson ile adı saklı öğrencisi
(2) Javanese, Sundanese, Malay, Madurese,
Minangkabau, Balinese, Bugisnese, Acehnese, Toba Batak, Makassarese, Banjarese, Sasak, Lampung, Dairi Batak ve Rejang.
05.09.2003
Demokratik bir güç olarak “Popülizm”
İtiraf etmeliyim ki, bu yazıyı kışkırtan, Milliyet Gazetesi’nin yayımlamaya durduğu “Popüler Kültür” eki! Bir yanda bu, öteki yanda, “popülizm” tanımının akademik ve gazetecilik bağlamlarında Peron’un Arjantin’inden, Kim Jung’un Güney Kore’sine, Türkiye’ye kadar hemen her türlü gelenek–dışı hareket ve siyaseti tanımlamakta fark gözetilmeden kullanılır olmuş olması. Popülizmin aşağılayıcı telmihleri neredeyse demagogluğa yakın. Oysa, bu çağrışımlarının tarihsel popülizmle pek az ilgisi var ve aslında, genetik bir kavram olarak “popülizm” evrensel bir fenomen. Tarihin değişik zamanların başka başka ülkelerin modern siyasetinde rastlanan güçlü bir hareket.
Hareketin ortak yanları: Kırsal kesimin örgütleme biçiminin güçlü anıları, aileyi–temel alan üretken cemaatlerin adalet ve ahlâkını yücelten ütopyalar. Hedeflenenin, paralı ya da bürokratik seçkinlerin tependen–inme toplumsal mühendisliklerinin ve üyelerinin doğrudan katıldıkları kendi–kendisini yöneten sistem olması gerektiği inancı. Nitekim, bu dünya görüşünün kültürel ve algılamacı temelleri, özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerinde, Batılı akademisyenlerin dikkatini çekmiş, “moral economy”/ahlâklı ekonomi diye bilinen sosyo–ekonomik çalışmalar başlatıyor. Hal böyle olunca, “Popülizm”in aşağılık bir davranış biçimi olarak algılanmasının kelimenin kökenlerine ters düştüğü şaşırtıcı ama öyle.
Kelimenin menşei, 1891’de, Ohio, ABD’de, kurulan People’s Party/Halkın Partisi. Halkın Partisi, 1892–1912 arasında başkanlık seçimlerinde Demokrat–Cumhuriyetçi tekelini kırmak için var gücüyle çalışmış olan parti. Tanımı bulanlar Parti’yi kuran eğitimli çiftçiler ve eski Roma’nın “Popular Party”sini örnek alıyorlar. Nedeni de Avrupa tarihinin en köklü tarım reformunun eski Roma’nın Gracchus kardeşleri tarafından gerçekleştirilmiş olması.
Amerikan Popülizmi, tarım fiyatları ile endüstri fiyatları arasındaki farkı protesto eden bir halk hareketi. Yerleşik Demokrat ve Cumhuriyetçi partileri, Amerika’nın finans ve sanayi seçkinlerinin çıkarlarına hizmet etmekle suçluyorlar. Ürünlerini daha ucuza nakledebilmek için demiryollarının devletleştirilmesini, ürün fazlasını pazardan çekebilmeleri için devlet kredisi uygulamasını, faizlere devlet müdahalesini, aracıların kârlarını makul seviyede tutacak önlemlerin alınmasını ve işsizliği azaltacak bir devlet altyapı projesinin gerçekleştirilmesini istiyorlardı. Popülistlerin temel hedefleri, altın standardına bağlı bir mali ve finans sistemiydi. Diğer isteklerinden bazıları: Doğrudan seçim, kademeli gelir vergisi.
Bu bağlamda, Popülizm, Amerika’nın modern siyasi tarihinde Federal Hükümet’in halk yararına bir şeyler yapmasını isteyen ve pratik önemi olan ilk politik hareket. Popülistler, hiçbir zaman iktidara gelemiyorlar ama zaman içinde senatörlerin doğrudan seçimi, gelire göre vergi, ticaret hukuku, federal tarım kredisi gibi pek çok istekleri yerine geliyor. Ne ki, Popülistler’den olmasa, Amerika Yirminci yüzyılda demokrasi ve adalet sembolü olarak ortaya çıkamayabilirdi deniyor. Böyle bir gündemi olan Popülistleri sağ–sol çerçevesinde tanımlamak da mümkün değil.
Popülizmi ciddi bir siyasi hareket olarak bir de Rusya’da görüyoruz. Kelimenin Rusçadaki karşılığı narodniki, 1860–1880 döneminde yeraltı muhalefet hareketine katılanları ve yandaşlarını tanımlamakta kullanılmış. 1861’de köylüleri azad ettiği için “Salâhkar Çar” olarak da bilinen II. Alexander’ın tarım reformlarındaki çelişki ve tavizleri protesto ediyorlar. Amerikan popülistlerinden çok farklı olarak bunlar evlerini terk etmiş entelektüeller. Yıllarca kırsal alanda geziyor, idealize ettikleri ve etkilemek istedikleri köylülerin desteğini arıyorlar.
Rus popülistlerinin asıl amaçları, köylünün eşitlikçi ve imeceye dayanan, aile bağlarının önemli olduğu, kendine özgü yaşam biçimleri olan mir’lerini/bağımsız tarımsal komünlerini, insanı insanlıktan çıkaran bürokratik hükümetlerden ve pazarlardan korumak. 1840’ların Slavofil yani Rus–sever ya da Rusçu muhalefetinin entelektüel mirasçıları. 1857–64 Büyük Reformlarını, kırsal kesimi ticari çıkarlarının peşinden akın eden açgözlü kentlilerden koruyacakları yerde, adına “ilerleme” denilen eşitsizlik dayatmakla suçluyorlar. Popülistlere göre bu reformlar, köylüleri eskisinden daha da yoksul bırakan, kırsal ya da kentsel proleterlere dönüştüren tepeden–aşağı, insanlık dışı “ilerlemecilik”in en berbat örneklerinden birisiydi.
Ulus çapında bir köylü ayaklanması örgütlüyorlar, başarısız olunca teröre başvuruyor, 1881 Mart’ında II. Alexander’ı öldürüyorlar. III. Alexander hareketi şiddetle bastırıyor ancak yerel ve küçük çaplı eğitim faaliyetleri olarak sürmesine engel olamıyor. Popülist Hareket, 1905’te Rusya’nın ilk demokratik devrimin ikliminde yeniden diriliyor. Hareketten geri kalanlar Sosyalist Reformcular Partisi’ni kuruyorlar. Partinin radikal fraksiyonu baskıcı çarlık memurlarına suikastlar düzenlerlerken, ılımlı kanadı Duma’ya mebus yolluyor. Sosyal Reformcular, zaman içinde daha da milliyetçi oluyorlar ve toplumun radikal kesimleriyle işbirliğine girerek yeni tepeden–inme kentli modernleştirmecilere – bu defa daha o zamandan Bolşevik ve Menşevikler olmak üzere ikiye ayrılmış olan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Marksistlerine karşı duruyorlar. Zamanla Rus kırsal kesiminde güçlenen popülistler, kentli entelijensiyanın desteğini de elde ediyorlar. Programları Rusya’nın devasa kırsal kesiminin ahlâki değerlerine duydukları ilgiyi yansıtıyor. Bir değerlendirmeye göre, ülkedeki diğer sosyalist ya da ilerici partilerle koalisyon yapmaları mümkün olsaydı, belki de Rusya modernleşme yoluna daha az travmatik bir biçimde duhul edebilir, dahası Birinci Dünya Savaşı’na daha demokratik bir hükümetle girebilirdi.
Sosyal Reformcular, 1917 yazında Rusya’nın ilk cumhuriyetçi hükümetinin önde gelen ve ülkenin en popüler partisiydi. Kasım 1917’de Bolşevikler, Sosyal Reformcular liderliğindeki Geçici Hükümet’i bir darbe ile düşürdükten iki hafta sonra Bolşevizm öncesi Rusya’sının ilk ve son demokratik seçiminde toplam oyların % 40’ını ve Kurucu Meclis sandalyelerinin yarısından fazlasını alıyorlar. “Demokratik ve ılımlı milliyetçi bir Rusya’nın iktidar partisi olabilirlerdi,” deniyor ve bir de örnek gösteriliyor: “Çin’in Kuomintang Partisi gibi.” Çin’in Kuomintang’ı “Popülist” bir parti.
Ne ki, Lenin’in Bolşevikleri, Sosyal Reformcular’ın sağ ve sol kanadı arasındaki ayrılığı kullanıyor, Parti’yi, Ekim Darbesi ve Kurucu Meclis’in ortadan kaldırılması karşısında bir şey yapamaz hale getiriyor. ’20’li yılların başında popülist lider ve eylemciler sürgüne gönderiliyorlar veya hapsediliyorlar. Parti yasadışı ilân ediliyor ve bitiyor.
Ancak, Sovyet siyasi kültüründe “popülizm” bitmiyor. Örgütsel bağlarının vahşice koparılmış olmasına karşın, “Rus Popülizminin ruhu ve ahlâkı asla ölmedi,” deniyor. Lenin, Stalin ve onların kendilerini kitlelerin geri kalmışlığını önleyecek öncüler olarak gören çevrelerinin katı ve öz–güvenli seçkinciliğini by–pass ederek Komünist Parti’ye sızdı. Parti’ye Kızıl Ordu’daki hizmetleri dolayısıyla giren dünün köylülerinde Bolşevik beyin yıkamanın ince sırrının altında kendi kendisini düzenleyen bağımsız, organik ve ahenkli cemaatler düşüncesi var olmaya devam etti. Nikita Kruşçev ve onun ünlü Yumuşaması’nın ortaya çıkmasıyla birlikte, bu derinde saklı köylü “kendiliğindenciliği” ve ahlâki adalet duygusu, Parti’nin orta katmanlarından yükseldi ve Stalinizm buzlarını eritmeye yardım etti. Kruşçev’in ilk yılları Rus köylülüğünün “İkinci Kurtuluşu” olarak bilinir. Öyle ki, popülist inançların evrensel unsurları Kruşçev’in bürokrasi–karşıtı nutuklarına, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin “herkesin partisi olması gerektiği” hususundaki ısrarlarına ve diplomasinin gizli manevralarına duyduğu açık düşmanlığa yansır.
Neticeyi kelâm, entelektüellerin kaleme aldığı magazin, popüler kültür olmuyor.
20.09.2003
Doğru değil
|
Aydınların toplumun gidişatını etkilemek gibi bir “ahlâki sorumluluk”ları var mıdır, yoksa, Edward Said’in liberal aydınların çoğunda saptadığı gibi olan biteni “bir iyi, bir de kötü tarafından ele almak suretiyle” asli meselelerden soyutlanır, (ki, bu tutuma Said, ‘ahlâki korkaklık’ der) gidişatı seyretmekle yetinir hatta kendilerini akıntıya mı bırakırlar? Konuya ilişkin kişisel düşünce sürecimi başlatan, Noam Chomsky’nin 1967’de “New York Review”da yayınlanan “Entelektüellerin Sorumluluğu” başlıklı makalesidir. Chomsky, makalesine, sadece Alman ya da Japon değil, İngiliz ve Amerikan kamuoyunun İkinci Dünya Savaşı’nın misli görülmemiş vahşetindeki payını sorgulayarak başlıyor, “bir o kadar rahatsız edici” dediği, “aydın sorumluluğu”nu irdeliyordu. “Aydınlar, yönetimlerin yalanlarını teşhir edebilecek; icraatları, nedenleri, amaçları ve çoğu kez gizlenen niyetleri itibarıyla çözümleyebilecek durumdadırlar. En azından Batı dünyasında, bilgiye ulaşım, ifade özgürlüğü ve siyasi bağımsızlıklarından kaynaklanan güçleri vardır. Aydınların ayrıcalıklı bir bölümünün tahrif, yanlış takdim, ideoloji ve sınıfsal çıkar perdesinin altında gizlenen doğruları araştıracak eğitim, imkân ve konforları vardır. Bu ayrıcalıklar ışığında, aydınların sorumluluğu halkın sorumluluğundan çok daha derindir.” Öte yandan, “aydın sorumluluğu” denince akla onların “toplumu çözümleme ve ideoloji yaratma”daki rolleri gelir. Burada “ideoloji”den kasıt, “bir ahlâki inançlar dizini”dir ki, bu “dizin” toplumsal manivelâya dönüşür, halkın “hayat tarzını” değiştirmeye yönelir. Batılı aydınların, “düşüncelerini topluma mal etmek, toplumu dönüştürmek”ten vazgeçtikleri söylenir. Dahası, liberal akım, böylesi faaliyetlere dudak bükmekte hatta tepeden inme dayatmacılıkla suçlayabilmektedir. Çoğulcu demokrasiyi gerçekleştiren ülkelerde, “toplumların daha fazla dönüştürülmesi gerektiği” düşüncesi kaybolur. Güncel yaşam biçimlerine dair birkaç yorum getirilebilir ancak fark edilir bir şekilde dönüştürmeye çalışmanın “doğru olmadığı”na inanılır. Diğer bir anlatımla, “ideolojilerin ölümü” aslında, bir “aydınlar ittifakı”dır. İdeolojilerden vazgeçenler, halk değil, aydınlardır. Bu söylediğim, bir bakıma “reform yorgunluğu”na benzer ki, Türkiye’de yaşayan bizler, bunu Cumhuriyet aydınlarımızdan devrimci aydınlarımıza, “Özal” dönemi aydınlarımıza kadar, pek çok dönemde gözlemlemişizdir. Öyle görünüyor ki, servet ve güç kazanan ya da böylece kazanacağını “hisseden” aydınların arasında, toplumu olduğu gibi “kabul etmek” ve toplumun “itibar ettiği değerleri” yüceltmek hususunda bir mutabakat oluşuyor. Akademisyen–uzmanlar arasında da benzeri bir mutabakatın varlığından söz etmek mümkündür. Nasıl olmasın ki? Hem, örneğin, IMF’nin ince işleyişlerine akıl erdirecek mekanizmaların üstesinden gelecek, hem de daha adil bir toplumsal düzeni gerçekleştirecek ideoloji tertiplemeye çalışacaksınız! Hem, Kopenhag kriterlerini alkışlayacak, hem de, örneğin, gay barları rahat bırakmayacaksınız! Hem, “Türkmen” sözcüğünün “Irak” diye bir ülke yaratmak niyetiyle İngilizlerin uydurdukları bir sözcük olduğunu bilecek, hem de orada yaşayan insanlardan bahsederken “Türk” kelimesini ağzınıza almayacaksınız! Topu taca atmak, ahlâki değer yargısı içeren konularda açık tavır almaktan, önyargılı ya da bağnaz olmakla suçlanmaktan, olası itibar kaybını, muhtemel fonların kurumasını göze almaktan evlâdır. Topu taca atmak, gidişatı seyretmekle yetinmek, yani ideolojisizlik. Ne ki, “demokratik kurumların tam işlemesini sağlamanın, halkın kendi seçimini –ve dolayısıyla fedakârlıklarını– yapmasının önündeki engelleri kayıtsız şartsız kaldırmanın” yeni bir toplum yeşertmeye yetip yetmeyeceği şeklinde kadim bir mesele var. “Kadim” bir mesele, çünkü, insanlık tarihinin “ahlâki değerler tarafından denetlenmeyen özgürlüklerin şer lehine bükülmelerinin kaçınılmaz” olduğuna dair deneyimi de var. “Kurallar esnetilip, mezhepler genişletildikçe, kuralları ihlâl edenlerin alkışlanmaları hatta cezasız kalma ihtimalleri artıyor. Yasaları uygulamaya kalkan hükümetlerin karşılarına suçlunun ‘insan hakları’nın ihlâl edildiğini iddia eden binlerce avukat dayanır oluyor.” Mesele, “popüler kültür” diye geçiştirilen hatta akademisyenlere konu olan aykırılıkların kökünde yatan ideolojisizlikte. “Mesele”, toplumların insanoğlunun yıkıcı dürtülerine karşı duracak donanıma sahip olup olmadıklarında. Mesele, yıkıcı ve sorumsuz özgürlüğe terk edilen alanın sınırlarının nerede çizileceğinde, özgürlüklerin suiistimalinde, genç ruhların ihlâlinde, porto, dehşet, tecavüz üzerine kurulu gösterilerin yaygınlığında, ‘sanat’ın bütün bunlara mazeret olabilmesinde. Köle ticaretinin, beyaz kadın ticaretinin, işkence dehlizlerinin, engizisyonların geri gelmesi o kadar kolay, umumhane sahiplerinin saygın işadamları olarak alkışlanmaları o kadar kolay, ülkenin yağmalanmasına mazeretler uyduranlar öyle güçlüler, aydınlar öyle yorgunlar ki, ürkütücü. Hayır, toplumun sorunlarını çözmenin, “değer yargılarından arındırılmış” bir toplum yaratmaktan geçtiği düşüncesi, doğru değil. Gelişmeler karşısında sessiz ve tarafsız kalanlarımız, sorumluluklarını bir kez daha değerlendirmelidirler. 04.10.2003 |
<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>
“Meslek” olarak Müslümanlık
|
Önce hayli gecikmiş bir soru: Din eğitimi, dünyevî bir kariyerde başarılı olmak, “ilerlemek” için midir, yoksa öğrencinin salah bulması için mi? Salah, yani, huzur, barış, iyileşme, hayra dönük faziletler bütününe kavuşma, yani, Tanrı ile öğrencinin arasındaki bağın yeniden tesisi, yani, öğrencinin İslâmiyet’e ihtidası, İslâmî değerlerle yeniden doğuşu. Din eğitimi, bu temel noktada başarısızsa, bütünüyle başarısız demektir. Eğitim sürecinin diğer yan hedefleri, temel amaç olan “İslâmiyet’e ihtida” doğrultusunda şekillenir. Yan hedeflerden birisi, öğrencinin kişisel gelişimi, insanî becerilerini mümkün olan en yüksek noktaya yükseltmesinin yollarının açılmasıdır. Kişisel gelişme, hemen her alanda mükemmeliyeti hedeflemelidir. Fizikî, zihnî ve ahlâkî güçlerin, “halka hizmet, Hakk’a hizmettir” düsturu doğrultusunda geliştirilmesi, akıl kadar beden ve gönülün de eğitilmesini gerektirir. Mağmumluk ve cehalet, erdem değildir. Din eğitimi öğrenciyi bir yandan entelektüel zirvelere teşvik ederken, diğer yandan da Kâinat’taki koordinatlarını belirlemelerine yardımcı olur. Öğrenciye hayatını kazanabileceği bir sanat ya da meslek edindirmesi zaruridir. Meslek eğitimi “hîni hacet” için değil, aklın ve kişiliğin geliştirilmesinin önemli bir aracı olarak görülmelidir. Meslek sahibi bir gençlik, direnç, sebat, cesaret, kişilik sahibi bir gençlik olacaktır. Bana sorarsanız, günlük yaşamın gereksinimlerini karşılayacak bilgi ve beceriyle donanmış olmak, hafifmeşrep entelektüellikten bin kez evlâdır. Kur’an, kainat görüşü verir Kur’an, diğer ders kitaplarının arasına, adeta bir çeşni hüviyeti ile sokulamaz. Kur’an, matematik, coğrafya, fizik kitaplarının yerine de okutulamaz. Kur’an, bir ansiklopedi de değildir. Kur’an, bir dünya/kâinat görüşü verir, bilginin yorumlama ve uygulanmasına yardımcı olur. Bu çerçevede, din eğitimine özen gösteren ülkelerin öğrencilerin sağlıklı kalmalarına yardımcı olmak üzere müfredatın başına “fizyoloji”yi yerleştirdiklerini biliyorum. Bunun hemen arkasından da “anadil” geliyor. Gerekçesi de şu: “Ne kadar iyi konuşursanız, telâffuzunuz, kelime seçiminiz ne kadar iyiyse, başkalarına o kadar yararlı olursunuz.” Batılı psikolog ve sosyologların “ailenin dağılmasının” çağdaş medeniyetlerin önlerindeki en büyük tehlike olduğunu sezmeye başlamalarının en az yüz yıllık bir geçmişi var. Sabahın ikisinde, İstiklâl Caddesi’nde gezinen on beşlik varoş kızları göz önüne alındığında, söz konusu tehlikenin gecikmiş de olsa bizim de kapımızda olduğunu teslim etmemiz gerekir. Ne ki, dağılmanın da bütünleşmenin de menşei aile. Ve artık neredeyse matematiksel bir kesinlikle biliyoruz ki, okul öncesi yaşlarda edinilen alışkanlıklar, edinilen bilgiler kişiliği resmi öğrenim ve eğitimin asla başaramadığı bir biçimde şekillendiriyor. Dahası, çocukların ebeveynlerine duydukları ihtiyacın okulla birlikte sonra erdiği doğru değil. Okul, buluğ çağında bile ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Eğitim, şekilciliği aşmalı Öte yandan, din eğitimi, soyutlama melekesinin gelişmesini gerektiriyor. Bu nedenle deniyor, çocuğun ilk altı–yedi yılında zihinsel değil, bedensel eğitime önem vermeli. Okul öncesi yaşlarda Kuran kursları, şekilcilikten öteye geçmediği gibi, çocuğu ezberciliğe sevk ediyor. Oysa, ezbercilik, ahlâk düşkünlüğünün ilk adımı. Kaldı ki, din, entelektüel bir tasarımla da içselleştirilemiyor. “İlâhi dürtü” diye bir şey var ki, yakalayabilmek, reşit olmayı gerektiriyor. Bu da buluğ çağının atlatılması demek ki, yaklaşık lise sonuna denk geliyor. Felsefeye, psikolojiye, dinlere ilişkin en hararetli tartışmaların bu yıllarda yapılıyor olması boşuna değil. Yüksek eğitim, insanoğlunun dünyevi bilgilerden ziyade ilâhi arayışlarının yoğunlaştığı döneme denk. Ders kitaplarının ötesinde, kişisel arayışlar, sezgiler, eski alışkanlıkların irdelenmesi, gerekli ve mümkün olan durumlarda değiştirilme çabaları hep bu yıllarda. Ortaya çıkıyor ki, eğitimsizlik tevazu getirmediği gibi, maneviyatı da yüceltmiyor. Bu nedenle diyorlar ki, Yaratan’ı en iyi içselleştirenler, vukuf sahibi entelektüellerdir. Öte yandan, din ile ilâhiyat aynı şey değildir. İlâhi olanı hissetmekle, ilâhiyatı bilmek de aynı şey değildir. Bu nedenledir ki, aradaki köprüyü kuran din öğretmenlerinin nitelikleri çok önem kazanıyor. Öğretmen ancak kendisi ilâhi dürtüden nasibini almış birisiyse, bilgisini aktarabilir. Bu bağlamda, kâğıt üzerindeki başarılarından çok, inancının, deneyiminin sahiciliği önemlidir. Tetebbu ki, derinliğine, inter–aktif düşünme demektir, edilgen olamaz. Başkalarının düşüncelerini irdeler, tartar, geliştirmeye çalışır. Tetebbu, açık ve kapsamlı düşünebilme yetisi gerektirir ki, bu da beynin gelişmişliği ile doğru orantılıdır. Aklın yaşta değil, başta olduğu doğrudur. Buna karşın, tetebbu, asgari bir olgunlaşma süresi talep eder ki, bu da en az üniversite demektir. Bu girizgâhtan sonra, bu ülkede nicedir, Müslümanlığı bir “meslek”, bir “kariyer” olarak gördüğümüzü hissettiğimi söylemeli, nedenlerini de hemen sıralamalıyım. İlki, imam hatiplerin “meslek lisesi” hüviyetleri. “İmamlık”ın, bir “meslek” olarak düşünülmesini değil, her Müslüman’ın meslek sahibi bir imam olması gerektiğini düşünüyorum. İmamlığın, mahallelinin “dinî işlerine nezaret eden” ve adeta bir “teşrifatçı” şekilciliğine indirgenen statüsünün, mutlak surette nitelik ve nicelik itibarıyla yüceltilmesi gerektiğini savunuyorum. İmam ya da hatip, bir mavi yaka, orta kademe hizmetli değil, İslami dünya görüşüne bütünüyle hakim, deyiş yerindeyse, İslam ilâhiyatının “doktoru” olmadığı sürece, camilerin, hissettikleri “İlâhi dürtü”yü reikiden, yogaya, Prisma’dan adını bile bilmediğimiz nice ruhani ses veren toplulaşmalara yönlendirenlere, kapalı kalmaya devam edeceğini düşünüyorum. Kendimizi kandırmayalım, bugün “laik”ler tarafından dışlandıklarını hisseden cami müdavimleri, “laik”lerin de kendilerini onlar tarafından bir o kadar dışlanmış hissettiklerini teslim etmelidirler. Oysa, yapılacak şey, insanımızı “Müslüman” ve “laik” olarak ayırmak yerine, dini dürtüleri olanların İslamiyet’e ihtidalarını sağlayacak önlemleri almaktır. Bunun çözümü de, imamlık eğitiminin İslam ilâhiyatına vukufu mümkün kılacak şekilde iyileştirmekten öte, içselleştirilebilecek yaşlarda vermek olacaktır. Günümüzde televizyondan CD’lere, bilgisayardan filmlere, futboldan müziğe pek çok faaliyetin “ilâhları” olduğunu, bu “ilâhlar”ın gençlerin zihnini çelmekte rekabet ettiklerini teslim etmeliyiz. Tesettür pardösülerinin altında sırıtan Levy’s blucinlerinin temsil ettikleri çağdaş tüketim eğilimlerinin telmihlerini gözden kaçırmamalıyız. “Sınıf atlama çabaları”nın çoğunlukla ahlâk düşkünlüğü ile sonuçlandığını hesaba katmamazlık edemeyiz. Sınıf atlamayı başaramayan – örneğin, imam hatiplerden mezun olup da, meselâ, “laik” sosyolojiyi kazanamayanların, doyumsuz, kırgın gençler olarak, toplumsal hayata huzursuz, öfkeli hatta yıkıcı unsurlar eklemelerine seyirci kalmamalıyız. Peki, nasıl olacak diye soracaksınız? Bence, işe, “Müslümanların medeni haklarını koruyan” Müslüman siyasetçiler ile “Müslümanlık eğitimini geliştirecek, laik eğitim almış yığınlara taşıyacak” Müslüman din adamlarının aralarında görev taksimi yaparak başlamakta yarar var. Şimdi söyleyeceğimin ütopik olduğu kuşkusuz ama ben olsam, bir yandan, ilâhiyat eğitimini lisans üstü yapar, fizikten iktisada, mühendislikten yabancı dillere, dört yıllık üniversite eğitimini başarıyla tamamlamış olanlara açarken, diğer yandan din bilgisi derslerini liseden itibaren tüm okullara (öğrencilerin mezhep ve diğer farklılıklarını mutlaka gözeterek) zorunlu ders olarak koyar, imam hatipleri “meslek” liseleri olmaktan çıkartırdım. 17.10.2003 |
<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>
Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti
Harbiye Marşı’nın bu dizesi, “Cehennemler kudursa, ölmez nigahdarıyız” diye devam eder. Nigah, “bakış” demek, “nigahdar” gözcü, bakıcı, koruyucu. Bugün buradan bakıldığında, mesleği askerlik olmayanlarımıza “biz ne güne duruyoruz” dedirtebilecek, hatta biraz tahrikle Bush’un Irak halkını silâh zoruyla “koruması” gibi algılanmaya fevkalâde müsait bir iddia ki, sempati ile karşılanması, “militarist” suçlamalarını beraberinde getirir.
“Militarist”in Türkçede karşılığı yok. “Askerci” sözcüğü karşılamaz; çünkü anlamsızdır. “Harp taraftarı” diye çevirseniz, ki Redhouse olsun, Kanaat Kitabevi’nin 1948 Okçugil “Okul Lûgati” olsun, böyle çevirirler, havada kalır. Zira, kimse bir genelkurmay başkanından daha “militarist” olmasın, bu ülke, savaşa girmemek için istifa etmiş genelkurmay başkanlarının var olduğu ülkedir. Bakınız, Orgeneral Necip Torumtay ve farklı biçimde de olsa Mareşal Fevzi Çakmak.
İngilizceden İngilizceye Webster’de, militarism, “military spirit, ideals and attitudes of professional soldiers / askeri ruh, profesyonel askerlerin ülkü ve tutumları” diye tanımlanır. “Bu tür ülkü ve tutumların bir ulusta revaç buluyor ya da sürüyor olması, ya da askeri bir kastın hakimiyeti” şeklinde bir ikinci tanım sonra da bir “eşanlamlı” kelime verilir: “agressiveness,” yani saldırganlık. Ve anlarız ki, Anglo-sakson dilinin geçerli olduğu ülkelerde “profesyonel” askerlerin ülküleri “saldırı,” tutumları “saldırgan” tanımlarına denk düşer.
Öte yandan, profesyonel, “meslekten” anlamındadır. Ülkemizde “meslekten askerlerin ülkü ve tutumları”nın saldırgan olup olmadığı bir yana, “profesyonel” asker var mıdır, cevabı verilmesi gereken sorudur. Askerler, maaş alırlar, doğru. Bazen, hak ettiklerinden daha fazla k