Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Alev ALATLI köşe yazıları

“Jethro Tull” ya da toprağa geri dönüş.

“Birleşmiş Dinler Teşkilâtı”.  

Neden koşuyor?.  

“Mozaik”miş!!!  

Demokratik bir güç olarak “Popülizm”.  

Doğru değil  

“Meslek” olarak Müslümanlık.  

Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti  

Ortodoks Kilisesi’nde “ökümenik” patriklik olmaz. 

Şevardnadze ve ‘birişbirlikçi olarak Batı’*.  

Hoş geldin, Alphonse de Lamartine!  

‘Köpek’ olsalar, bir Pako’ları olurdu… 

‘Ilımlı’ Müslüman’ı nasıl bilirsiniz?.  

‘Batınî sosyalizm’ ve Yeni Marksist Manifesto.  

Geleneğin devalüasyonu. 

Ben de desem ki…  

“Hayır!” dediğimiz nedir?.  

Pişmiş aşa su katmak.  

Sonu zorlayanlar  

Gâvur  

İdeoloji değil psikoloji  

Laiklik dediğimiz, “deizm” olmasın?. 

Soloviev isimli bir kâhin.  

Ben olsaydım…  

Avrupalı olmak.  

Kelebek etkisi!..  

‘Kafkas’a hükmet!’ (1)  

‘Kafkas’a hükmet!’ (2)  

‘İkinci’ bir hükümet gibi…  

Obskürantizm, afazi ve Bardakoğlu.  

Sen, ben, bizim oğlan.  

“Toplumsal kimliğimiz” (1)

“Toplumsal kimliğimiz” (2)  

“Helenizm başka, Ortodoksluk başka”. 

“Türk tipi yardım” geliyor 1569-2005.  

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (1)  

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (2)  

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (3)  

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (4)  

8 Mart ‘Kadınlar Günü armağanı’  

“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (I)  

“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (2) 

‘Aydınlar’mı dediniz? (1)  

‘Aydınlar’mı dediniz? (2)  

Öcü! (1)  

Öcü! (2)  

Öcü! (3)  

Kalbim acıyor  

Heyhat, yine Fransız’ım!  

“Sexy” Ağca!..  

Nepotizm ya da ‘Vatan yahut dokuzlar’  

Bakındı şu İran’ın yaptığına!(1)  

İsveç: İmaj her şeydir!  

‘Saltzjoben ruhu’ İmaj her şeydir! ( II)  

Hatırla… (1)  

Hatırla… (2)  

Hatırla… (3)  

Emre Taner’in demecine dipnotlar(1)

Emre Taner’in demecine dipnotlar (2)  

Melâlin hükümsüzleştirilmesi  

Keşke 301′le bitse!  

Kurtlar vadisi  

İthamlar, hakaretler, övgüler, dersler  

“Kahramanlık” ve “Yiğitlik” üzerine… -2-) Dadaş’tan samuray’a.  

“Gay-Lesbiyen öğrenci kulübü”.  

“Gay-Lesbiyen öğrenci kulübü” (2)  

‘Kale’ çapraz giderse…

“Jethro Tull” ya da toprağa geri dönüş

En genci 1948 doğumlu beş Britanyalının kurduğu bir grup, “Jethro Tull.” Popüler müzik tarihinin eşsiz fenomenlerinden birisi olarak kabul ediliyorlar çünkü yaptıkları müzik “hard rock,” halk şarkıları, “blues” karışımı; güfte yaygın kültürün hazmedemeyeceği kadar girift ve hatta “kolay kolay çözümlenemeyecek kadar derinlikli” diyorlar, eleştirmenler. Buna karşın, 1968’den beri sahnedeler ve on bir altın ve beş plâtin plakla ödüllendirilmiş durumdalar. Daha 1971’de besteledikleri bir parça, “Allahım” (1) şöyle diyor:

“Millet – ne yaptınız?

Onu altın kafesine hapsettiniz

Kendi dininize boyun eğdirdiniz…

Bütün görebildiğiniz bu kadarsa

O, hiçbir şeyin Allah’ı, siz ise herşeyin!

Melun İngiliz Kilisesi tarihin zincirinde

Sizi çaya davet eder,

Piskopos vekilinin evinde…

Ve ‘O’ nun yontusu orada dondurulmuş

Plastik çarmıhının üstünde

Aklım karışıyor, kim ve nerede ve niçin

Ve nasıl eğleniyor diye…

Bir başka parçalarının adı “43 numaralı İlâhi.” O da şöyle:

Oh semalardaki babamız, eğil de gülümse

Para oyunları, kadınları ve silâhları ile

başını kaşıyamayacak kadar

Meşgul oğluna.

Oh İsa kurtar beni ve o

İki üç Kızılderili öldürüp

Beyaz adamı özgür kılan, Holywood’da isim yapmış

Meçhul Kovboy kahramanı.

Kurtar beni oh İsa.

Eğer kurtarabiliyorsa İsa … önce Kendisi’ni kurtarsın

Adını ölümde kullanan o kanlı şöhret düşkünlerinin elinden.

Oh İsa kurtar beni.

Meğer, “Jethro Tull” 1700’lerin ilk yarısında yaşamış bir çiftçinin ismi. Grup, adını onu onurlandırmak üzere seçmiş. Çiftçi Jethro Tull, hukuk eğitimi görüyor. Sağlığı bozulduğunda babasının çiftliğine geri dönüyor. Eğitiminin keskinleştirdiği zekâsı tarım üretimini fevkalâde önemsemekte, ancak çiftlikte kullanılan yöntemlerin verimsizliğine fena halde içerlemektedir. Rençberler bir dönüme üç–dört kilo tohum atmaktadırlar ama öylesine dikkatsiz, öylesine özensizdirler ki, “toprağın üçte ikisi boş kalır, geri kalan üçte birinde beliren filizler serpilemeyecek kadar sıkışıktırlar.”

Jethro Tull, kalkar Fransa’ya, oradan da İtalya’ya, oralarda ne yapıyorlar diye bakmaya gider. Döndüğünde de kendi çiftliğini kurar. Köylülerin inanmayan bakışlarının altında üretimi daha ilk yıl ikiye katlar. Meğer yaptığı dört–kamalı dedikleri bir pulluk icat etmektir ki, bu pulluk bir yandan tarladaki istenmeyen otları sökerken, diğer yandan da yeniden toprağa gömmektedir. Ondan önce sadece keser, bırakırmış. Jethro Tull, dört–kamalı pulluğunu 1730’larda icat ediyor. Ama esas buluşu, atla çekilen bir sondaj makinesi. (1733) Makine toprağa belli aralıklarla delikler açıyor ve tohumu bu deliklere bırakıyor. Aynı anda yan yana iki delik açabiliyor, böylece tohumlar eşit aralıklarla ekiliyor. Tarlada boşluk kalmadığı gibi, başaklar yersizlik, havasızlıktan da boğulmuyorlar. Tohumdan ve işgücünden tasarruf sağlanıyor. Sulama, yabani ot kontrolü sıralar halinde ekili başakların arasında bırakılan patikalardan yapılıyor.

Bugün buradan bakıldığında ne kadar basit bir icat gibi duruyor ama öyle değil. Ekme yöntemindeki değişiklik ve pulluktaki iyileşme İngiltere’de “Tarım Devrimi”nin başlangıcı sayılıyor. 1750’lerden itibaren tarım üretimi on kat artıyor. Verim artışı kentlerdeki işçilerin iaşesini sağlamaya yetmeye başladığından, kent nüfusu artmaya duruyor ki, kent nüfusu artmadan Sanayi Devrimi olamazdı.

Derken bir başka çiftçi, Charles Townshend, nadas sistemini değiştiriyor. O yıllara kadar toprakların üçte biri bir yıl süreyle dinlenmeye bırakılırmış. Bu adam dört–öğün nadas dedikleri sistemi geliştiriyor: İlk yıl buğday, ikinci yıl yulaf, üçüncü yıl yonca, dördüncü yıl şalgam ekiyor. Şalgam ektiği yıl, koyunları tarlaya salıyor. Hayvanlar bir yandan şalgamları yerken, diğer yandan da tarlayı gübreleriyle yoğuruyorlar. Ertesi yılın buğday ekimi için mükemmel bir toprak ortaya çıkıyor. Komşuları, Townshend’le alay ediyorlar. Bir de isim takmışlar “Şalgam Townshend!” Ama Townshend bir asil. Eğitimli bir asil. Hal böyle olunca, dönemin diğer asilleri arasında toprakla ilgilenmek “in” oluyor. Sohbetlerin konusu değişiyor, şalgam ve gübre baş köşeye yerleşiyor.

Yerleşikliği, tarihle barışıklığı hep kıskanıyorum. Buna karşın, neden şimdi durup dururken bir Jethro Tull yazısı? Çünkü, yanılmadığım ve katlanarak süreceğini umduğum bir gelişme gözlemliyorum: Toprağa dönüş. Bu, yoksulluğun kentlere sürdüğü köylülerin geri dönüşleri değil; kentlerden umudunu kesen eğitimli kentsoyluların üç–beş yüz milyon ücretle yanlarında çalıştırdıkları “toprak sahipleri”ne ortak olmaları şeklinde bir geri dönüş. Saptayabildiğim kadarıyla on–onbeş yıl önce makine mühendisliği eğitimi görmüş bir kentsoylu arkadaşın yanında çaycı olarak çalışan birisinin Batı Karadeniz’de yüz elli dönüm arazisi olduğunu keşfetmesiyle başlıyor. İşveren, bu boyutlarda toprağı olan birisinin neden çaycılığa razı olduğunu anlamaya çalışıyor. Cevap hep aynı cevap, toprak verimsiz, çiftçilik nankör uğraş. Arkadaşın aklı kesmiyor, bir hafta sonu çaycıyla beraber araziyi görmeye gidiyorlar; yanlarında da yine bir ziraat mühendisi dostları. Köyde ikiüç gün kalıyorlar. Dönüşte el sıkışıyorlar: Alt yapı çaycıdan, üst yapı makine mühendisinden ortak olacaklar. Zaman Jethro Tull’ın zamanı değil, toprak analizi, Tarım Bakanlığı uzmanları derken, bugün yurtdışına “kivi” ihraç ediyorlar.

Bir diğer öykü, gündelikçisinin arazisine ortak olan işletme mezunu bir genç kadının öyküsü. Ankaralı bir devlet memuru olan hanım, bugün Orta Anadolu’nun “patates kraliçesi” olarak biliniyor. Yine bir diğer öykü, iktisat eğimi görmüş bir eski planlamacının kurduğu bir at çiftliği. Harvard mezunu oğlu ile beraber, cins yarış atları yetiştiriyor ve ihraç ediyor. İstanbul doğumlu bir başkası, Türkiye’de büyükbaş hayvancılığın telafi edilemez biçimde yara aldığından yola çıkarak, koyun yetiştirmeye sıvanıyor. Ülkemiz koşullarına uygun türü saptamaya çalışıyor. “Tarım sanayi gibi değil.” diyor, “Kısa sürede verim alabiliyorsun, iş ki ne yaptığını bil!”

Bir de uyarı, 2010 itibarıyla Avrupa Birliği “organik” olamayan, yani üretiminde suni gübre kullanılan tarım ürünlerinin ithalini yasaklayacak. Danimarka Tarım Bakanlığı’nın bu konuda AB için hazırladığı 2000 tarihli kapsamlı çalışma gelişmelerin yolunu gösteriyor. Türkiye, topraklarını hor ve saygısızca kullanan bir ülke. Buna karşın, yoksulluğun getirdiği ve onca şikâyet ettiğimiz yetersiz gübre kullanımı bu kez işe yarayacak gibi görünüyor: Toprak, pek çok sanayi ülkesine kıyasla daha “temiz” ki, bu durum organik tarımda bir şansımız olduğunu gösteriyor.

Kim bilir, belki de bizim sadık yarimizin toprak olduğunu bize hatırlatan Jethro Tull “hard rock”çıları olacak!

1) “My God”

2) Hymn 43

25.07.2003

“Birleşmiş Dinler Teşkilâtı”

“Ekumanizm,” evrensellik demek, dünya kiliselerini ve hatta dinlerini tek çatı altında toplamayı hedefleyen hareketi tanımlıyor. Hareketin izini Babil Kulesi’ne kadar sürüyorlar; ancak Hıristiyan Ekumanizmi, daha havariler zamanında gündeme gelmiş. Havari Pavlus, müridlerini, Kilise’ye sızan “küçücük hataların” çığ gibi büyüyeceği, zaman içinde sahte bir dine dönüşebileceği hususunda uyarıyor. Nitekim, Hıristiyan öğretisine putperest inançları karmakla suçlanan düzinelerce “gnostik” dedikleri “batıl” Hıristiyan mezhebi ortaya çıkmış. Çağdaş Ekumanizm’in temelleri ise 1910’da Edinburgh’da toplanan “Dünya Misyoner Konferansı”nda atılıyor. Katılanlar, “tebliğ, hizmet ve öğreti” konularında birlik meselesini ele alıyorlar. 1925’te Stockholm’de “Evrensel Hıristiyan Konferansı” adı altında tekrar toplandıklarında, kutsal metinlerin endüstriyel, sosyal, siyasi ve uluslararası ilişkilere nasıl uyarlanabilecekleri tartışılıyor. Bir de sloganları var: “Hizmet birleştirir, öğreti ayırır.”

Ekumanizm’in Yeni Dünya Düzeni ile ilişkisini ilk telâffuz eden Sir Francis Younghusband diye bir adam; 1930’da topladığı “Dünya İnançlar Kongresi”ne ilişkin olarak “Yeni Dünya Düzeni için dini bir temel şarttır.” diye yazıyor. Sonra yine bir başka İngiliz “sir”ü, Julian Huxley, ki kendisi Oxford eğitimli biyolog/zoolog olup, Texas’taki Rice Enstitüsü’nde hocalık yapmış ve UNESCO’nun ilk (1946–48) genel müdürü olmuştur, “Allah’a itikadî kavramlar insanlığın ilerleyişine paralel olarak kaybolmaya mahkûmdurlar.” buyuruyor, (1) “Yeni bir din gelişecek… Bu dinin en önemli unsuru evrenselliği olacak… Batı’nın ve Doğu’nun büyük dinlerinin insancıl öğretilerini kucaklayacak…”

Dünya Kiliseler Konseyi, 1948’de bu Huxley’in nezaretinde kuruluyor. Halen 120 ülkeden, 332 kilise ve mezhebe bağlı 500 milyon Hıristiyan’ı temsil ettiği söyleniyor. Amaçlarının bir küresel “süper kilise” kurmak ya da ibadet biçimlerini standardize etmek olmadığını, varlık nedenlerinin üyelerini “Birde Üç Olan” Tanrı’nın kelâmına topluca adanmaya teşvik etmek suretiyle ekumenikal hareketi desteklemek, böylece cemaatlerin birbirlerinin “tek, kutsal, küllî (ya da Katolik) ve havarilerin izinde olduklarını idrak etmelerini sağlamak” olduğunu iddia ediyorlar. Türkçesi “yok aslında birbirimizden farkımız” olmalı; ama muhaliflerine göre, külliyen bir saptırma gayreti; çünkü hemen arkasından Konsey’in Genel Sekreteri Philip Potter’ın “Kiliseleri yoksullara yardım, bağış gibi geleneksel faaliyetlerinin ötesinde, insanlığı onurlu ve adil yeni ilişkilere sevk edecek ve toplumun yeniden ve kökten yapılandırılmasını sağlayacak aracıları yetiştirmeye yönelik, amacına uygun ve fedakârane eylemlere yönelmeye çağırıyoruz.” cümleleri geliyor. “Onurlu ve adil” yeni ilişkilerin neleri kapsadığını da Konsey’in Merkez Komitesi’nin 1969 yılında çıkardığı tamimden öğreniyoruz:

“… Dünyada sadece kaynakların ve teknolojilerin akıllıca transferi değil, ekonomik, sosyal ve siyasi yapılanmalarda da radikal bir değişikliğin zaruri olduğu görülmektedir…”

1991’de Canberra’daki Yedinci Genel Kurul’larını izleyen bir Rus Ortodoks papazı, “Açılış seremonisinde belden üstü çıplak, çamura bulanmış Aborijinler münkir bir ateşin etrafında pagan olduğu besbelli bir dans gösterisi yaptılar. ‘İbadet’ çadırına ulaşabilmek için hepimiz o putperest mihraptan yayılan dumanların içinden geçmek zorunda kaldık. O bitti, bir ‘Ortodoks Patrikler’ grubu, ortak bir ‘Tanrı’ya sena ederek resmi geçit yaptılar. Sonra Avustralya başpiskoposu herkese otçe naş (2) söyletti. Bütün bu arada, Protestan papazlar Aborijinlerle birlikte başrollerdeydiler. Koreli bir kadın kürsüye çıktı, profesörmüş, ‘Kwan In’ diye bir Asyalı merhamet ve erdem tanrıçasından bahsetti, ‘Belki de Kwan In, İsa’nın kadın suretidir.’ diye küfretti ve ayakta alkışlandı!” diye yakınıyor, “Ama daha kötüsü de var: Luther Protestanları. Konsey, bunlara para verdi, 1984’te Dünya Genç Kadın Hıristiyanlar Derneği (3) ile beraber bir ibadet rehberi bastılar, Rehber’de başından sonuna kadar Allah’tan bir kadın olarak bahsediliyor! Bu arada saydım, geçmişte haksızlığa uğramış olduklarını söylediği ata ruhlarını tam on sekiz kez çadıra davet etti. ‘Bu ruhların feryatlarını duymadan, Kutsal Ruh’un sesini duyamayız.’ dedi, ‘Umarım ki, bugün ata ruhlarımızın burada bizimle birlikte olmalarından rahatsız olmazsınız.’ diye de ekledi! Ata ruhları dediği aslında iblisler, tabii. Yine de yetmedi, Toprağın, havanın ve suyun ruhlarını da davet etti. Toplantı boyunca Doğu mistisizmi başrollerdeydi.”

Bahis konusu kitabın adı, “No longer strangers” (4) “Ve sen, İsa, leziz Efendimiz / Sen bir anne de değil misin?/Gerçekten SEN BİR ANNESİN/ Ve Sen, İsa, leziz Efendimiz/ Çocuklarına hayat vermek arzusuyla/ Ölümü tatmış olan/ ANNELERİN ANNESİ…” şeklinde dualar içeriyor, Hazreti İsa’ya yeni güzel isimler öneriyor: Kaynak, Leydi of barış, Leydi of erdem, Leydi of sevgi, Leydi of doğum, Leydi of yıldızlar, Leydi of gezegenler, Yuva, Fırıncı, Öz, Sadelik, Güç, Anne, Mevcudiyet…

Ortodokslar, Dünya Kiliseler Konseyi’nin Hıristiyanlar arasındaki tefrikayı kaldırmak maskesi altında, tarihte eşi benzeri olmayan “bir başka din”e irtida etmiş olduğunu söylüyorlar: “Pagan inançları hakkında biraz bilgisi olan varsa, tapındıklarının Başak burcunun elinde mısır sapı tutan toprak anası olduğunu görür. Toprak ana aynı zamanda Demeter ya da Seres olarak da geçer. Gaia veya Ge, toprak, aynı zamanda Maya ya da İsis’tir. Tertipledikleri yeni dinde Allah’ın her şeyin içinde olduğu şeklindeki Şamanist/Budist inanç da var; ama ana tema Toprak Ana ibadeti. Toprak Ana’yı bereketi asla tükenmeyen, kendisini her an yenileyen, sonsuz yaşam kaynağı Ebedi Bakire olarak sunuyorlar…” 1993 Kasım’ında yaklaşık iki bin kadın, Amerika’nın Minneapolis şehrinde toplanıyor. Toplantının sponsorları, başta Roma Katolik Kilisesi, Metodistler, Presbiteryanlar, İncil–i Şerif Luteranları, Baptistler, Episkopaller, Menonayt, ayrıca Mesih’in Birleşmiş Kilisesi, Kanada Birleşmiş Kilisesi, Biraderlerin Kilisesi. Ortak inançlarının “Minerva” olarak da bilinen, hikmet tanrıçası Sofya olduğuna karar veriyorlar. Sonra, St. Procopius Manastırı’nda Yahudiler, Katolikler ve “İsis’in Dostları” putperest kültünün 1997’de birlikte yaptıkları ayin var. Bu arada, İsis, eski Mısır’ın bereket tanrıçası, Osisis’in kız kardeşi ve karısı oluyor. Chicago’da yayınlanan Daily Herald Newspaper’de Stacy Calir imzasıyla çıkan bir yorumda, “Toplantıyı finanse edenler ‘Dünya Dinleri ve Manastırları Arası Dinsel Diyalog Parlamentosu’nun Dostları’” deniyor, “Amaçları Papa İkinci John Paul’ün inançlarıyla örtüşüyor: ‘Topluca dua anlayışı güçlendirir.’ Ayine katılanların her üçünün de isimleri farklı ve fakat aynı ruhu taşıyorlar. Yahudiler, Yahova’ya sena ediyorlar, Katolikler İsa’ya tapıyorlar, İsis’in Dostları tanrıçayı yüceltiyorlar. Bazen bana öyle geliyor ki, farklı dinlere mensup bizler aslında isimler üzerinde anlaşamıyoruz.”

Tehdit, iyi–eğitimli liberallerden mi geliyor.

Buna karşın, 17 Ağustos 2000’de Moskova’da toplanan Rus Ortodoks Piskoposları, sosyalizm–sonrası toplumsal doktrinde “mihenk taşı” olarak kabul edilen bir bildiri yayınlıyor, “intiharın, hem intihar hem de cinayet olduğunu söyledikleri ötenazinin, kürtajın, eşcinselliğin, yapay döllenmenin, taşıyıcı anneliğin ve genetik mühendisliğinin günah olduğunu” bir kez daha teyit ediyorlar. Tahmin edilebileceği gibi, başta Batı basını olmak üzere, liberal intelijensiyanın tümü ayağa kalkıyor, Times gazetesi, “Kutsal Kitap ve Kilise, eşcinsel birliktelikleri insanoğlunun Allah vergisi doğasının sapkın bir yönelişi olarak tartışmasız bir biçimde mahkûm ettiler.” şeklinde alaycı bir yazı yayınlıyor, “Papazlar, erkek ve kadın eşcinsellerin öğretmenlikten, ordu komuta kademelerinden atılmasını istiyorlar. Eşcinsel evlilikleri de lânetliyorlar.” Times yazısının hemen arkasından, Dünya Kiliseler Konseyi, Rus Ortodoks Kilisesi’ni, “Ortodoks–olmayan kurumlarla, bu arada Dünya Kiliseler Konseyi ile ilişkilerini kesmek, diyalog kurmaktan kaçınmakla” suçluyor.

“Bugün, tehdit, kendi içimizdeki iyi–giyimli, iyi–eğitimli liberallerden geliyor.” diyorlar, “Liberallerden ve dünyada sürdürülebilir barışı sağlamanın tek yolunun Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması olduğunu söyleyen küreselleşmeciler, sosyalistler, Kadın Hareketi, Barış Hareketi, çevreciler ve hepsinden tehlikelisi New Age’lardan! New Age’lar, en tehlikeli; çünkü tek bir liderin öncülüğünde toplanmış değiller. Geleneksel Hıristiyanlıktan hazzetmeyen, Hindu dininin şu ya bu unsurunu paylaşan binlerce gruptan oluşuyorlar ve hareket Hıristiyan değerlerinin yerine yeni değerler koyarak hızla büyüyor.” Daha da ilginci, bu gelişimde başrolü oynayanlardan ilk dünya liderlerinden birisinin de Mikail Gorbaçev olmuş olması. 1990’da çıkardığı yasa ile devlet ateizmine son veren Gorbaçev, Yeni Dünya Düzeni projesini baba George Bush’tan tam iki yıl önce ortaya atıyor, hatta Bush’u teşvik eden de o. 7 Aralık 1988’de, Birleşmiş Milletler’deki tarihi konuşmasında, “Küresel ilerleme şimdi artık yeni bir dünya düzenine geçilmesi zarureti üzerinde evrensel mutabakatın sağlanmasına bağlıdır.” diyor. Bundan bir yıl önce de 1987’de “…dine karşı mücadeleyi gevşetmememiz gerekir; çünkü din olduğu sürece Komünizm yaşayamaz. Dini yeryüzünden silme çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız…” diye bir demeci var. Baba Bush’la 1990 Eylül’ünde Helsinki’de bir araya geliyorlar. Zirvenin ilân edilen amacı Körfez Krizi; ama toplantıdan sonra söylenen “Yeni Dünya Düzeni’nin temellerinin Helsinki’de atıldığı.” Bush, ortak basın toplantısında “Eğer dünya milletleri birlikte hareket etmeye devam ederlerse, bugüne kadar bildiğimiz uluslararası düzenden çok daha barışçıl yeni bir dünya düzeninin köşe taşlarını yerleştirmiş oluruz.” diyor. İşleri kolaylaştırmak için bir de vakıf kuruluyor; Gorbaçev Vakfı.

Vakıf, “San Francisco Presidio’da.” “Presidio” diye, Amerika’da hazine arazisi üzerine kurulmuş, müstahkem mevkilere denir. Yani, Gorbaçev’in vakfına, meselâ, Çankaya’daki merkez kumandanlığı garnizonunda arazi tahsis edilmiş olduğunu düşünebilirsiniz. Burada kendi genel sekreteri de olan yeni bir ‘Birleşmiş Dinler Teşkilâtı’ başlatıyorlar. Hedefleri, dünya dinlerini ‘sağlıksız unsurlarından arındırmak’ ve ‘Toprak Ana’ kavramı ile bütünleştirmek, böylece başta çevre kirlenmesi, gezegenin sorunlarını da çözmek. Vakıf, Lenin’in ‘ülkenin değerlerini değiştirmek’ projesinden yola çıkıyor. Bayan Gorbaçev, Lenin’in en iyi öğrencilerinden birisi olarak bu projeyi yürütmeye talip.

Soljenitsin’in “Russkaya Misl”de çıkan bir yazısında “Batılı misyonerler ülkemizi işgal ettiler. Yardım teşkilatları kuruyorlar; radyoyu, televizyonu ele geçiriyorlar. Ve bütün bunlar, ‘fırsat eşitliği’ adı altında yapılıyor. Fakat Rus Ortodoks Kilisesi’nin onlarla mücadele edecek parası yok. Bütün bunlar zamanla Rusya’yı, halkı Rus Ortodoks olmayan bir ülke haline getirecek.” diye yakındığını düşününce… Milliyetçilik şöyle dursun, “irtica”yı bile mumla arayacağımız günlerin yakın olduğunu düşünmeden edemiyorum.

(1) The Humanist, Cilt Xll, 5, 1952

(2) Hıristiyan iman ikrarı ya da Amentüsü

(3) YWCA

(4) “Artık Yabancı Değiliz”

08.08.2003

Neden koşuyor?

İpi göğüslerken çekilmiş bir fotoğrafını gördüm; her bir kası seyiriyordu, yüzü acıyla takallüs etmişti. Görüp görebileceğiniz en büyük sancıdır, diyorlar. “Glikojeni hemen tümüyle tüketmiş olan beden, derhal durmanızı haykırır. Ama durmazsınız, duramazsınız. Bu kâbustan meğer ki ipi göğüsleyesiniz, çıkış yoktur. Adaleleriniz tüterken, cesaretiniz size devam etmeyi telkin eder. Yorgunluktan kusarsınız. Koşucu olmayanların anlayabilecekleri bir eziyet değildir.

Neden sabahın beşinde kalkar, yıldızların altında koşarlar? Neden kendilerini türlü sakatlıklara maruz bırakır, aylarca iyileşmeyi bekler, sonra tekrar sakatlanmak üzere pistlere dönerler? Bu ülke sıradışı olmana iyi gözle bakılan bir ülke değildir. O yiğit genç kadına, Süreyya Ayhan’a, varını yoğunu ortaya koyma cesareti veren nedir?

Bunun cevabı belki Helen Keller’in “Güvenlikli yaşam denilen şey, aslında bir batıl itikattan ibarettir.” sözlerinde gizlidir. “Doğada güvenlikli yaşam diye bir şey yoktur. Hayat ya cesaretle göğüslenecek bir serüvendir ya da bir hiç.” Helen Keller, kör, sağır ve dilsizken kitaplar yazabilecek duruma gelmiş, insanlığın yüzakı bir kadındı. Bilmesi gerekir.

Güvenli yaşam, suya sabuna dokunmayan yaşam. Suya sabuna dokunmayan, kim olduğunu, neye iyi geldiğini bir ömür boyu öğrenemiyor. Hayatın zorluklarını lâfla geçiştirmek, kendini başarılı biriymiş gibi algılamak kolay, “Ama koşarken gerçeklerden kaçamazsın.” diyor bir ünlü atlet, “Baskı altında ne hissettiğimi, daha da önemlisi nasıl davrandığımı yarışta görürüm. Nasıl biri olduğumu, neye yaradığımı gösterecek en kusursuz aynadır atletizm. Ayağım yere basar. Bütün gücümü, bütün cesaretimi kullanıp ipi göğüsledikten sonraki o saniyede, o tek bir saniyede, hayatımın gerçeği ile karşı karşıya gelirim.”

O ip, aslında bir meydan okumadır. İnsanın fıtratında meydan okuyanın davetini kabule zorlayan bir şey olduğunu anlayamıyorsak, sıra dışı bir eylemin üstesinden gelmenin vereceği coşkuyu da anlayamayacağız demektir. Öyle görünüyor ki, anlayanlar, umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak reddedenler. İpi, yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmaya cesaret edenler, sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendirenler göğüslüyorlar. Helen Keller’in batıl itikat dediği güvenlik içinde olmaya, rahat yaşamaya husumet duyanlar farklılaşıyor, yığınların sesine, yığınların doğru bellediklerine ters düşüyorlar. Bu bağlamda, incelikli düşünürleri, ihtiyat sahibi insanları gocunduran bir tarafı var, genç kadının.

“Aşkım, hocam, babam, her şeyim” kolayca sıralanabilecek tanımlar değillerdir. Şans bir yana, ruh ikizliği yürek ister. Kop’a ilişkin sözleri, aslında beyanıdır, ilânıdır, ikrarıdır, itirafı, kabulü ve teyididir keşfetmiş olduğunun birlikteliklerini yoğuran cevheri. Ve üstünlüğünün azmin gerçeklikten, (ki Ayhan’ın koşullarında ‘gerçekler’ fevkalâde namüsait bir durum arz ederler) güncelden, kınanmak, yerilmek hatta nefret edilmekten. “Ben sadece rakiplerimle değil, dedikodular, iftiralar, yalanlar ve hakaretlerle de yarıştım.” demişti. Hayat ya cesaretle göğüslenecek bir serüvendir ya da bir hiç. İpi göğüsleyenler, derin saygı uyandırırlar, uyandırmalıdırlar.

“Koşmak, hayatı yerli yerine oturtmak demektir. Çok önemli olduğunu düşündüğünüz şeyler, pistte önemlerini kaybederler. Kendiniz için koyduğunuz hedeflerin çoğunun yanlış olduğunu görür, hayatınızı yeniden düzenlersiniz. Bir kum saatinin dar kanalından geçer gibisinizdir. Daha önce nerede olduğunuz önemli değildir, önemli olan o dar geçidi atlamaktır. Bazen başınıza iş açtığınızı düşündüğünüz de olur; ama hiçbir yarış bu kadar temiz, bu kadar adil değildir. Hayatın amacı sadece yemek yemek ve para kazanmak değildir. Yemek ve para hayatın keyfini çıkarmak için gerekir. Koşarken duyduğum coşkuyu, başka hiçbir şeyde bulamıyorum.”

İnsanın insanla yenişmesi gerginlik, kıskançlık, aldatma, öfke hatta nefretle sonuçlanıyor. Ama insanın kendi bedeniyle yenişmesi öyle değil; çünkü bedenini tanıyan, bedeninin kısıtlamalarının farkına varan, haddini biliyor. Kendisini aşan bir şeylerle tanışıyor, saygıyı öğreniyor. Saygı, huzur, tevazu ve vekar getiriyor.

Aklı yüceltmek için gösterilen gayret, neden bedeni mükemmelleştirmek için de gösterilmesin? Ama zor zenaattir, dayanıklılık, sükûnet, kontrol, süreklilik, sabır, sebat, güç talep ediyor, idrak ve sürat gerektiriyor. Bedenin neyi yapıp neyi yapamayacağını görmek, yapabileceklerini yapmasına izin verirken, yapamayacaklarından korumak. Problem çözmek: “Dibimde biten bu tavşandan kurtulmanın bir yolu mutlaka var!” Risk plânlaması, özgüven ve nihayet damarlarda coşan adrenalinin keyfine varmak. İdman, doyum, güç, denge, disiplin ve gerilim, insanoğlunu bağımsız kılıyor. Kısıtlamaya gelmez, sansüre gelmez oluyorlar. Gerilimsiz bir hayat değil ihtiyacımız olan; tersine, özgürce seçtiğimiz ve değecek bir hedef için mücadele etmek. Zorlukları tebessümle karşılayan, tehlike sirenlerine kulaklarını tıkayıp kendi müziğini yapan, kendi davulunun ritmine yürüyebilen, az rastlanır ruhlar bunlar.

Başkalarının yapma zahmetine katlanmadıkları ya da yapamadıkları zor işlerin üstesinden gelenlerin ülkemizde hak ettikleri saygıyı görmüyor olmalarının nedenini, öğrenme ve doğal yeteneklerin perdahlaması için gereken süreklilik, adanmışlık, ince ayar ve hepsinden önemlisi aşkı angarya gibi gören bir ruh haline kapılmış olmamızda görüyorum. Israrcı, atak olmayı nicedir unuttuk, çabuk yoruluyoruz. Azim, azmedenin kendisinden başka kimseye erdem olarak da görünmüyor. Giyim kuşam, yemek, eğlence, modalar, ‘trend’ler, küsmeler barışmalar, nazlar niyazlar, tüketim, küçük bir övgü ya da söylevle mutlu olabilen vasatın oyalanma araçlarıdır, onlar ipi göğüsleyemiyorlar.

Günde otuz dakika, haftada dört gün, en kısa sürede mükemmel bir beden yaratırmış. Kemik erimesi, göğüs kanseri, şeker ve kalp riskini azaltırmış. Tesis istemezmiş, alet edevat istemezmiş, her zaman her yerde yapılabilirmiş. Ekonomikmiş, öğrenmesi kolaymış. Stres atmak için birebirmiş. Nice okumuş adamlar, nice kitap kurtları biliriz ipi göğüslemeye gelince sıradanlaşan. Oysa anlaşılıyor ki, sıradan adamlar ipi göğüsleyemiyorlar, ipi göğüsleyenler sıradan değiller. Şampiyonluk öğretilemiyor hayır; ama farkındalık yaratılabiliyor, teşvik edilebiliyor, örnek gösterilebiliyor.

23.08.2003


<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>

“Mozaik”miş!!!

Bayılırız, buhran ithal etmeye! Koşulları olsun olmasın buhran ithal etmeye, bayılırız! Arabayı atın önüne koşmaya, bayılırız! Yeniden alevlendirilen “Türk” değil, “Türkiyeli” olmak tartışmalarının gerisinde yatanın “özenti” olup olmadığını düşünüyorum.

Evet, “özenti.” Katışık kültür diye bilinen Kuzey Amerikan kültürüne özenti ki, başlıca niteliğinin “yayılmacı” olduğu söylenir. “Katışık kültür”ün önde gelen temsilcisi göçmen toplumların oluşturduğu Amerikan kültürüdür. Kendi istatistiklerine göre, ABD’nin kabul ettiği göçmen sayısı elli milyondan fazla ve buna her yıl beş yüz bin ilâ bir milyon ekleniyor. Bundan 20.000 yıl önce Bering Boğazı üzerinden geldikleri söylenen şaman Kızılderililer var. Püriten’inden, Quaker’ına, Katolik’inden, Maynonayt’ına, Luterci’sinden, Anglikan’ına yüzlerce mezhepten İngilizler, İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar, Hollandalılar, İtalyanlar, Almanlar, İskandinavlar, İrlandalılar ve 1880’den itibaren zulümden kaçan Yahudiler var ki, bugün yaklaşık altı milyon civarında oldukları söylenir. Bir de “zoraki göçmen” dedikleri Afrikalılar var ki, bunlar köle olarak getirilenler. 1619–1808 yılları arasında beş yüz bin köle getirildiğinden bahsedilir. Çinlileri, Japonları, Kübalıları saymıyorum bile.

Aşağıdaki gibi bir yazışma düşünün ki, hayali değil, sahici bir yazışmadır. (1)

“Soru: “Ben bir Katolik lisesinde okuyan bir Yahudi öğrenciyim. Dinî inançlarım hakkında bir kompozisyon yazıyorum. Sorulardan birisi, ‘İsa kimdir?’ Adamın yaşadığına bile inanmıyorum; ama özel birisi olmadığı düşüncemi destekleyecek kanıtları nereden bulabilirim? İsa’ya inanmıyorum demem yetmez. Görüşlerimi destekleyecek yardıma ihtiyacım var. Teşekkürler.”

Cevap: “Yahudilerin İsa’ya ilişkin tutumunu tartışmak durumunda kaldığın zamanlarda, göz önünde bulundurman gereken ilk şey, ispat yükümlülüğünün Hıristiyanlarda olduğudur, Yahudilerde değil. Yahudi dini, Hıristiyanlıktan binlerce yıl önce vardı ve Hıristiyanlık, Tevrat’ın ve diğer Yahudi metinlerinin kutsal olduğunu kabul eder. Dolayısıyla, Hıristiyanlarla tartışırken Yahudiliğin gerçekliğine girmenin gereği yoktur. Ancak, Hıristiyanlar kendi tanrıları olan İsa’nın dünyaya geldiğini ve Tevrat’ın kanunlarını iptal ettiğini, onları ‘Yeni Ahit’ ile değiştirdiğini iddia ederler ki, bu, İsa’nın varlığına inanç demektir. İsa’nın varlığına inanç ise olağandışı ve savunulamaz bir tutumdur: Bir insanın sahiden Tanrı, ya da Tanrı’nın bir parçası olduğu iddiası, çok ciddi bir iddiadır. Kime söylense saçmalık hatta delilik diye reddeder.”

Bir başka ülke, 668 dilin konuşulduğu İndonezya. İlginç bir ülke, çünkü en az ABD kadar “derleme.” Adı, Yunanca “Hindistan” anlamına gelen “indos” ve “ada” anlamına gelen “nesos” kelimelerinde türetilmiş. İndonezya’da bir milyondan fazla kişinin konuştuğu dillerin sayısı sadece on beş (2) ve nüfus 200 milyon. Yüzde seksenden fazlası Müslüman, altısı Protestan, üçü Katolik, ikisi Hindu, biri Budist. Etnik kökenlerine baktığımızda yüzde kırk beşi Cavalı, yüzde on dördü Sundanlı, Maduriler ve Malayların her biri yüzde yedi buçuk civarında, geri kalan yüzde yirmi altı sayılamayacak kadar küçük rakamlardan oluşan gruplar. Etnik gruplar bazen iki ayrı dine bölünüyor, bazen de iki etnik grup bir dinin altında birleşiyor. Hal böyle olunca, sorunlar ve çözümleri mikro ölçeklerde ele alınmak durumunda kalınıyor. Öylesine mikro ki, İndonezya’nın kalkınma projelerinin hemen hepsi akim kalıyor. “İndonezyalı diye birisi yok,” diyorlar, “Çünkü İndonezya, Cava adasının kontrol ettiği yapay bir varlık.” Gün geçmiyor ki, insanlar birbirlerine girmesinler. 1999’daki “etnik” temizlik, Bosna’yı aratmazken, binlerce insan evinden oldu, yüzlercesi katledildi.

“Hoşgörü”nün göçmen toplumlarının başlıca idealleri olarak ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yok, çünkü homojen toplumlarda, deyiş yerindeyse, ortada hoş görecek ya da görmeyecek bir mesele olmuyor. Rahmetli Cemil Meriç, “Osmanlı’da roman yoktu, niye olsun?” mealinde bir tespit yapardı, “Romanın ortaya çıkması için toplumsal çatışma gerekli.” Toplumsal çatışma yoksa roman yok, destan var. İbret alınacak öyküler, efsaneler, meseller var. Aynı şekilde, “hoşgörü” olması için “çatışma” olması lâzım.

Peki, ABD, onca değişik ulusu, etnik ve dinî topluluğu “hoşgörü” ile mi bir arada tuttu? Hayır, önce, “Amerikalı” diye bir üst kimlik yaratıldı. İki kavram kullanıldı, “American way of life” ve “melting pot;” yani “Amerikan yaşam tarzı” ve “erime kazanı.” Birincisi, edebiyatıyla, sanatıyla, yayınıyla, sineması, “Süpermen” gibi çizgi roman karakterleri, “National Geographic” gibi dergileriyle ve hatta “Şükran Günü” gibi sonradan tertiplenmiş bayramlarıyla “All American” dedikleri bir değerler manzumesi yaratıldı ve göçmenlerden bu “WASP” yani beyaz–Anglosakson–Protestan manzumede “erimeleri” talep edildi. Sonradan da bizim ülkücülerin benimsedikleri “ya sev ya terk et” sloganının özgünü: ‘60lı yılların ABD Başkan adayı ünlü Barry Goldwater’ın, “America, take it or leave it!” Göçmen çocuklarına ana dilleri bilerek, istenilerek unutturuldu. Amerikan Komünist Partisi’nin kurucusu Litvanyalı bir Ortodoks Yahudisi olan Jacop Liebstein isimli göçmen çocuğunun Yeni Dünya’da tutunabilmesi için adını “Jay Lovestone” değiştirmesi, Yahudilikle dinsel ya da toplumsal bağlarının tümünü kopartması da bundandır.

Farklı din, dil, etnik köken vb. kümelerden gelen insanları birbirlerinden yasalarla korumaya çalışmak, kevgirle su taşımak gibi bir iş. Buna karşın, üst kimliğin yasa koyması kaçınılmaz; çünkü toplumda bir ortak ülkü ya da neyin ahlâki olup neyin olmadığı üzerinde mutabakat yoksa, geriye insan haklarını yasalarla belirlemekten başka çare kalmıyor. “Politically correct” uzun yıllardan beri dillere pelesenk olmuş bir kavram. Siyaseten, siyasal bakımdan “doğru” olan hükümler anlamında kullanılıyor. Siyaseten doğru hükümler, oriyantalizm gibi, Ermeni katliamı gibi, genel–kabul–gören doğrular/hükümler. Çıkış noktaları, üst kimliğin doğrularını yansıtmak durumunda. Aksi takdirde, “kan davası” gibi bir olguyu hoş görmek gibi bir demokratik tutum ortaya çıkıyor ki, olacak gibi değil.

Öte yandan, nefret, kârlı bir ticari meta da olabiliyor; “hate mongers” diyorlar, “nefret tüccarları.” Üst kimlik, kavrama ilişkin olarak da yeni bir “suç” tanımı geliştiriyor; “hate crimes” ya da “nefret suçları.”

“Nefret suçları” 1985’te yasallaşan bir suç şekli ve suçlunun gasp, saldırı, cinayet gibi zaten yasadışı olan hareketlerinin ötesinde, “düşüncelerini” de cezalandırmaya yönelik. Evet, tüylerimizi diken diken eden bu “düşünce suçu” kavramı, Anglo–Amerikan hukuk sisteminde bir kez daha yerini bulmuş durumda. Şöyle ki, örneğin, “tecavüz” cezası, tecavüz hareketinin ötesinde tecavüz kurbanının kimliğine ilişkin diğer niteliklerine göre de değişiklik gösterebiliyor. Tecavüz edilenin cinsiyeti, ırkı, dini, rengi, etnik kökeni mütecavize verilecek cezanın tayininde rol oynuyor. Çünkü, deniyor, “Nefret suçları, aslında ‘mesaj’ suçlarıdır. Saldırganın aslında yaptığı belirli bir gruba ‘istenmedikleri’ mesajını göndermektir. Bu bakımdan diğer suçlardan ayrılırlar.” “Düşünce suçu”nun olduğu yerde, “hoşgörü”den bahsetmenin abesliği bana ortada görünüyor.

Özetleyegeldiğim bu tabloya baktığımda, Türkiye’yi, ABD ya da İndonezya gibi derleme bir devlet olarak görmek ve göstermek istemenin ardındaki psikolojiyi merak ediyorum. Aynı patlıcan kızartmasını, aynı mantıyı yiyen, aynı Müslüm Gürses ya da Sezen Aksu’yu dinleyen, aynı dualara amin diyen, ekonomik kast sisteminin altında (haşa!) inlemeyen (yani, İndonezya’daki gibi, sermayenin belli bir etnik/dinî grubun tekelinde olmadığı) insanlara, neredeyse bir biyolojik ırkçılıkla yaklaşıp, Arnavut, Çeçen, Arap ya da Kürt arka plânlarını öne sürerek, bir “mozaik” oluşturma gayretlerinin psikolojisini içtenlikle merak ediyorum. Bir o kadar merak ettiğim “Türk” kelimesinden kaçışın nedenleri. Bunda ekonomik kalkınmayı başaramamış olmamızı, “Etrak bî idrak”a yıkıp, hıncını egemen kimlik olduğunu vehmettiğimiz “Türklük”ten almak gibi bir toplumsal bilinç altının dahli olup olmadığını merak ediyorum. Eğer bu doğruysa, kabahati “öteki”ne atmanın hangi toplumsal yaraya merhem olacağının düşünüldüğünü merak ediyorum. Tarımsal üretime mi, sanayi kalkınmasına mı, eğitim seferberliğine mi, çöken ahlâka mı? Sanki, hümanizmanın ufuklarını gözetlemekten, ayağımızın önündeki taşı görmüyoruz. Olabilir mi?

(1) Haham Eliezer C. Abrahamson ile adı saklı öğrencisi

(2) Javanese, Sundanese, Malay, Madurese,

Minangkabau, Balinese, Bugisnese, Acehnese, Toba Batak, Makassarese, Banjarese, Sasak, Lampung, Dairi Batak ve Rejang.

05.09.2003

Demokratik bir güç olarak “Popülizm”

İtiraf etmeliyim ki, bu yazıyı kışkırtan, Milliyet Gazetesi’nin yayımlamaya durduğu “Popüler Kültür” eki! Bir yanda bu, öteki yanda, “popülizm” tanımının akademik ve gazetecilik bağlamlarında Peron’un Arjantin’inden, Kim Jung’un Güney Kore’sine, Türkiye’ye kadar hemen her türlü gelenek–dışı hareket ve siyaseti tanımlamakta fark gözetilmeden kullanılır olmuş olması. Popülizmin aşağılayıcı telmihleri neredeyse demagogluğa yakın. Oysa, bu çağrışımlarının tarihsel popülizmle pek az ilgisi var ve aslında, genetik bir kavram olarak “popülizm” evrensel bir fenomen. Tarihin değişik zamanların başka başka ülkelerin modern siyasetinde rastlanan güçlü bir hareket.

Hareketin ortak yanları: Kırsal kesimin örgütleme biçiminin güçlü anıları, aileyi–temel alan üretken cemaatlerin adalet ve ahlâkını yücelten ütopyalar. Hedeflenenin, paralı ya da bürokratik seçkinlerin tependen–inme toplumsal mühendisliklerinin ve üyelerinin doğrudan katıldıkları kendi–kendisini yöneten sistem olması gerektiği inancı. Nitekim, bu dünya görüşünün kültürel ve algılamacı temelleri, özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerinde, Batılı akademisyenlerin dikkatini çekmiş, “moral economy”/ahlâklı ekonomi diye bilinen sosyo–ekonomik çalışmalar başlatıyor. Hal böyle olunca, “Popülizm”in aşağılık bir davranış biçimi olarak algılanmasının kelimenin kökenlerine ters düştüğü şaşırtıcı ama öyle.

Kelimenin menşei, 1891’de, Ohio, ABD’de, kurulan People’s Party/Halkın Partisi. Halkın Partisi, 1892–1912 arasında başkanlık seçimlerinde Demokrat–Cumhuriyetçi tekelini kırmak için var gücüyle çalışmış olan parti. Tanımı bulanlar Parti’yi kuran eğitimli çiftçiler ve eski Roma’nın “Popular Party”sini örnek alıyorlar. Nedeni de Avrupa tarihinin en köklü tarım reformunun eski Roma’nın Gracchus kardeşleri tarafından gerçekleştirilmiş olması.

Amerikan Popülizmi, tarım fiyatları ile endüstri fiyatları arasındaki farkı protesto eden bir halk hareketi. Yerleşik Demokrat ve Cumhuriyetçi partileri, Amerika’nın finans ve sanayi seçkinlerinin çıkarlarına hizmet etmekle suçluyorlar. Ürünlerini daha ucuza nakledebilmek için demiryollarının devletleştirilmesini, ürün fazlasını pazardan çekebilmeleri için devlet kredisi uygulamasını, faizlere devlet müdahalesini, aracıların kârlarını makul seviyede tutacak önlemlerin alınmasını ve işsizliği azaltacak bir devlet altyapı projesinin gerçekleştirilmesini istiyorlardı. Popülistlerin temel hedefleri, altın standardına bağlı bir mali ve finans sistemiydi. Diğer isteklerinden bazıları: Doğrudan seçim, kademeli gelir vergisi.

Bu bağlamda, Popülizm, Amerika’nın modern siyasi tarihinde Federal Hükümet’in halk yararına bir şeyler yapmasını isteyen ve pratik önemi olan ilk politik hareket. Popülistler, hiçbir zaman iktidara gelemiyorlar ama zaman içinde senatörlerin doğrudan seçimi, gelire göre vergi, ticaret hukuku, federal tarım kredisi gibi pek çok istekleri yerine geliyor. Ne ki, Popülistler’den olmasa, Amerika Yirminci yüzyılda demokrasi ve adalet sembolü olarak ortaya çıkamayabilirdi deniyor. Böyle bir gündemi olan Popülistleri sağ–sol çerçevesinde tanımlamak da mümkün değil.

Popülizmi ciddi bir siyasi hareket olarak bir de Rusya’da görüyoruz. Kelimenin Rusçadaki karşılığı narodniki, 1860–1880 döneminde yeraltı muhalefet hareketine katılanları ve yandaşlarını tanımlamakta kullanılmış. 1861’de köylüleri azad ettiği için “Salâhkar Çar” olarak da bilinen II. Alexander’ın tarım reformlarındaki çelişki ve tavizleri protesto ediyorlar. Amerikan popülistlerinden çok farklı olarak bunlar evlerini terk etmiş entelektüeller. Yıllarca kırsal alanda geziyor, idealize ettikleri ve etkilemek istedikleri köylülerin desteğini arıyorlar.

Rus popülistlerinin asıl amaçları, köylünün eşitlikçi ve imeceye dayanan, aile bağlarının önemli olduğu, kendine özgü yaşam biçimleri olan mir’lerini/bağımsız tarımsal komünlerini, insanı insanlıktan çıkaran bürokratik hükümetlerden ve pazarlardan korumak. 1840’ların Slavofil yani Rus–sever ya da Rusçu muhalefetinin entelektüel mirasçıları. 1857–64 Büyük Reformlarını, kırsal kesimi ticari çıkarlarının peşinden akın eden açgözlü kentlilerden koruyacakları yerde, adına “ilerleme” denilen eşitsizlik dayatmakla suçluyorlar. Popülistlere göre bu reformlar, köylüleri eskisinden daha da yoksul bırakan, kırsal ya da kentsel proleterlere dönüştüren tepeden–aşağı, insanlık dışı “ilerlemecilik”in en berbat örneklerinden birisiydi.

Ulus çapında bir köylü ayaklanması örgütlüyorlar, başarısız olunca teröre başvuruyor, 1881 Mart’ında II. Alexander’ı öldürüyorlar. III. Alexander hareketi şiddetle bastırıyor ancak yerel ve küçük çaplı eğitim faaliyetleri olarak sürmesine engel olamıyor. Popülist Hareket, 1905’te Rusya’nın ilk demokratik devrimin ikliminde yeniden diriliyor. Hareketten geri kalanlar Sosyalist Reformcular Partisi’ni kuruyorlar. Partinin radikal fraksiyonu baskıcı çarlık memurlarına suikastlar düzenlerlerken, ılımlı kanadı Duma’ya mebus yolluyor. Sosyal Reformcular, zaman içinde daha da milliyetçi oluyorlar ve toplumun radikal kesimleriyle işbirliğine girerek yeni tepeden–inme kentli modernleştirmecilere – bu defa daha o zamandan Bolşevik ve Menşevikler olmak üzere ikiye ayrılmış olan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Marksistlerine karşı duruyorlar. Zamanla Rus kırsal kesiminde güçlenen popülistler, kentli entelijensiyanın desteğini de elde ediyorlar. Programları Rusya’nın devasa kırsal kesiminin ahlâki değerlerine duydukları ilgiyi yansıtıyor. Bir değerlendirmeye göre, ülkedeki diğer sosyalist ya da ilerici partilerle koalisyon yapmaları mümkün olsaydı, belki de Rusya modernleşme yoluna daha az travmatik bir biçimde duhul edebilir, dahası Birinci Dünya Savaşı’na daha demokratik bir hükümetle girebilirdi.

Sosyal Reformcular, 1917 yazında Rusya’nın ilk cumhuriyetçi hükümetinin önde gelen ve ülkenin en popüler partisiydi. Kasım 1917’de Bolşevikler, Sosyal Reformcular liderliğindeki Geçici Hükümet’i bir darbe ile düşürdükten iki hafta sonra Bolşevizm öncesi Rusya’sının ilk ve son demokratik seçiminde toplam oyların % 40’ını ve Kurucu Meclis sandalyelerinin yarısından fazlasını alıyorlar. “Demokratik ve ılımlı milliyetçi bir Rusya’nın iktidar partisi olabilirlerdi,” deniyor ve bir de örnek gösteriliyor: “Çin’in Kuomintang Partisi gibi.” Çin’in Kuomintang’ı “Popülist” bir parti.

Ne ki, Lenin’in Bolşevikleri, Sosyal Reformcular’ın sağ ve sol kanadı arasındaki ayrılığı kullanıyor, Parti’yi, Ekim Darbesi ve Kurucu Meclis’in ortadan kaldırılması karşısında bir şey yapamaz hale getiriyor. ’20’li yılların başında popülist lider ve eylemciler sürgüne gönderiliyorlar veya hapsediliyorlar. Parti yasadışı ilân ediliyor ve bitiyor.

Ancak, Sovyet siyasi kültüründe “popülizm” bitmiyor. Örgütsel bağlarının vahşice koparılmış olmasına karşın, “Rus Popülizminin ruhu ve ahlâkı asla ölmedi,” deniyor. Lenin, Stalin ve onların kendilerini kitlelerin geri kalmışlığını önleyecek öncüler olarak gören çevrelerinin katı ve öz–güvenli seçkinciliğini by–pass ederek Komünist Parti’ye sızdı. Parti’ye Kızıl Ordu’daki hizmetleri dolayısıyla giren dünün köylülerinde Bolşevik beyin yıkamanın ince sırrının altında kendi kendisini düzenleyen bağımsız, organik ve ahenkli cemaatler düşüncesi var olmaya devam etti. Nikita Kruşçev ve onun ünlü Yumuşaması’nın ortaya çıkmasıyla birlikte, bu derinde saklı köylü “kendiliğindenciliği” ve ahlâki adalet duygusu, Parti’nin orta katmanlarından yükseldi ve Stalinizm buzlarını eritmeye yardım etti. Kruşçev’in ilk yılları Rus köylülüğünün “İkinci Kurtuluşu” olarak bilinir. Öyle ki, popülist inançların evrensel unsurları Kruşçev’in bürokrasi–karşıtı nutuklarına, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin “herkesin partisi olması gerektiği” hususundaki ısrarlarına ve diplomasinin gizli manevralarına duyduğu açık düşmanlığa yansır.

Neticeyi kelâm, entelektüellerin kaleme aldığı magazin, popüler kültür olmuyor.

20.09.2003

Doğru değil

Aydınların toplumun gidişatını etkilemek gibi bir “ahlâki sorumluluk”ları var mıdır, yoksa, Edward Said’in liberal aydınların çoğunda saptadığı gibi olan biteni “bir iyi, bir de kötü tarafından ele almak suretiyle” asli meselelerden soyutlanır, (ki, bu tutuma Said, ‘ahlâki korkaklık’ der) gidişatı seyretmekle yetinir hatta kendilerini akıntıya mı bırakırlar?

Konuya ilişkin kişisel düşünce sürecimi başlatan, Noam Chomsky’nin 1967’de “New York Review”da yayınlanan “Entelektüellerin Sorumluluğu” başlıklı makalesidir. Chomsky, makalesine, sadece Alman ya da Japon değil, İngiliz ve Amerikan kamuoyunun İkinci Dünya Savaşı’nın misli görülmemiş vahşetindeki payını sorgulayarak başlıyor, “bir o kadar rahatsız edici” dediği, “aydın sorumluluğu”nu irdeliyordu.

“Aydınlar, yönetimlerin yalanlarını teşhir edebilecek; icraatları, nedenleri, amaçları ve çoğu kez gizlenen niyetleri itibarıyla çözümleyebilecek durumdadırlar. En azından Batı dünyasında, bilgiye ulaşım, ifade özgürlüğü ve siyasi bağımsızlıklarından kaynaklanan güçleri vardır. Aydınların ayrıcalıklı bir bölümünün tahrif, yanlış takdim, ideoloji ve sınıfsal çıkar perdesinin altında gizlenen doğruları araştıracak eğitim, imkân ve konforları vardır. Bu ayrıcalıklar ışığında, aydınların sorumluluğu halkın sorumluluğundan çok daha derindir.”

Öte yandan, “aydın sorumluluğu” denince akla onların “toplumu çözümleme ve ideoloji yaratma”daki rolleri gelir. Burada “ideoloji”den kasıt, “bir ahlâki inançlar dizini”dir ki, bu “dizin” toplumsal manivelâya dönüşür, halkın “hayat tarzını” değiştirmeye yönelir.

Batılı aydınların, “düşüncelerini topluma mal etmek, toplumu dönüştürmek”ten vazgeçtikleri söylenir. Dahası, liberal akım, böylesi faaliyetlere dudak bükmekte hatta tepeden inme dayatmacılıkla suçlayabilmektedir. Çoğulcu demokrasiyi gerçekleştiren ülkelerde, “toplumların daha fazla dönüştürülmesi gerektiği” düşüncesi kaybolur. Güncel yaşam biçimlerine dair birkaç yorum getirilebilir ancak fark edilir bir şekilde dönüştürmeye çalışmanın “doğru olmadığı”na inanılır.

Diğer bir anlatımla, “ideolojilerin ölümü” aslında, bir “aydınlar ittifakı”dır. İdeolojilerden vazgeçenler, halk değil, aydınlardır. Bu söylediğim, bir bakıma “reform yorgunluğu”na benzer ki, Türkiye’de yaşayan bizler, bunu Cumhuriyet aydınlarımızdan devrimci aydınlarımıza, “Özal” dönemi aydınlarımıza kadar, pek çok dönemde gözlemlemişizdir.

Öyle görünüyor ki, servet ve güç kazanan ya da böylece kazanacağını “hisseden” aydınların arasında, toplumu olduğu gibi “kabul etmek” ve toplumun “itibar ettiği değerleri” yüceltmek hususunda bir mutabakat oluşuyor. Akademisyen–uzmanlar arasında da benzeri bir mutabakatın varlığından söz etmek mümkündür. Nasıl olmasın ki? Hem, örneğin, IMF’nin ince işleyişlerine akıl erdirecek mekanizmaların üstesinden gelecek, hem de daha adil bir toplumsal düzeni gerçekleştirecek ideoloji tertiplemeye çalışacaksınız! Hem, Kopenhag kriterlerini alkışlayacak, hem de, örneğin, gay barları rahat bırakmayacaksınız! Hem, “Türkmen” sözcüğünün “Irak” diye bir ülke yaratmak niyetiyle İngilizlerin uydurdukları bir sözcük olduğunu bilecek, hem de orada yaşayan insanlardan bahsederken “Türk” kelimesini ağzınıza almayacaksınız!

Topu taca atmak, ahlâki değer yargısı içeren konularda açık tavır almaktan, önyargılı ya da bağnaz olmakla suçlanmaktan, olası itibar kaybını, muhtemel fonların kurumasını göze almaktan evlâdır. Topu taca atmak, gidişatı seyretmekle yetinmek, yani ideolojisizlik.

Ne ki, “demokratik kurumların tam işlemesini sağlamanın, halkın kendi seçimini –ve dolayısıyla fedakârlıklarını– yapmasının önündeki engelleri kayıtsız şartsız kaldırmanın” yeni bir toplum yeşertmeye yetip yetmeyeceği şeklinde kadim bir mesele var. “Kadim” bir mesele, çünkü, insanlık tarihinin “ahlâki değerler tarafından denetlenmeyen özgürlüklerin şer lehine bükülmelerinin kaçınılmaz” olduğuna dair deneyimi de var.

“Kurallar esnetilip, mezhepler genişletildikçe, kuralları ihlâl edenlerin alkışlanmaları hatta cezasız kalma ihtimalleri artıyor. Yasaları uygulamaya kalkan hükümetlerin karşılarına suçlunun ‘insan hakları’nın ihlâl edildiğini iddia eden binlerce avukat dayanır oluyor.”

Mesele, “popüler kültür” diye geçiştirilen hatta akademisyenlere konu olan aykırılıkların kökünde yatan ideolojisizlikte. “Mesele”, toplumların insanoğlunun yıkıcı dürtülerine karşı duracak donanıma sahip olup olmadıklarında. Mesele, yıkıcı ve sorumsuz özgürlüğe terk edilen alanın sınırlarının nerede çizileceğinde, özgürlüklerin suiistimalinde, genç ruhların ihlâlinde, porto, dehşet, tecavüz üzerine kurulu gösterilerin yaygınlığında, ‘sanat’ın bütün bunlara mazeret olabilmesinde.

Köle ticaretinin, beyaz kadın ticaretinin, işkence dehlizlerinin, engizisyonların geri gelmesi o kadar kolay, umumhane sahiplerinin saygın işadamları olarak alkışlanmaları o kadar kolay, ülkenin yağmalanmasına mazeretler uyduranlar öyle güçlüler, aydınlar öyle yorgunlar ki, ürkütücü.

Hayır, toplumun sorunlarını çözmenin, “değer yargılarından arındırılmış” bir toplum yaratmaktan geçtiği düşüncesi, doğru değil. Gelişmeler karşısında sessiz ve tarafsız kalanlarımız, sorumluluklarını bir kez daha değerlendirmelidirler.

04.10.2003


<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>

“Meslek” olarak Müslümanlık

Önce hayli gecikmiş bir soru: Din eğitimi, dünyevî bir kariyerde başarılı olmak, “ilerlemek” için midir, yoksa öğrencinin salah bulması için mi? Salah, yani, huzur, barış, iyileşme, hayra dönük faziletler bütününe kavuşma, yani, Tanrı ile öğrencinin arasındaki bağın yeniden tesisi, yani, öğrencinin İslâmiyet’e ihtidası, İslâmî değerlerle yeniden doğuşu. Din eğitimi, bu temel noktada başarısızsa, bütünüyle başarısız demektir.

Eğitim sürecinin diğer yan hedefleri, temel amaç olan “İslâmiyet’e ihtida” doğrultusunda şekillenir. Yan hedeflerden birisi, öğrencinin kişisel gelişimi, insanî becerilerini mümkün olan en yüksek noktaya yükseltmesinin yollarının açılmasıdır. Kişisel gelişme, hemen her alanda mükemmeliyeti hedeflemelidir. Fizikî, zihnî ve ahlâkî güçlerin, “halka hizmet, Hakk’a hizmettir” düsturu doğrultusunda geliştirilmesi, akıl kadar beden ve gönülün de eğitilmesini gerektirir.

Mağmumluk ve cehalet, erdem değildir. Din eğitimi öğrenciyi bir yandan entelektüel zirvelere teşvik ederken, diğer yandan da Kâinat’taki koordinatlarını belirlemelerine yardımcı olur. Öğrenciye hayatını kazanabileceği bir sanat ya da meslek edindirmesi zaruridir. Meslek eğitimi “hîni hacet” için değil, aklın ve kişiliğin geliştirilmesinin önemli bir aracı olarak görülmelidir. Meslek sahibi bir gençlik, direnç, sebat, cesaret, kişilik sahibi bir gençlik olacaktır. Bana sorarsanız, günlük yaşamın gereksinimlerini karşılayacak bilgi ve beceriyle donanmış olmak, hafifmeşrep entelektüellikten bin kez evlâdır.

Kur’an, kainat görüşü verir

Kur’an, diğer ders kitaplarının arasına, adeta bir çeşni hüviyeti ile sokulamaz. Kur’an, matematik, coğrafya, fizik kitaplarının yerine de okutulamaz. Kur’an, bir ansiklopedi de değildir. Kur’an, bir dünya/kâinat görüşü verir, bilginin yorumlama ve uygulanmasına yardımcı olur. Bu çerçevede, din eğitimine özen gösteren ülkelerin öğrencilerin sağlıklı kalmalarına yardımcı olmak üzere müfredatın başına “fizyoloji”yi yerleştirdiklerini biliyorum. Bunun hemen arkasından da “anadil” geliyor. Gerekçesi de şu: “Ne kadar iyi konuşursanız, telâffuzunuz, kelime seçiminiz ne kadar iyiyse, başkalarına o kadar yararlı olursunuz.”

Batılı psikolog ve sosyologların “ailenin dağılmasının” çağdaş medeniyetlerin önlerindeki en büyük tehlike olduğunu sezmeye başlamalarının en az yüz yıllık bir geçmişi var. Sabahın ikisinde, İstiklâl Caddesi’nde gezinen on beşlik varoş kızları göz önüne alındığında, söz konusu tehlikenin gecikmiş de olsa bizim de kapımızda olduğunu teslim etmemiz gerekir. Ne ki, dağılmanın da bütünleşmenin de menşei aile. Ve artık neredeyse matematiksel bir kesinlikle biliyoruz ki, okul öncesi yaşlarda edinilen alışkanlıklar, edinilen bilgiler kişiliği resmi öğrenim ve eğitimin asla başaramadığı bir biçimde şekillendiriyor. Dahası, çocukların ebeveynlerine duydukları ihtiyacın okulla birlikte sonra erdiği doğru değil. Okul, buluğ çağında bile ihtiyaçlarına cevap vermiyor.

Eğitim, şekilciliği aşmalı

Öte yandan, din eğitimi, soyutlama melekesinin gelişmesini gerektiriyor. Bu nedenle deniyor, çocuğun ilk altı–yedi yılında zihinsel değil, bedensel eğitime önem vermeli. Okul öncesi yaşlarda Kuran kursları, şekilcilikten öteye geçmediği gibi, çocuğu ezberciliğe sevk ediyor. Oysa, ezbercilik, ahlâk düşkünlüğünün ilk adımı. Kaldı ki, din, entelektüel bir tasarımla da içselleştirilemiyor. “İlâhi dürtü” diye bir şey var ki, yakalayabilmek, reşit olmayı gerektiriyor. Bu da buluğ çağının atlatılması demek ki, yaklaşık lise sonuna denk geliyor.

Felsefeye, psikolojiye, dinlere ilişkin en hararetli tartışmaların bu yıllarda yapılıyor olması boşuna değil. Yüksek eğitim, insanoğlunun dünyevi bilgilerden ziyade ilâhi arayışlarının yoğunlaştığı döneme denk. Ders kitaplarının ötesinde, kişisel arayışlar, sezgiler, eski alışkanlıkların irdelenmesi, gerekli ve mümkün olan durumlarda değiştirilme çabaları hep bu yıllarda. Ortaya çıkıyor ki, eğitimsizlik tevazu getirmediği gibi, maneviyatı da yüceltmiyor. Bu nedenle diyorlar ki, Yaratan’ı en iyi içselleştirenler, vukuf sahibi entelektüellerdir.

Öte yandan, din ile ilâhiyat aynı şey değildir. İlâhi olanı hissetmekle, ilâhiyatı bilmek de aynı şey değildir. Bu nedenledir ki, aradaki köprüyü kuran din öğretmenlerinin nitelikleri çok önem kazanıyor. Öğretmen ancak kendisi ilâhi dürtüden nasibini almış birisiyse, bilgisini aktarabilir. Bu bağlamda, kâğıt üzerindeki başarılarından çok, inancının, deneyiminin sahiciliği önemlidir.

Tetebbu ki, derinliğine, inter–aktif düşünme demektir, edilgen olamaz. Başkalarının düşüncelerini irdeler, tartar, geliştirmeye çalışır. Tetebbu, açık ve kapsamlı düşünebilme yetisi gerektirir ki, bu da beynin gelişmişliği ile doğru orantılıdır. Aklın yaşta değil, başta olduğu doğrudur. Buna karşın, tetebbu, asgari bir olgunlaşma süresi talep eder ki, bu da en az üniversite demektir.

Bu girizgâhtan sonra, bu ülkede nicedir, Müslümanlığı bir “meslek”, bir “kariyer” olarak gördüğümüzü hissettiğimi söylemeli, nedenlerini de hemen sıralamalıyım. İlki, imam hatiplerin “meslek lisesi” hüviyetleri. “İmamlık”ın, bir “meslek” olarak düşünülmesini değil, her Müslüman’ın meslek sahibi bir imam olması gerektiğini düşünüyorum. İmamlığın, mahallelinin “dinî işlerine nezaret eden” ve adeta bir “teşrifatçı” şekilciliğine indirgenen statüsünün, mutlak surette nitelik ve nicelik itibarıyla yüceltilmesi gerektiğini savunuyorum. İmam ya da hatip, bir mavi yaka, orta kademe hizmetli değil, İslami dünya görüşüne bütünüyle hakim, deyiş yerindeyse, İslam ilâhiyatının “doktoru” olmadığı sürece, camilerin, hissettikleri “İlâhi dürtü”yü reikiden, yogaya, Prisma’dan adını bile bilmediğimiz nice ruhani ses veren toplulaşmalara yönlendirenlere, kapalı kalmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Kendimizi kandırmayalım, bugün “laik”ler tarafından dışlandıklarını hisseden cami müdavimleri, “laik”lerin de kendilerini onlar tarafından bir o kadar dışlanmış hissettiklerini teslim etmelidirler. Oysa, yapılacak şey, insanımızı “Müslüman” ve “laik” olarak ayırmak yerine, dini dürtüleri olanların İslamiyet’e ihtidalarını sağlayacak önlemleri almaktır. Bunun çözümü de, imamlık eğitiminin İslam ilâhiyatına vukufu mümkün kılacak şekilde iyileştirmekten öte, içselleştirilebilecek yaşlarda vermek olacaktır.

Günümüzde televizyondan CD’lere, bilgisayardan filmlere, futboldan müziğe pek çok faaliyetin “ilâhları” olduğunu, bu “ilâhlar”ın gençlerin zihnini çelmekte rekabet ettiklerini teslim etmeliyiz. Tesettür pardösülerinin altında sırıtan Levy’s blucinlerinin temsil ettikleri çağdaş tüketim eğilimlerinin telmihlerini gözden kaçırmamalıyız. “Sınıf atlama çabaları”nın çoğunlukla ahlâk düşkünlüğü ile sonuçlandığını hesaba katmamazlık edemeyiz. Sınıf atlamayı başaramayan – örneğin, imam hatiplerden mezun olup da, meselâ, “laik” sosyolojiyi kazanamayanların, doyumsuz, kırgın gençler olarak, toplumsal hayata huzursuz, öfkeli hatta yıkıcı unsurlar eklemelerine seyirci kalmamalıyız.

Peki, nasıl olacak diye soracaksınız? Bence, işe, “Müslümanların medeni haklarını koruyan” Müslüman siyasetçiler ile “Müslümanlık eğitimini geliştirecek, laik eğitim almış yığınlara taşıyacak” Müslüman din adamlarının aralarında görev taksimi yaparak başlamakta yarar var. Şimdi söyleyeceğimin ütopik olduğu kuşkusuz ama ben olsam, bir yandan, ilâhiyat eğitimini lisans üstü yapar, fizikten iktisada, mühendislikten yabancı dillere, dört yıllık üniversite eğitimini başarıyla tamamlamış olanlara açarken, diğer yandan din bilgisi derslerini liseden itibaren tüm okullara (öğrencilerin mezhep ve diğer farklılıklarını mutlaka gözeterek) zorunlu ders olarak koyar, imam hatipleri “meslek” liseleri olmaktan çıkartırdım.

17.10.2003


<!–[if !supportLineBreakNewLine]–>
<!–[endif]–>

Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti

Harbiye Marşı’nın bu dizesi, “Cehennemler kudursa, ölmez nigahdarıyız” diye devam eder. Nigah, “bakış” demek, “nigahdar” gözcü, bakıcı, koruyucu. Bugün buradan bakıldığında, mesleği askerlik olmayanlarımıza “biz ne güne duruyoruz” dedirtebilecek, hatta biraz tahrikle Bush’un Irak halkını silâh zoruyla “koruması” gibi algılanmaya fevkalâde müsait bir iddia ki, sempati ile karşılanması, “militarist” suçlamalarını beraberinde getirir.

“Militarist”in Türkçede karşılığı yok. “Askerci” sözcüğü karşılamaz; çünkü anlamsızdır. “Harp taraftarı” diye çevirseniz, ki Redhouse olsun, Kanaat Kitabevi’nin 1948 Okçugil “Okul Lûgati” olsun, böyle çevirirler, havada kalır. Zira, kimse bir genelkurmay başkanından daha “militarist” olmasın, bu ülke, savaşa girmemek için istifa etmiş genelkurmay başkanlarının var olduğu ülkedir. Bakınız, Orgeneral Necip Torumtay ve farklı biçimde de olsa Mareşal Fevzi Çakmak.

İngilizceden İngilizceye Webster’de, militarism, “military spirit, ideals and attitudes of professional soldiers / askeri ruh, profesyonel askerlerin ülkü ve tutumları” diye tanımlanır. “Bu tür ülkü ve tutumların bir ulusta revaç buluyor ya da sürüyor olması, ya da askeri bir kastın hakimiyeti” şeklinde bir ikinci tanım sonra da bir “eşanlamlı” kelime verilir: “agressiveness,” yani saldırganlık. Ve anlarız ki, Anglo-sakson dilinin geçerli olduğu ülkelerde “profesyonel” askerlerin ülküleri “saldırı,” tutumları “saldırgan” tanımlarına denk düşer.

Öte yandan, profesyonel, “meslekten” anlamındadır. Ülkemizde “meslekten askerlerin ülkü ve tutumları”nın saldırgan olup olmadığı bir yana, “profesyonel” asker var mıdır, cevabı verilmesi gereken sorudur. Askerler, maaş alırlar, doğru. Bazen, hak ettiklerinden daha fazla kazandıkları da konuşulur, bu da doğru. Konuşulmayan, “profesyonel” askerlerin “iş riski”dir ki, bu “iş kazası” değil, bilerek göze alınan kör kurşun demektir. Profesyonel katiller, “lejyon” askerleri, ölümü büyük paralar karşılığı göze alırlar. Ya diğerleri?!. “Ot, b.. için, maddi menfaat için can verilir mi, ya Hu!” diyen rahmetli tank binbaşı Dündar Taşer’i (1925-1972) hatırlıyorum.

Mevlitini okutan asker

Dündar Taşer’i hatırlayınca, bir başka binbaşıyı Fethi Gürcan’ı hatırlıyorum. Fethi Gürcan, başarısız 22 Şubat-21 Mayıs darbe girişimlerinden sonra tutuklu olduğu Mamak Askeri Cezaevi’nde, 21 Mayıs 1964 gecesi kendi Mevlit’ini okutan asker. Erzincanlı bir teğmenin imamlığında teravih namazını kılıyor. “Kürtçü” diye bilinen Abdülsettar Hamaven’in Kur’an’ını dinliyor. Şekerini dağıtıyor. Sekiz gün sonra koşarak çıktığı darağacında can verdiğinde, saat 3.20. Bir hafta sonra 5 Temmuz 1964’te aynı yerde sehpayı tekmeleyen Albay Talat Aydemir’in son sözleri, “Memleket için hayırlı olsun.” Rahmetli Albay’ın savunmasının şu satırlarını uzun boylu yadırgayacak idealist bir “sivil” düşünemiyorum:

“Hisli bir vatandaş olarak, Türkiye’de yaşamaya imkân var mı?.. Türkiye’nin kalkınması, ideal bir devlet haline gelerek vatandaşlarımın hakiki manada hukuk nizamı içinde yaşayarak refaha kavuşması ve muasır devletler seviyesine yükselmesi için hiçbir karşılık beklemeden hizmet etmek üzere 1956 senesinden beri en tehlikeli mücadelelere girdim, göğüs gerdim. Muvaffak olamadığım gibi, halen Türkiye’de değişen hiçbir şey göremiyorum. Memlekette gününü gün etme zihniyeti devam ettikçe, bunun da tahakkukuna artık inanmıyorum. Bu şartlar içinde yaşamayı fuzuli görüyorum…” CHP Manisa Milletvekili Mustafa Ok’un 1963’teki demeci de Aydemir’i doğrular nitelikte: “Böyle kancık demokrasidense, yiğit elindeki Thomson’un dipçiğini öper, başıma koyarım.”

Battal Gazi…

Ne ki, rahmetli Aydemir’in imrendiği “muasır” medeniyet, orduyu kapitalist işbölümü doğrultusunda, serbest pazarın yönlendireceği, kendi iradesi olmayan robot kurmaylardan oluşan, “bütünün nihai kaderi” hakkında düşünmesi, fikir beyan etmesi men edilen bir silâhlar manzumesi olarak tanımlar ki, fena fi’d devle vel’mille geleneğine terstir.

Öte yandan, rahmetli İsmet İnönü’nün 21 Mayısçılara uygun gördüğü tanım “şerefsiz sergüzeştçiler”. Rahmetli Toker, “çapulcular” diyor. Rahmetli Menderes de “Battal Gazi Ordusu” demişti.

“Battal Gazi” kim? Seyit Battal Gazi, Anadolu’nun ilk Müslüman fatihlerinden. Kendilerini “gazi” yani “inanç için fetih yapan” diye tanımlayan Danişmentliler ve onları izleyen Türk beylerinden birisi ki, temsil ettiği gelenek Hacı Bektaş Veli’nin kılıç kuşandırdığı Kırklara, Busbecq’in “Rahipler ordusuna benziyorlardı.” dediği Rumeli fatihanı yeniçerilere uzanır. Böyle bakıldığında, yaklaşık yarım yüzyıl önce aşağılamak amacıyla kullanılan “Battal Gazi Ordusu” tanımı, aslında bir “gelenek”in aşağılanmasıdır. Şöyle ki, Gaziler, Kırklar, türbeleri, aşevleri, hastaneleri, ibadethaneleri, silâhları, savaşları ile erkek-kadın, sıradan halkın günlük yaşam pratiğinin ayrılmaz parçalarıdırlar. Birlikte yer, birlikte içer, birlikte üretir, birlikte söyler, birlikte dinler, birlikte tartışırlar. İster savunma, ister saldırı olsun, savaş belli bir gruba “ihale” edilmiş değildir. Böyle bir örgütlenme ile savaşa “yabancılaşılamaz.” Örneğin, “Vietnam sendromu” yaşanmaz; çünkü savaşçı, kimselere anlatamayacağı türden bir vahşeti tek başına yaşamaz, paylaşır. Yaşanması mukadder vahşet, ona para, vb. karşılığı “ihale” edilmemiştir. Toplum, savaşı, televizyon ekranından seyreder gibi değil, kitaptan okur gibi değil, bizzat içinden görür. Eli silâh tutan koca, oğul, kardeş, torun yalnız değildir. Toplumun birtakım katmanları kendilerini cephedekilerin acılarından soyutlayamazlar. Açılacak bir savaşın kararı da, onun sonuçları da ortaktır. Sadece ve sadece inançları için savaşan bir ordu, sadece ve sadece inançları doğrultusunda üreten, tüketen, yöneten ve yönetilen bireylerden oluşan “amatör” bir toplum – Kropotkin’in ütopyası.

Busbecq’in “rahipler ordusu” dediği kuvvet, “nizami” de olmaz; çünkü gönül işidir. “Nizam,” savaşın ihale edildiği yani profesyonel askerlerden yararlanıldığı dönemin bürokratik örgütlenme biçimi.

Profesyonel/bürokratik asker, savaşa faaliyetlerin nesnesi olarak bakandır. Savaşı ne sever ne de savaştan nefret eder; işidir, yapar. Ücretini de piyasa ekonomisinin arz-talep kanunları belirler. Bu saptamalardan yola çıkarak, Türk ordusunun profesyonel/bürokratik orduya dönüşüp dönüşmediği, dönüştü ise ne zaman dönüştüğü sorularının cevabı, aynı zamanda ipin nerede koptuğu sorusunun cevabı olacaktır. Bana öyle geliyor ki, savaşın belirli bir kuruma ihale edilmesi, modernite yani kapitalizmin giderek karmaşıklaşan ekonomik faaliyetleri düzenlemek üzere geliştirdiği “işbölümü” kapsamındadır. Bu bağlamda, bir tür “özelleştirme”den de bahsetmek mümkündür. Savaş, “özelleştirildiğinde,” yaşanacak vahşet, profesyonel/bürokratik savaşçılara devredilir. Askerler de, harp okuluna girerken imzaladıkları kontratta belirlenen “iş tanımı”nda yer almayan hiçbir işe el sürmezler. Şimdi, şöyle bir öneri getiriyorum: Rahmetli Talat Aydemir’in mensubu olduğu ordu, henüz bu aşamada değildi. Çağdaş kapitalizmin her türlü dayatmasına karşın, gazi geleneğinin izlerini taşıyordu ve bu gelenek doğrultusunda kendisini toplumun sadece savaş işleriyle uğraşması gereken, münferit bir parçası olarak değil, bizzat kendisi olarak görebiliyordu. Askerler, yabancılaşma sürecine girememiş oldukları içindir ki, her teğmen kendisini müstakbel bir vatan-kurtarıcı, bir Atatürk olarak görebiliyordu.

Lojmanlarına, dinlenme tesislerine çekilmiş, profesyonel ve dolayısıyla “yabancılaşmış,” bir ordu ile, gazi geleneğine kulak veren ordu arasındaki fark, 10. Yıl Marşı ile, Harbiye Marşı ile 75. Yıl Marşı arasındaki fark gibidir: İlk ikisi yürekten söylenir, ikincisi daha ısmarlanırken unutulur. Ortalarda görünmeyen, üniformasıyla sinemaya gelmeyen, ocak başında oturmayan bir ordu, daha şık, hatta büyük ihtimalle daha verimlidir; ama “bizimle” olan, mesai dönüşü jipini kirada oturduğu apartmanın önüne çeken ikincisidir. Sabahtan akşama kadar Türkiye’nin nasıl kurtulacağını anlatan bir emekli albay, belki biraz yorucudur; ama bizimdir, bizimledir. Her halûkarda, Helsinki’den ya da Kopenhag’dan Türk “militarizm”i hakkında fikir beyan edenlerden çok daha sahici, çok daha bizimdir.

31.10.2003

Ortodoks Kilisesi’nde “ökümenik” patriklik olmaz

Ortodoks Kilisesi’nin hiçbir dönemde ‘ökümenik’(1) bir piskoposu olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.”(2) Doktrin, bu cümleyle başlar, şöyle devam eder: “Biz, Ortodoks Kilisesi’nin Başı’nın Efendimiz İsa Mesih olduğuna inanırız. Bir ‘başpiskopos’ ya da ‘Ökümenik patrik’in Kilise’nin üzerinde evrensel kaza ve salâhiyet hakkı olmadığı gibi, Roma ya da İskenderiye’deki papaların da yoktur… ‘Patrik,’ ‘başpiskopos,’ ‘metropolit,’ ve benzeri unvanlar, piskoposluğa farklı salâhiyetlerin tevdi edildiği anlamına gelmezler. Ortodoks Kilisesi’nde birlik, ifadesini piskoposlarının ahengi, ortak inancı, ortak kanunları ve ortak ruhani yaşamında bulur. Her piskopos (görünen baş) ve onun cemaati (görünen beden) İsa’nın Bedeni’nin bütününü oluşturur. Başsız bir bedenin var olamayacağı gibi, piskopossuz Kilise de olamaz. Ancak, Cennet’e Yükselmiş olmasına karşın, Tanrımız, Efendimiz İsa Mesih bize söz verdiği gibi (Matta, 28:20) zamanın sonuna kadar bizimle birliktedir; bu nedenle Kendi Bedeni/Cemaatini üzerinde hüküm sürmek için Papalık anlamında bir ‘vekil’e gereksinimi yoktur. Kilise’yi Kutsal Ruh yönlendirir… Ökümenik ve Yerel Konseyler İman için yeni semboller icat etmez… İmanı eyleme dönüştürmenin kanunlarını yayarlar. Yanılmazlık… Tek bir insana veya hiyerarşik bir kurula mal edilemez. Bir kurulun meşruiyeti ‘ökümenik’ olduğu anlamına gelmez çünkü Kutsal Ruh bir kurul aracılığı ile konuşmaya zorlanamaz…”

Temel çelişkiler…

Bu yazıyı Galatasaray Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Cengiz Aktar’ın geçenlerde bu sütunlarda yayınlanan “Patrikhane’nin Avrupa ve dünyadaki önemi” başlıklı yazısının kışkırttığını itiraf etmeliyim. Aktar, makalesine şöyle bir saptamayla başlamıştı: “Bizde resmî olarak Fener Rum Patrikhanesi, dünyada İstanbul Ökümenik Patrikhanesi olarak anılan kurum, 250 milyon mümine sahip Ortodoks dünyasının ruhanî önderi konumunda olan bir Türk kurumudur.”

Fener Rum Patrikhane’sinin “…bir Türk kurumu” olduğu meselesine hiç girmeyeceğim. Ancak, yukarıdaki Ortodoks amentüsünden de anlaşıldığı gibi, ne Sayın Bartholomeos, ne de meslektaşları kadim İskenderiye, Antakya ya da Kudüs patriklerinden hiçbirisi “250 milyon mümine sahip Ortodoks dünyasının ruhanî önderi” olduklarını –meğer ki, mezhep değiştirsinler– iddia edemezler. Hal buyken, Aktar’ın “Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’nda o zamanki nedenlerden ötürü Patrikhane’yi salt yerel bir kurum olarak algılamış ve kurumun evrensel kişiliğini kabul etmemiş.” şeklindeki serzenişi yersiz olduğu gibi, Fener Patrikhanesi’nin “Ortodoks dünya içerisindeki tarihten gelen hiyerarşik yapısını … muhafaza etmiş olması”ndaki övgü değilse meşruiyet tınısı da yersizdir. “Türkiye AB üyesi olduğu zaman, ülkenin Müslüman dünyada alacağı yeni konuma ilâveten Fener de sözü sayılan, dinî ve kültürel ağırlığı olan bir nevi Vatikan olacaktır.” cümlesine gelince, “Vatikan yanılmazlığı” Ortodoks doktrininde düpedüz şirktir ki, Sayın Aktar’ın ancak dışardan hüküm bildiren bir Müslüman olmasıyla açıklanabilir.

Öte yandan, “Bugün ise Moskova ve Patrik Aleksi’nin 250 milyon mümine sahip Ortodoks dünya üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyeti engelleyen Bartholomeos’tur.” cümlesini, aba altından değnek göstermek gayreti olarak algıladığımı da söylemeliyim. Ne ki, Rus Ortodoks Kilisesi’nin içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde bu da anakronistik bir gayrettir. Sayın Aktar, bundan birkaç yıl önce, Russkaya Misl’de yazan Aleksandr Soljenitsin’in feryadını duymamış olsa gerektir:

“Batılı misyonerler ülkemizi işgal ettiler. Yardım teşkilâtları kuruyorlar, radyoyu, televizyonu ele geçiriyorlar. Ve bütün bunlar, ‘fırsat eşitliği’ adı altında yapılıyor. Fakat Rus Ortodoks Kilisesi’nin onlarla mücadele edecek parası yok. Bütün bunlar zamanla Rusya’yı, halkı Rus Ortodoks olmayan bir ülke haline getirecek.”

Kaldı ki, Rus Ortodoks Kilisesi’nin iki yüz yıldan fazla bir süre (1700-1917) Sayın Bartolomeos’un öykündüğü anlaşılan ökümenik liderlik şöyle dursun, patriği bile yoktur. Patrik Adriyan 1700’de öldüğünde, Çar Deli Petro, yeni bir patriğin atanmasına izin vermez. Sekizinci Henry misali, Kilise’nin başına kendisi geçer. Kilise’nin topraklarının idaresini bir maliye memuruna devrederken, gelirlerinin önemli bir kısmına devlet adına okul ve hastahane yaptırmak üzere el koyar. 1721’de patrikliği toptan lağveder, yerine üyelerini kendisinin saptadığı ‘Kutsal Meclis’i kurar.

Rus Ortodoks Kilisesi’nin kendisine patrik seçmesi ancak 1917 yılında mümkün olur. Ne ki, o da Bolşeviklerin zaferine denk gelir. Lenin’in plânladığı ruhaniyatsız ütopya doğrultusunda, Kilise’nin toptan ortadan kaldırılması gerekir. Yeni Patrik Tikhon’u daha seçildiği gün, ev hapsine mahkûm ederler. Patrik, “Tanrım, Rusya’nın oğulları seninle yaptıkları antlaşmayı bozdular, mihraplarını yıktılar, kiliseler ve Kremlin’deki kutsal eşyalara ateş açtılar, rahiplerini boğazladılar” diye inlerken, birkaç gün içinde St. Petersburg Metropoliti ve üç yardımcısı kurşuna dizilir. Binlerce papaz, keşiş, rahibe hatta sıradan inananlar katledilir ya da sürgüne gönderilirler.

Rus Ortodoksları

Stalin’in 1930’lardaki “Büyük Terör Hareketi”nin hedefi, Kilise’nin sistematik tasfiyesidir. 1917’de Rus topraklarında elli dört bin kilise varken, işgalci Almanlar geldiğinde bu sayı sadece yüzdür. Yüz altmış üç piskopostan, sadece yedisi hayattadır. Binden fazla manastırdan tek bir tane bırakılmamıştır. Keşişler ya gulaglarda ya da Rusya ıssızında yaşamaya çalışmaktadırlar. İlâhiyat mektepleri, kilise okulları, kilise hastahaneleri, kütüphaneleri yerle bir edilmiş, kitaplar, paha biçilmez ikonalar sobalarda yakılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, cephede ölen askerleri defnedecek papaz bulunamaz.

Halkın maneviyatını güçlendirmeye karar veren Stalin’in dini örgütlerin yeraltından çıkmalarına müsaade etmesi bundandır. 1943 Eylül’ünde gulaglara “rejime bağlılık yemini” etmeyi kabul eden papazların salınmaları için emir gelir. İtibarları iade edilen, maaşa bağlanan papazlar, viraneye dönmüş kiliselerini yeniden açmaya, ibadeti bırakılan yerden başlatmaya girişirler. Kruşçev zamanında pek az da olsa bir gevşeme olur. Brejnev döneminde baskılar yine başlar.

Günümüzde Rus Ortodoks Kilisesi, ülkenin en ücra köşelerinde faaliyet gösteren misyonerle karşı deyiş yerindeyse, “ölüm kalım” savaşı vermektedir. Bir yandan İncil-i Şerif vaizlerinden Yahova Şahitleri’ne, Slav paganizmine kadar türlü mezhepler, diğer yandan da kültler. Bir diğer yandan, serbest piyasa ekonomisi reformlarının adamakıllı sarstığı ekonomi, diğer yandan Birleşmiş Milletler Dünya Kiliseler Konseyi kılavuzluğunda, Ortodoksluğun temel akidelerini tehdit eden, yeni bir dünya dini oluşturma çabalarının göğüslenmesi gereği.

Neticeyi kelâm, ne İstanbul eski İstanbul’dur, ne Moskova “Tanrı, çar, millet” şiarının eski Moskova’sı. Osmanlı’nın “Balkanlar ve Avrupa’da Katolik dünyaya karşı Ortodoksluğun hamisi olarak politika yapar” olmasının isabeti de ayrıca tartışmaya değer. Hani, diyorum, bir de meselelere “kendi” gözlüklerimizle baksak.

(1) “Ökümenik” yani “ecumenical,” Türkçesi; evrensel.

(2) Üç Aziz Rus Ortodoks Kilisesi

14.11.2003

Şevardnadze ve ‘birişbirlikçi olarak Batı’*

Sovyetler Birliği çöktüğünde, Batı’nın, Nuremberg mahkemeleri(1) kurup, siyasi muhaliflerini tutuklayan, hapseden, işkenceden geçiren, idam eden Komünist Partisi nomenklatura’sının(2) tümünü yargılaması, mümkün değildi, belki.

Belki, bu tür insanları kınaması bile mümkün olmadığı gibi, onların eski-SSCB’nin yeni cumhuriyetlerinde iktidar mevkilerine gelmelerine rıza göstermesi de kaçınılmazdı. Ancak, şurası muhakkak ki, eğer biz bu tutsak ülkelere karşı en ufak bir sorumluluk duygusu taşıyor olsaydık, eski patronlarını taltif etmekten, bu adamları büyük kurtarıcılar ve büyük reformcular olarak alkışlamaktan geri dururduk.

Oysa, dünyadaki demokratik gelişmeleri Demokrat Parti(3) adına izleyen National Democratic Institute,(4) yetmiş yıllık SSCB’nin en gaddar liderlerinden birisi olarak ortaya çıkan Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze’yi, 23 Eylül 1999′da, kuruluşun önde gelen nişanı “Averell T. Harriman Özgürlük Madalyası” ile taltif ettiğinde eski Sovyet Cumhuriyeti Gürcistan halkı için Sovyet-sonrasında yaşam, en garip kurmacadan daha garip oldu. “First lady” Hillary Clinton’un da aynı nişanı aldığı çifte törende, Gürcistan başkanı, “demokrasiyi inşa ettiği” için göklere çıkarıldı.

“Gürcistan” denince akıllarına başkenti Atlanta olan “Gürcistan Eyaleti”(5) gelen sıradan Amerikalıların Şevardnadze’ye verilen madalyanın “hak edilmiş” olduğundan kuşkulanmaları için neden yoktu. Ancak, sıradan Gürcüler için bu törenler, Batı’nın kuşatma altındaki ülkelerine yaptıkları kötülüklerden bir diğeri olarak algılandı. Yetmedi, 8 Kasım 1999′da, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e giden Papa, sabık-Politbüro üyesini özgürlük şampiyonu ilan etti.

Adaletsiz politikalar

Yetmiş-bir yaşındaki Şevardnadze’nin Tanrı’ya inanması ya da Hıristiyanlığı tanımlayan merhamet ve iyilik kavramlarından nasibini almış olması mümkün bile olsa, bu inançlarının ülkesinin siyasi sistemini yürütme biçimini etkilemediği açıktır. Gürcistan’da halen 100′den fazla siyasi mahkûm var, ve “siyasi” olmalarının nedeni, 1992′de katledilen seçilmiş bir cumhurbaşkanının yandaşları olmalarıdır.

Bugün, ekonomik olarak Gürcistan, çöküntüde ve kirli bir ülkedir. Endüstri, yüzde 10-15 kapasite ile çalışmaktadır. Yaklaşık iki milyon emekliye ayda ödenen maaş 6 dolar civarındadır. Yüz binlerce göçmen ya evsizdir ya da şehir merkezlerinde yıkılmakta olan binalara sığınmış durumdadırlar. Hal buyken, Bay Şevardnadze ve kendisinin siyasi hizibi, Mercedes limuzinlerde dolaşmakta, bankalardaki şişman birikimlerinin keyfini çıkarmaktadırlar.

Batı başkentlerinde şerefine “Berlin duvarını yıktığı” için kadeh kaldırılan Şevardnadze, yakın bir tarihte yaptığı dünya turundan dönüşünde, iktidardaki partisi Halkın Birliği’nin, şiddet, tutuklamalar ve baskılar altında yapılan seçimler ve sandık hileleriyle kazandığı zaferi kutlamıştır.

Şevardnadze’nin geçmişinde ülkesi için ne demokrasiyi, ne de hukuk nizamını düşlediğine ilişkin bir işaret vardır. 1972-1985 arası, yaklaşık on üç yıl süreyle, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Birinci Sekreterliği görevini üstlenen Şevardnadze, ülkesini Sovyet rejimi adına yönetmiştir. Daha önce, 1965-72 arasında, Gürcistan İçişleri Bakanı olarak, ülkenin polis kuvvetlerinin ve cezaevlerinin başındadır. Bu süre zarfında, muhaliflere ve Gürcistan bağımsızlık hareketini destekleyenlere reva gördüğü muameleden ötürü “Kanlı Eduard” lâkabını kazanmıştır ve elde işkence seanslarına fiilen katıldığına dair inanılır kanıtlar vardır. Kendisi büyük bir iştiyakla Gürcistan’ı “Ruslaştırmış,” ülkenin kısa süreli (1918-21) bağımsızlık sürecini bütünüyle mahksûm etmiştir. Şevardnadze ayrıca Gürcü dilini ülkenin resmi dili olmaktan çıkarılmasını kabul eden adamdır. Bu durum büyük protestolara neden olmuş, Sovyet rejimi, resmi dil Rusçanın yanı sıra Gürcü dilinin de kullanılmasını kabul etmek zorunda kalmıştır.

1985′te, kaderini Mikail Gorbaçev’e bağlayan Şevardnadze, bu hareketinin sonucunda Sovyet Dışişleri Bakanı olarak ödüllendirilmiştir. Dışişleri deneyimi olmayan, az Rusça dışında yabancı dil bilmeyen Şevardnadze’nin atanması garipsenmekle birlikte, beyaz-saçlarının neden olduğu büyük-baba imajı, sempatik hareketleri ve Batı için yeni yüz olmasıyla birleşmiş, iyi bir seçim olduğunu düşündürmüştür. Şevardnadze’nin Moskova’ya gitmesi Gürcüleri mutlu etmiş, onun yokluğunda gerek kültürel gerekse ulusal konularda altı yıl süren göreceli bir refahlama dönemi yaşanabilmiştir. 1980′lerin sonlarında, Gürcistan, SSCB’deki bağımsızlık hareketlerinin başını çekmektedir. Şevardnadze iktidarında işkence gören ünlü muhalifler, eyleme geçmiş, ülke çapında büyük gösteriler düzenlemişlerdir. Ancak, her ne kadar dışişleri bakanı olarak çoğu zamanını yurtdışında geçirse de, gözünü Gürcistan’dan ayırmayan Şevardnadze, 9 Nisan 1989′da, Tiflis’te, göstericilerin üzerine Sovyet özel kuvvetlerini (Spetsnaz) salmış, zehirli gaz kullanan kuvvetler, yirmiden fazla göstericiyi öldürmüşlerdir. Çoğu Gürcü, ölümlerden Şevardnadze’nin sorumlu olduğuna inanırken, kendisinin bir gün önce Tiflis’teki gizemli varlığı bu inancı destekler mahiyettedir.

SSCB’nin dağılması, Gürcistan milliyetçi hareketinin 1991′de parlamento seçimlerini kazanmasıyla sonuçlanmış, Ronald Reagan hayranı olarak tanınan ünlü milliyetçi yazar Zviad Gamsahurdiya cumhurbaşkanı olmuştur. Yedi ay kadar süren iktidarında Gamsahurdiya, Sovyet yönetiminin “işgal” olduğunu ilânla, o dönemde düzenlenen yasaların tümünü “gayri-meşru” saymıştır. Şevardnadze’nin bu uygulamaya tepkisi, Rusya-destekli güçleri arkasına alarak, iktidarı ele geçirmektir.

‘Öncelik demokrasi değil istikrardı’

1992′de Moskova’ya gelen ABD Dışişleri James Baker, Şevardnadze kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmadan sonra darbeyi destekleme kararı almıştır. Bunu izleyen iki yıl süreyle Gürcistan’da çıkan iç-savaş ülkenin parçalanmasına neden olmuş, Şevardnadze’nin Gamshuradiye yandaşlarını tasfiye etmek üzere davet ettiği Rus kuvvetleri, Abhazya ve Güney Osetya’yı ayırmayı başarmışlardır. 300.000 göçmen yerlerinden edilirken, hüküm giymiş bir mafya-babası olan İyoseliani başbakan yardımcılığına getirilmiş, kendisine bağlı “Mhedriyoni” ya da “Atlılar” olarak bilinen serseriler ordusu köyleri, kasabaları yağmalamış, halkın ırzına geçmiştir. Şevardnadze’nin kalan toprakları hakimiyeti altına alması, denenmiş bir Sovyet yöntemi olan terör vasıtayla mümkün olabilmiştir. Gamsahurdiya’nın 1993′te Batı Gürcistan’da Rus askerleri tarafından yakalanıp öldürülmesinden sonra Şevardnadze, onun reddettiği bir iş yapmış, Rus kuvvetlerinin ülke topraklarında temelli yerleşmelerini mümkün kılan antlaşmayı imzalamıştır. Hileli 1992 ve 1995 seçimlerinde Tiflis’te gösteriler düzenleyen yüz binlerce Gamsahurdiya taraftarına karşın, muhalefetten tek bir kişi parlamentoya sokulmazken, seçim sonuçlarının Batı hükümetleri ve bölgede yerleşik STÖ’ler tarafından “demokratik” olarak tescil edilmeleri ve kabul edilmeleri gariptir. Batı hükümetleri 1999 seçim sonuçlarıyla da ferahlamış görünmekteydiler. Oysa seçimler bir “travesti” demokrasi örneğidir. 28 Ekim’de Şevardnadze’ye gelen iki adet ABD Ordusu Hughes helikopteri, seçim günü Tiflis’te seçmenlerin üzerinde alçak uçuş yapar, korkuturken, Cumhurbaşkanı muhalefetin seçim zaferinin bir “darbe” sayılacağı yolunda saçma sapan bir uyarı yayınlamaktan geri durmamıştır. Polis sayısının asker sayısının dört katı olduğu bir ülkede, Şevardnadze, seçmenleri korkutmakla kalmamış, yirmi adet Amerikan hücum helikopterinin birkaç hafta içinde olası bir duruma müdahale için geleceğini de duyurmuştur.

Peki, Batı, Gürcistan’da olan biteni nasıl hoşgörüyor? Eski Sovyet cumhuriyetlerine ilişkin bilgilerin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü(6) ve Avrupa Konseyi(7) gibi büyük uluslararası STÖ’lerin tekelinde olduğu düşünüldüğünde, bunu anlamak pek de zor değil. Ne de olsa, bu STÖ’lere karşı çıkan küçük yerli örgütler sürgit tehdit altındadır; ve OSCE, EC gibi örgütlerin gündemlerinde eski Sovyet cumhuriyetlerinin demokrasi ve bağımsızlığına dair maddeler yoktur. Ne denli hileli olursa olsun Batılı devletlerin finanse ettikleri ve örgütledikleri bu STÖ’ler, seçim sonuçlarını tescil etmektedirler. Gündem demokrasi değil, Batılı hükümetlerin algıladıkları şekliyle ‘istikrar’dır…”

1999 seçimlerinde British Helsinki Human Rights Group adına gözlemci olarak bulunan avukat Chad Nagle’ın raporu böyle sürüp gidiyor…

* “The West As Accomplice”

1) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi savaş suçlularının yargılandıkları mahkemeler

2) SSCB ricali

3) Demokratic Party

4) Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI)

5) A.B.D. “Georgia State”

6) Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE)

7) Council of Europe

28 Kasım 2003

Hoş geldin, Alphonse de Lamartine!

095 yılının soğuk bir Kasım sabahı, Papa Urban (ki, “Medeni” demektir) devasa salonlara sığmayan kalabalıklara “Ortaçağın en etkili nutuklarından birisi” olarak bilinen bir konuşma yapar: “Ey Fransız ırkı! Allah’ın sevdiği ve seçtiği ırk! Kudüs dolaylarından ve Konstantinopl’dan acı haberler geliyor. Allah’a tamamen yabancı, lânetlenmiş bir ırk, /Türkler/ bu Hıristiyanların topraklarını vahşice işgal etmiş, talan ve yangınlarla boşaltmışlardır…Mihrapları, pislikleri ile kirletmiş, tarumar etmişlerdir. Şimdi artık Yunan krallıklarını parçalıyorlar…” (1)

Yıl 2003, soğuk bir Aralık sabahı, bu defa bir Türk sütun yazarı (2): “… Dünya üzerinde en büyük hüneri üretmeden tüketmek olan insanımız, tabiatı, onun kucağına emanet edilmiş tarihi ve bambaşka amaçla inşa edilmiş olsa dahi devleti iğfal ederek ve soyarak geçinmeyi; çalışmadan yaşamayı belki dünyada ilk keşfeden bir millet değildir; ama beleş yaşamı hakkı ile uygulayan milletlerden olduğumuz kesindir… Cevabını hiçbir zaman çözemeyeceğim bir soru ise Yaradan’ın bu kadar özene bezene yarattığı bir Ada’nın bir bölümünü neden biz Türklere verdiğidir…”

Papa Urban, devam ediyor: “Siz ki, Allah’ın size başkaldıranların boyunlarını indirebilecek silâhla, cesaretle, güçle mücehhez kıldığı ırksınız, intikam size değilse kime düşer? Bırakın atalarınız sizi yüreklendirsin, Şarlman’ın ve diğer krallarınızın zaferleri yolunuzu açsın! Kerih Türklerin ellerinde kirlenen Kutsal Topraklar kanınızı ateşlesin!”

Urban’ın Haçlı Seferleri çağrısı bu paragraftan sonra kulvar değiştirir, dünyevileşir: “… Bugün iskân ettiğiniz bu topraklar, dört bir yandan denizler ve yüksek dağlarla sarılmıştır, sizin büyük nüfusunuza dar gelmektedir; üretim, rençberleri beslemeye dahi zar zor yetmektedir. Siz burada birbirinizi yemektesiniz… /oysa/ Kudüs, her yerden daha bereketli bir hazlar diyarıdır. Dünyanın merkezi, krallara layık o şehir sizi yardıma çağırıyor…”

Hoşgeldin neo-sömürgecilik

Papa’nın nutku, yankısını bin yıl sonra Türkiye’nin en çok satan gazetesinde, bir akademisyen/yazarın satırlarında buluyor. Ve “bizim” sütun yazarımız: “… Biz Türklerin Batı medeniyet çığırını hazmedip edemeyeceğimiz, edeceksek ne zaman hazmedeceğimiz hâlâ meçhuldür. Ancak, Ada’ya sinmiş iksirin kokusunu ciğerinize çektiğinizde görürsünüz ki, bu rayiha bizzat Batı medeniyet çığırına aittir.” Nitekim, “… dünyanın köprüsü Anadolu’yu bin yıldır bozdura bozdura harcayan zihniyet, Ada’da da kendi fotokopisini çektirmiş.”

Eeee?

“Eeee”si, “… savaşın, kurtarın o toprağı bu ahlâksız ırkın elinden! Kurtarın, sizin olsun!” Ve Papa devam ediyor: “Günahlarınızın affolunması için bu serüveni göze alın ve emin olun ki, ödülünüz Cennet’in krallığı olacaktır…”

Ülsever’i okurken, “Hoş geldin, Urban! Hoş geldin, Alphonse de Lamartine! Hoş geldin, ‘Voyage en Orient! Hoş geldin, neo-sömürgecilik!”

Edward Said, toprağın bol olsun!

Kıbrıs’ı (ve Anadolu’yu!) “… yaşayan gerçekleri ile değil, sadece yeniden kazanılması ve imar edilmesi gereken bir yer olarak takdim” etmenin herhalde en galiz örneklerinden birisi Ülsever’in yazısı. Bu bağlamda, Voyage’da (3) Lamartine’in Kutsal Topraklar’da yaşayan Arapların oraların “asli” yurttaşları olmadıklarını söylemesinden bir farkı yok. Lamartine, bahis konusu toprakların “gerçek bir ülke” olmadığından bahisle, zamanın Fransız hükümetine “Resumé Politique” (4) başlığı altında bir dizi öneri getirmiş, Batı’nın üstleneceği herhangi bir “medeniyet projesi” için mükemmel bir yer olduğunu beyan etmişti. “Bizim” yazarımızın önerdiği, “yaşayan bir gerçeği, yani orada meskûn bir Türk/Müslüman toplumu, gelecek için arzulanan bir şey, yani toprağın (bu durumda KKTC ve Anadolu’nun) ona daha lâyık bir güç (“Batı medeniyet çığırı”) tarafından “geliştirilmek üzere” iptal edilmesi ve “aşılması;” KKTC’nin (ve Türkiye’nin!) bir “yorum,” Batı medeniyetinden çok daha az itibarı ve sürekliliği olan bir yorumdan ibaret olduğu telkininin zihinlere çıkmamak üzere çakılması.

Bu amaç için kullanılan mekanizma, basit olduğu kadar da denenmiş bir mekanizmadır. Önce, göz konulan topraklardan dünyanın en son harikaları olarak bahsedilir: Örneğin, İngiliz şairi George Sandys, 1600’lerin başında Filistin’den “süt ve bal akan ülke; sanki yaşama elverir bir dünyanın ortasında ve ılıman bir iklimde; güzel dağlar ve zengin vadilerle süslenmiş; mükemmel sular fışkırtan kayalar; bin bir yöresi esenlik ve servetten yoksun değil” diye bahsederken, Ülsever, 2003’te yankılar: “Kıbrıs’a gittiğim her seferde, sanki orada havada her daim bulunan bir iksir beni etkisi altına alıyor. Bu duyguyu bana bir de Kudüs verir. Orada da havada bir iksir vardır ve sizi şehre girer girmez teslim alır. Kudüs’ün iksiri sanki İlâhi bir karışımdır. Kıbrıs’ınki ise tabiatın rayihaları ile bezenmiştir. Sadece hava koklanarak sarhoş olunan Kıbrıs’ta bir mıknatıs sizi sonsuz bir mavi ile yeşil arasına hapseder…/böyle/ başka bir bölgeyi yeryüzünde bulamazsınız.”

Ancak, “ne yazık ki,” ne Filistin ne de Kıbrıs “onlara layık olanlara düşmüştür!” Ülsever’in “Biz, Ada’yı ‘yeniden üretmeyi” becerememişiz” cümlesi, Theodor Herzl, (5) 1885’te kaleme aldığı güncesindeki Filistin’in “Modern Tarih”e kazandırılabilmesi için “yeniden teşkilatlandırılması” şarttır, iddiasının tıpkı basımıdır. Herzl’in yerli Filistinlilerin ekonomik durumlarını düzeltmek için önerdiği “yoksul halkı, iş bulabilmeleri için sınırın öbür tarafına geçmeye heveslendirmeliyiz” şeklindeki önerisi, Kıbrıs’ta Türklerin yeşil hattın berisine taşınmalarının yüreklendirilmesi şeklini alır. Ve nihayet, “Filistin’i sadece Yahudiler yeniden inşa edebilir, ona modern uluslar ailesinde bir yer verebilirler,” hükmü, KKTC’nin durumunda “Türklerin kurtuluşu Avrupa Birliği’ndedir” şeklinde revaç bulur. Edward Said’in toprağı bol olsun!

“… bu demeçlerde öne sürülen ‘yeniden teşkilâtlanma’nın yanılgıya meydan vermeyecek şekilde ima ettiği, Filistin’in (KKTC’nin!) halihazırdaki terkibinin onun yerine kurulacak yeni bir Yahudi devleti uğruna eritileceğiydi… Nitekim, Filistin yeniden inşa edildi, yeniden teşkilatlandı, yeniden kuruldu. Bu ameliyenin ne denli gaddarca olduğu Moşe Dayan’ın 1969 Nisan demecinde görünür: ‘Biz, Müslümanların zaten oturdukları bu ülkeye geldik… Arap köyleri yerine Yahudi köyleri kuruldu. Bu Arap köylerinin adlarını sizler bilmezsiniz ve ben sizi suçlamıyorum, çünkü bu coğrafya kitapları artık yok. Onlar olmadıkları gibi, köyler de yerlerinde yok. Bu ülkede eskiden halkı Arap olmayan tek bir yer inşa edilmiş değildir.” (6)

Bu da vicdan sahibi bir İsrailli, Profesör Şahak’tan: “Evleriyle, bahçe duvarlarıyla ve hatta mezarlıkları ve kelimenin tam anlamında, taş üstüne taş kalmayacak şekilde mezar taşları da dahil olmak üzere, tümüyle ortadan kaldırıldı ve gelen geçen ziyaretçilere ‘tamamiyle çöldü’ denildi.”

“… dünyanın köprüsü Anadolu’yu bin yıldır bozdura bozdura harcayan zihniyet”e müstahaktır, öyle mi?!.

Akrabanın akrabaya akrep etmez ettiğini!

(1) “The Crusades,” Will Durant, cilt IV, s. 587

(2) Son Kıbrıs İzlenimleri, Cüneyt Ülsever, 10 Aralık 2003, Hürriyet

(3) “Voyage en Orient,” Şark’a Seyahat, 1833

(4) “Resumé Politique” siyasi özet

(5) Siyonizm teorisyeni/babası

(6) Ha Aretz, 4 Nisan 1969

12.12.2003

‘Köpek’ olsalar, bir Pako’ları olurdu…

İsrail’de, Singapur’da, Erzurum’da, ya da Roma’da süründürülen “Nataşa”lar, erkeklerin vazgeçilmez hazlarının tanıkları. Bunca nefret, ne pahasına olursa olsun susturulmaları ondan olmalı. “Köpek” olsalar, bir ekmek doğrayanları, hiç olmadı, bir “Pako”ları olurdu.

‘Oksana, oldum olası güzelliğinin kendisini yoksulluktan bir biçimde kurtarabileceğini varsayan bir çocuktu.” diye anlattı, annesi, “Duvar yıkıldıktan sonra Ukrayna’da köylerde hayat şartları çok ağırlaştı. Kasabalar zaten ölüyorlardı, insanlar, yaşayabilmek için bulabildikleri her şeye saldırdılar. Aileler dağıldı. Demokrasi gençlere özgürlük getirdi ama iş getirmedi. Olan işler de erkeklere gitti. Kızlar, ‘Pretty Woman’ gibi Batı filmlerini izleyip, kendilerini yoksulluktan kurtaracak zengin adamların peşine düştüler. Oksana, altı ay kadar önce, küçük tirajlı bir gazetede Hayfa’da bir gece kulübünün dansçı aradığı şeklinde bir ilân görmüş. Ukrayna’da bir şey olacağı yok. İsrail, zengin. Kız, yirmi bir yaşında. Bir gece, bize haber vermeden çıktı, gitti. Bir hafta sonra Hayfa’dan telefon etti, işe başladığını bildirdi. Mutlu görünüyordu. Her şeyin iyi gittiğini söyledi. Bir daha da haber alamadık. Aradan haftalar geçti, neden sonra öğrendik ki, Oksana genelevdedir. Kulübün sahibi, bunu ve öteki kızı, Olga’yı, almış, bir geneleve götürmüş. Gözlerinin önünde ikisinin de pasaportlarını yakmış. ‘Siz benim mallarımsınız,’ demiş, dokuz bin dolar borç çıkartmış. ‘Borcunuzu ödeyinceye kadar ben nerede istersem orada çalışacaksınız. Kaçmaya kalkarsanız, polis sizi yakalar. İbranice bilmiyorsunuz, pasaportunuz yok. Sizi sınır dışı ederler ama biz sizi yine bulur, geri getiririz.” İsrail’de fuhuş yasak değil, köleliği yasaklayan yasaları bile yok ama genelev işletmek yasak. Oysa, çeyrek milyon konuk işçileri var. Bunların çoğu bekar ya da karılarından uzak. Talep büyük. Son üç yılda İsrail, Oksana gibi bin beş yüz Ukraynalı ve Rus kadını sınırdışı etti.

“Kızım gibi on binlerce kadın var.” diye sürdürdü, Bayan Pritulak: “İstanbul’da da var. Geçen yıl İstanbul’da, fahişelik yapmayı reddeden iki Ukraynalı kadını balkondan aşağı atıp öldürdüler. Odada bulunan altı Rus da seyretti. Yine geçen ekimde, Sırbistan’da, bedenini satmayı reddeden Ukraynalı bir kadının herkesin önünde başını kestiler. Konuşanı ölümle tehdit ettikleri için, tanıklar susuyorlar. Kimse konuşmuyor. Oksana’yı öldüresiye dövmüşler, ırzına geçmişler. Tam üç ay, vizitesi on beş sentten çalıştırmışlar. Sonra bir gün polis çalıştırıldığı genelevi basmış, kızları toplamış, Neve Tirtsa kadınlar hapishanesine tıkmış. Birkaç gün sonra Olga’yı salmışlar, o geldi, bize Kişnu’dan telefon etti ama Oksana’dan haber yok. Belki de ölmüştür.”

Uluslararası kadın pazarı, yeni bir oluşum değil. Eskiden bu pazarın başlıca malları, Nijeryalı ve Asyalı kadınlardı. Çöken Slav ekonomilerinin yarattığı umutsuzluk, uzmanların ‘komünizmin yıkılışından bu yana oluşan en kârlı işkolu’ olduğunu saptadıkları fuhuş sektörünü yarattı. Fuhuş sektörünün yıllık cirosunun 7 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Sadece İsrail’de değil, dünyanın her ülkesinde seks köleliği küresel ekonominin en hızlı gelişen sektörü. Satıcılar, polisler, yardım kuruluşları, hepsi aynı şeyi söylüyor: Bugün artık sektörün en revaçtaki malları Ukrayna ve Rus kadınları.

Ukrayna İçişleri Bakanlığı’na göre, son on yıl içinde yurtdışına çıkan otuz yaşının altındaki kadın sayısı dört yüz binden fazla. Moskova’daki Tayland sefaretine günde binden fazla vize başvurusu yapılıyor. Kaçak oldukları için sayıları tam belli değil ama Birleşmiş Milletler toplam dört milyon civarında olduklarını söylüyor. Batı Avrupa’nın “yıllık talebi”nin yaklaşık beş yüz bin kadın olduğu hesaplanıyor.

Moskova ve Kiev, doğuda Japonya ve Tayland, batıda Adriyatik Denizi ve ötesini kapsayan şebekenin iki merkezi. Yolların kontrolü Liyubertsi çetesinde, güvenliği, lojistik desteği, uluslararası genelev sahipleriyle bağlantıları onlar sağlıyorlar.

Rusya Federasyonu’nun ulusal güvenliği de tehlikede, çünkü bir yandan doğum oranı negatife döndü, nüfus azalıyor, diğer yandan da fuhuş mafyası, hamile kadınları tanesi 15.000 bin dolardan, Amerika’ya pazarlıyor. Special Delivery (“Özel Ulak”) isimli bir ajansın, sadece geçen yıl dokuz kadın götürdüğü biliniyor. Öte yandan, Amerikan İçişleri Bakanlığı, State Department, Rusya gibi ülkelerde fuhuş sektörünün kadınlara “cazip” gelmesinin nedenini, “ekonomik özgürlük ve erkek egemenliğinden kurtulma istemi” olarak açıklıyor. Ağustos, 2000′de bir politika geliştirme forumu topluyor. Forum, fuhuşun yasalaştırılmasını ve fahişeliğin “seks işçiliği” olarak yeniden tanımlanmasını öneriyor.

Böylece, ahlâkî yargılar, kamu alanı dışına sürülürlerken, serbest piyasa ekonomisi ilkeleri doğrultusunda, “seks işçilerine oluşan talep uyarınca serbest dolaşım hakkı tanınması mümkün olurken, göçmenlik yasalarının hizmetin ülkeler arası dolaşımını kolaylaştıracak şekilde yeniden düzenlenmesi gündeme gelebilecektir.”

Saratova, St. Petersburg ve Kaliningrad oblast valilerinin fuhuşu yasallaştırma önerilerinin altında Amerikan State Department’ın tavsiyeleri yatıyormuş. Saratova Valisi Dimitri Ayatskov’un yasallaştırılmadan beklediği vergi geliri, dört yüz bin dolar.

“The Angel Coalition” Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde kadın ticaretini önlemek üzere örgütlediği bir yarı resmi kuruluş, “Fuhuşun yasallaştırılması bu ülkeyi mahveder!” diye haykırıyor: “Rus kadınları yeterince sömürüldüler. Dünyanın fahişeleri olmayı hak etmiyorlar!”

“Hayatımı elimden alan adamın cezalandırılacağına inanmıyorum.” derken, güzelim yeşil gözlerinden yaşlar fışkırıyor Oksana’nın: “Benim suçum aptal olmak. Ben, aptal bir köylü kızım. Ama kadın alım satımı diye bir sektör olabilir mi? Gerçekten mi?” Neve Tirtsa kadınlar hapishanesinin çamurlu avlusunda volta atan kadınları gösteriyor: “Bazen burada oturur başıma gelenleri düşünür, gene de inanamam. Ama görüyorsunuz işte benim gibi binlercesi var.”

Rusların bir iblis tanımlamaları var: “Podlenk.” Bir yandan müthiş bir haz veren, diğer yandan mide bulandıran, iğrenç bir şeytan. Öylesine vıcık vıcıktır ki, hiçbir kuvvet onu elinizle ezmeye zorlayamaz sizi! Sopayla öldürmeye kalksanız, bu defa da kötülüğü elektrik akımı gibi sopadan geçer, gelir sizin bedeninize yerleşir.

İsrail’de, Singapur’da, Erzurum’da, ya da Roma’da süründürülen “Nataşa”lar, erkeklerin vazgeçilmez hazlarının tanıkları. Bunca nefret, ne pahasına olursa olsun susturulmaları ondan olmalı. “Köpek” olsalar, bir ekmek doğrayanları, hiç olmadı, bir “Pako”ları olurdu.

Bir sıfat olarak kullandığımız “laik,” bundan türettiğimiz isim olan “laiklik” kelimelerinin Türkiye’nin başına tam bir çorap ördüğünü düşünmeden edemiyorum! “Metropol mit”i derler, insanların topluca yaşadıkları yerlerde hızla yayılan asılsız korku hikâyeleri vardır.

Ne gibi? Meselâ, Kazlıçeşme tabakhanelerinin kaldırılması halinde şehri dev sıçanların saracağı gibi. “Laiklik”e ilişkin söylemler de bunlara döndü. Türkçe’yi kurda kuşa salar mıyız? Oh, olsun bize! Şu kavgaların başından beri meselenin adını Türkçe koysaydık, kavganın ortasında durup kendi halimize kendimiz gülerdik! Yıllardır, birbirimizin lâfından anlamayan, “afazik”(1) bir toplum olduğumuza dikkat çekmeye çalışırım; şimdi de Türk yazınını okuyan yabancıların bu kavgalarımızdan ne anladıklarını merak eder oldum. Öyle ya, adamlar halimize bakıp, ona göre kendi politikalarını düzenleyecekler! Ve tabii beceremeyecekler, çünkü “laik” ve “laiklik” kelimeleri bizde Frenk armudu gibidir, kimi tatlısına malzeme yapar, kimi limonlu salatasına! Bu durumda, kiminle ittifak yapacaksınız, kimi karşınıza alacaksınız, ne bileceksiniz? Şimdi, efendim, Batı dillerinde, Fransızca ve İngilizce’de, Latince “laicus,” Yunanca “laikos”dan gelen, “lai” diye bir kelime var ve “avam” anlamına geliyor. Kime göre avam? Rahipler sınıfına, ruhban heyetine göre avam. “Lai” ya da günümüzdeki yazılışı ile “lay” meslekten değildir. Örneğin, “lay ministry” dediğinizde, “alaylı papazlık” hizmetinden bahsediyorsunuz demektir. Hal böyle olunca ve kelimeyi doğru kullanacaksak, “laik” olmak demek, mektepsiz papazlıktan yana olmak demektir. Bunun bir anlamı yok mu? Elbette, var ama başta Katolik olmak üzere Hıristiyan ülkelerde var, çünkü şundan iki yüz yıl öncesine kadar yani 1800′lü yılların önemli bir bölümü de dahil olmak üzere, ülkelerin yönetimi “mektepli papazlar”ın elinde. Cennetin anahtarlarına ilâveten, bağlar, bahçeler, maliye, hazine, köleler, ordu, rahipler sınıfı denilen mutlu azınlığın elinde, “avam”ı hem bu, hem de öbür dünyada alabildiğine sömürüyor, manipüle ediyorlar. 1694, Paris doğumlu Voltaire’in “Papazlardan nefret ederdim, papazlardan hâlâ nefret ediyorum, kıyamet gününe kadar da nefret etmeye devam edeceğim” diye bağrınması haksız değil! Hal böyle olunca, Türkiye bağlamında “laik” olmak esasen eksantrik bir tercih. Olsun, Allah’ın türlü çeşitli kulları olduğu malûm.

Seküler kültür Batı ürünü

Bir diğer kelime “secularism.” Bu da Latince, “saecularis”den ve “kilise ve kiliseye dair şeylerle değil, dünya ve dünyevi işlere; kutsal ya da dinsel değil, içinde yaşanılan zamana ait dünyevi meselelere adanmışlık” anlamına geliyor. “Secularizm”in Türkçe karşılığı “dünyevilik.” Dünyeviler, İsa’nın hakkını İsa’ya, Sezar’ın (yani kayzerin yani kralın ya da padişahın) hakkını Sezar’a vermek, din kökenli dünya görüşünün devletin işlevlerini yönlendirmemesini, özellikle de eğitimi etkilememesini isteyenler. “To secularize” fiili, “dünyevileştirmek” demek, yani

(1) kilisenin mallarını avama devretmek, (2) manastır yeminlerini, kurallarını dünya işlerinde geçersiz kılmak, (3) ruhban sınıfına özel itibar ve otorite sağlamak, (4) sivilleşmeye yönelmek. Şimdi, bakar mısınız? Bir ülke ki, ne camilerinin malı, mülkü var, ne mektepli ruhban sınıfı var, ne manastırı, ne keşişi var! Ekonomi, açısında baksak, “kul hakkı”nı her şeyden üstün tutması, “işçinin ücretini alının teri kurumadan ödemesi,” kalite kontrol deseniz, Ahilikte tapon malın “dama atılması,” kârın helâl olanı olmayanı, sadakayı cariye vb. vb. var! Hapse atılmış ne bir Galileo’su, ne bir dişi sineğin yaklaşamadığı keşişhanesi var.

Peki, bizdeki bu kavga neyin kavgası? Bana öyle geliyor ki, kavga, mektepli ruhban sınıfının sömürüsünden kurtulmanın yolunun “Hıristiyan” dogmasından kurtulmaktan geçtiğine karar veren “Aydınlanma” entelektüellerine öykünmekten kaynaklanan bir kavga. Papazlardan nefret eden Voltaire, “Kalplerinize doğal olan dini yerleştirmiş olan Tanrı, sade ve samimi bir ruhu dışlamayacaktır. Dürüst bir insanının ruhunun her zaman ve her şart altında O’nun nezdinde kıymetli olduğuna inanın; mütevazı bir Budist keşişinin, nazik bir Müslüman dervişin O’nun gözünde acımasız bir Jansenist’ten (3) ya da hırslı papadan daha makbul olduğuna inanın,” derken, laik ya da sekülarist/dünyevici olmaktan öte bir “deist.”

Katolik doğmasına gelince…

Deist, yani, “Katolik dogmasını (dilerseniz vahyini) inkâr etmekle birlikte Allah’ın mevcudiyetine inanan. Tanrı’nın insan dünyasından mücerret bir varlık olduğuna itikad eden.” Nitekim, Felsefe Sözlüğü’nde kaleme aldığı maddede, “Tanrı düşüncesi, sezgilerden ve en kaba insanoğlunda bile yaşla birlikte gelişen doğal mantıktan süzülür,” yazmaktadır, “Tabiatın şaşırtıcı olaylarında, hasatlarda ve kıtlıklarda, güzel havalarda ve fırtınalarda, bereketli zamanlarda ve felâketlerde tabiatüstü bir efendinin eli hissedilir… Egemenler, bu gözlemleri kendi iktidarlarını perçinlemek için kullanırlar.” Bu argümanın günümüzde dinler arası diyaloğun çıkış noktası olduğuna da dikkatinizi çekerim.

Türkçe’den vazgeçmediğimiz yıllarda, biz “deizm”den “dinitabii”yi anlarmışız. “Fransız deizmi” Tanrı’nın varlığına, Kâinatı’nı yarattığına inanan, ancak yarattığının sorumluluğunu insanın kendisine bıraktığını düşündüğü için her türlü dini dogmayı reddedenlerin anlayışı. Buna karşın “theist”ler, Tanrı’nın sadece varlığına değil, kâinatı yönettiğine ve dolayısıyla insanın kaderini her adımında belirlediğine iman ediyorlar. Bu inanç sisteminde, insanın özgür iradesi diye bir şey yok. İyilik yapmak, hayırlı olmak vb. “dünyevi” uğraşlar da cennetin kapısını açmıyor.

Şimdi, eğri oturup doğru konuşalım, Türkiye’deki “laik”ler ile “dinci”ler arasındaki husumet, en kötü ihtimalle, “deistler” ile “theist”ler arasındaki anlayış farkıdır diye öneri getirsem çok mu yanılıyor olurum?! İstanbul’da Ramazanlarda boşalan eğlence yerleri, lokantalar şöyle dursun, cenazesinin camiden kaldırılmasını istemeyen ya da kâfirdir diye gömmeyi reddeden kaç imam çıkar? Buna karşın, cennet hurilerine, gılmanlarına, hatta galaksilerden birinde cayır cayır yanan sahici ateşe, ibadetinde samimiyetle yer açan kaç kişi çıkar? Bana öyle geliyor ki, kuşaklar, Kur’an’ı zaman içinde gelişen küllî bilgileri oranında yeniden yorumlarlar ve bizimki gibi geçiş toplumlarında bu yorumlar birbirlerinden farklı tezahür edebilirler. Meseleye böyle baktığımda, “deist”lerin korkusunun, İmam Hatiplerin “theizm”e yani hurafelere hizmet ettiği korkusundan öte olmayabileceğini düşünüyorum. Bu korkunun ortadan kaldırılması isteniyorsa, bu, İmam Hatiplilere düştüğü kadar, o çocuklara eğitim veren öğretmenlere ama hepsinden öte Türkçe’yi doğru kullanmaya, “afazi”den kurtulmaya düşer. Öte yandan, dini eğitime bir “meslek” olarak bakacaksak, evet, mektepli bir “ruhban sınıfı”nın varlığını zımnen kabul ediyor, bu sınıfa yeni elemanlar katıyoruz demektir. Bu da bir seçimdir; ancak müfredatın ilâhiyattan öte, mühendislik gibi, tıp gibi fevkalâde dünyevi mesleklere hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi, deyiş yerindeyse “çift-diploma” alacak şekilde yetiştirilmeleri gerekir. Disiplinler arası “eşitlik”ten söz edilemez, tıbba kabul edilecek üniversitenin, örneğin, konservatuvardan alınması için kendisinden fazladan beceri talep edilmesi eşitsizlik değil, tersine, eğitimde iyileştirmedir. Öte yandan, şahsi fikrim, din derslerinin düz liselerin müfredatına dahil edilmesi, İslâm’ın lisans bile değil, master seviyesinde ele alınmasıdır.

(1) Bkz., Schrödinger’in Kedisi, Kâbus.

(2) Jansenist: 1585-1638 yılları arasında Hollanda’da bağnazlığı ile ünlü bir Hıristiyan tarikatı.

ALEV ALATLI

04/06/2004

Soloviev isimli bir kâhin

1853-1900 yılları arasında yaşamış bir Rus ilâhiyatçısı ve düşünürü. Ölümünün yüzüncü yılı dolayısıyla Kardinal Biffi tarafından kaleme alınan Vatikan kaynaklı bir makale var. Kardinal Biffi, önemli bir adam, 1928 Milano doğumlu, Milan ilâhiyat fakültesi profesörü.

1950′de cübbe giyiyor, 1976′da piskopos, 1984′te Bologna başpiskoposu, 1985′te kardinal. Biffi, Soloviev’i “Doğu ve Batı Hıristiyanları arasındaki diyaloğun öncüsü ve örneği” olarak onurlandıran Papa İkinci John Paul adına konuşuyor.

Makale, “Vladimir Sergieviç Soloviev, yüz yıl önce 1900 yılının 31 Temmuz’da (bizim efrencî takvimize göre 13 Ağustos) göçtü.” diye başlıyor.

“20. yüzyılın, yani, olaylarını ve felâketlerini çarpıcı bir serahatle öngördüğü oysa tarihi yönelişi ve egemen ideolojileri itibarıyla kendisinin en derin ve en önemli öğretilerini reddedecek olan bir yüzyılın eşiğinde göçtü. Soloviev’in öğretisi peygambervari olduğu kadar da dikkate alınmayan öğretiydi. Zamanının şen şakrak ve sınırsız iyimserliği doğrultusunda, büyük Rus filozofu, yeni yüzyılın parlak bir gelecek vadettiğini, insanı aşan unsurlarından kurtulmuş yeni bir ‘ilerleme’ ve ‘dayanışma’ dininin rehberliğinde refah, barış, adalet ve güven dolu bir döneme girildiğini söyledi… Ancak, Soloviev, mukaddesattan-arındırılmış bir öngörünün büyüsüne kapılmayı reddetmenin ötesinde, kaçınılmaz felâketleri peygambervari bir isabetle sezinledi… Birkaç yıl içinde Rusya’yı ve insanlığı ezecek olan kolektivist despotluğun kısırlığını ve zulmünü öngördü, ve lânetledi.

Soloviev’in öngörüleri…

‘Dünya şiddet kullanarak kurtarılmamalıdır…’ diyordu, ‘İnsanların var güçlerini yüce bir amaç uğruna birlikte çalışmaya adadıkları bir durum tasavvur edilebilebilir; ama eğer bu bir tasavvur olmaktan çıkar da dayatmaya dönüşürse, zulüm kaçınılmazdır… Dayatmanın insanlığın bütününü içermesi halinde sonuç evrensel kardeşlik değil, devasa bir karınca yuvası olacaktır.’

Soloviev’in bahsettiği ‘karınca yuvası’ yapılanması, Lenin ve Stalin’in kör ve zalim ideolojileri tarafından gerçekleştirildi. ‘Üç Diyalog ve Deccal’ın Hikâyesi’ isimli son kitabında… 20. yüzyılın ‘büyük savaşlar, iç çekişmeler ve ihtilâller yüzyılı’ olacağını anlattı.. ‘ayrı uluslar şeklindeki eski yapılanma’ ve ‘arkaik monarşiler ve monarşik kurumlar ortadan kalkacak’ ve ‘Birleşik Avrupa Devletleri’ne giden yol açılacak’ diye yazdı.

20. yüzyılın sonunda Hıristiyanlığı beklediğini söylediği büyük buhranı öngörmüş olması hayret vericidir. Kendisi bu buhranı Deccal karakterini kullanarak anlatır. Bu büyüleyici karakter, herkesi etkilemekte, herkesi ikna etmekte başarılı olacaktır. Soloviev’in bu karakterinde günümüzün karmaşık ve müphem dindarlığı kolayca okunmaktadır. Büyük düşünür, Deccal’ın ‘adanmış bir ruhaniyatçı,’ ‘hayranlık uyandırıcı bir iyiliksever, aktif bir pasifist, kararlı bir vejetaryen ve etkin bir hayvan hakları savunucusu’ olacağını yazmaktadır. Dahası, Deccal, Kutsal Kitab’ı, Tubingen İlâhiyat Fakültesi tarafından onur doktorasına layık görülecek kadar iyi bilecek, uzman bir müctehid olacaktır. Her şeyden öte, mükemmel bir ekümanist olarak, ‘hikmet dolu tatlı sözlerle yüklü’ diyaloglara girişecektir.

Deccal, İsa’ya ‘ilkesel olarak’ karşı olmayacak, hatta İsa’nın öğretisini takdir edecektir. Ancak, İsa’nın öğretisinin eşsiz olduğu, İsa’nın dirildiğini ve bugün aramızda yaşadığı düşüncesini kabul etmeye yanaşmayacaktır…”

Kardinal Biffi, makalesine, “Bu senaryonun üzerinde düşünmemiz gereken bir senaryo olduğu kanısındayım.” diye devam ediyordu, “Bu senaryoda adanmış müminlik, insancıl ve kültürel bir harekete indirgenmiş, İncil’in mesajı her türlü felsefe ve dinle birlikte aynı kefeye konulmuş, Tanrı’nın kilisesi sosyal yardım örgütüne dönüştürülmüş olmaktadır. Soloviev’in aslında olanı öngörmediğinden emin olabilir miyiz? Bugün kefaretini İsa’nın kanının ödediği ‘mukaddes ulus’un -Kilise’nin- karşısındaki en korkutucu tehlike bu değil midir? Bu soru, fevkalâde rahatsız edici; ama kulak arkası etmememiz gerek bir sorudur.

Soloviev, 20. yüzyılı kimsenin anlamadığı kadar iyi anladı; ama 20. yüzyıl Soloviev’i anlamadı. İtibar görmedi, ‘onurlandırılmadı’ demek istemiyorum. Rus filozoflarının en büyüğü olduğuna pek az kişi itiraz eder… Thomas Aquinas’la aynı düzeyde görenler bile vardır. Ancak, 20. yüzyıl onu dinlememiş, hatta işaret ettiği yolun tam tersine gitmeyi seçmiştir. Bugün bilgili ve etkin Hıristiyanlar bile Soloviev’in tanımladığı gerçekliğin idrakinde değildirler… Örneğin, ‘egoist bireycilik’ yasalarımıza ve davranışlarımıza gün geçtikçe daha belirgin bir şekilde yerleşmektedir. Ahlâki sübjektivizm, insanların hukuk ve siyaset alanlarında farklı davranmalarının kabul ve hatta teşvik edilmesini getirmiştir.

Tanrı’nın öldüğü yüzyıl…

Pasifizm ve şiddet-karşıtlığı, İncil’in öngördüğü barış ve kardeşlik ile karıştırılmakta ve bu yanılgı, güçsüzlerin güçlülerin insafına terk edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Gerici damgası yemek korkusu, Tanrı’nın planının bütünlüğünü, kutsal doğruların yaşamın her alanında tebliğ edilmesi gereğini unutturmakta, bütünlüklü ve anlamlı bir Hıristiyan yaşamının sürdürülmesine engel olmaktadır… Ben-merkezci ve basiretsiz bir cinsel devrimin peşinde sürüklenen 20. yüzyıl, tarihte misli görülmemiş bir biçimde aleni kabalık ve utanmazlıkla sonuçlanan müsaadekârlığa ulaşmıştır. Dahası, 20. yüzyıl, tarihteki en baskıcı, en kanlı, insan hayatına karşı en saygısız, en merhametsiz yüzyıldır…

Dini duygulara gelince, 20. yüzyıl Doğu’da devlet ateizminin insanlığın büyük bir bölümüne dayatıldığı, dünyevileşmiş Batı’da hızla yayılan haz düşkünü ve serbestiyetçi ateizmin ‘Tanrı’nın ölümü’ şeklindeki ucube fikre kapıldığı bir yüzyıldır.

Özetle: Soloviev, hiç kuşkusuz bir peygamber ve bir hocaydı; ama bir bakıma, fuzulî bir hoca. Büyüklüğü ve zamanımızki değeri de buradan gelir. İnsanoğlunun tutkulu bir savunucusu olduğu kadar da iyilikçiliğe karşı birisi; yorulmaz bir barış havarisi olduğu kadar da pasifisizm karşıtı birisi; Hıristiyan birliğini yücelttiği kadar her türlü tavizin yılmaz bir hasmı; doğa âşığı olduğu kadar günümüz ekolojik kışkırtmalarına karşı birisi -kısacası, doğrunun dostu, ideolojinin düşmanı-. Onun gibi liderlere bugün ihtiyacımız büyük.”

Vladimir Sergieviç Soloviev’in yüz yıl önce çizdiği Deccal karakterini çok ama çok düşündürücü buluyorum: Büyüleyici, etkileyici, ‘adanmış bir ruhaniyatçı,’ ‘hayranlık uyandırıcı bir iyiliksever, aktif bir pasifist, kararlı bir vejetaryen ve etkin bir hayvan hakları savunucusu.’ Hepsinden öte, Kutsal Kitab’ı herkesten iyi biliyor, içtihat yapıyor. ‘Hikmet dolu tatlı sözlerle yüklü’ diyaloglar, mükemmel bir ekümanist.

02 Temmuz 2004

Ben olsaydım…

Ben olsaydım, CHP’den istifa eden o iki milletvekilini Partim’e almaktan imtina ederdim. Çünkü: Seçim beyannamemde “Ülkemizde, bazı siyasetçilerin kısa hedefli çıkarlara yönelik tutumları yüzünden, halkın siyaset kurumuna ve politikacılara güveni sarsılmıştır” tespitinin yer aldığını hatırlardım. (1)

Çünkü: “Siyasette ilkeli yaklaşımların yerini günü birlik çıkar ilişkilerine bıraktığı bir dönemde “ahlak” en önemli değer olarak öne çıkmıştır…” yazdığımı hatırlardım.

Çünkü: “Siyasette kaliteye önem veren AK PARTİ, siyaseti ahlaki bir çizgiye yerleştirecektir. Böylece, toplumda siyaset kurumuna ve demokratik yöntemlere karşı oluşturulan kuşkuların giderilmesi de mümkün olacaktır” diye söz verdiğimi hatırlardım.

Çünkü: “PARTİMİZ, yönetme ve siyaset yapma yetkisinin topluma ait bir hak olduğuna inanır. Halk bu yetkisini hür ve serbest seçimlerde yöneticilere devreder” şiarını vazettikten sonra, söz konusu milletvekillerinin kendilerine oy veren CHP’li seçmenlerin muhalefet haklarını gasp etmelerine izin vermezdim.

Çünkü: “Bir ülkenin sadece kendi şartlarını dikkate alarak düzenleme yapamayacağı alanların başında, temel hak ve özgürlükler gelmektedir,” saptamasının, “muhalefet hakkı”nı da kapsadığını bilirdim.

Çünkü: “Demokrasi, millete hizmet için yapılan bir siyasi yarış ve hoşgörü rejimidir. Bu rejimde, kimsenin diğerlerine göre daha üstün hak ve imtiyazı yoktur” dedikten sonra iktidar imtiyazını kullanmaktan imtina ederdim.

Çünkü: “… demokrasiyi karşıtı olan rejimlerden ayıran en temel özellik iktidarın seçimle belirlenmesidir” ilkesine en ufak bir gölge düşmesine izin vermezdim.

“AK PARTİ, muhafazakardır” ve “Milletimizin tarihsel tecrübe ve birikimini geleceğimiz için sağlam bir zemin olarak (2) görmektedir.” dedikten sonra milletvekili transferlerinin ülkemizde nelere mal olduğunu bilmezden gelmezdim.

Evet, ben olsaydım, Partim için öngördüğüm “muhafazakâr” tanımını bir kez daha gözden geçirirdim.

Çünkü: Muhafazakâr, “her yasal hakkın ‘helâl’ olmadığını” idrak edendir.

Çünkü: Muhafazakâr, “Erdemin, ideolojilerin de, demokrasinin de fevkinde olduğunu, “ahlâk”ın örfi yasaların üstün tutulması gerektiğini” bilendir.

Çünkü: Muhafazakâr, “Sadece şeriatın değil, örfi yasaların kestiği parmağın da acımadığı, örfi yasaların ‘vicdan’a ya da ‘vicdan’ın örfi yasalara yenik düşmediği toplum düzenini” hedefleyendir.

Çünkü: Muhafazakâr, “Yegâne terazisi örfi yasaların harfinden ibaret olan bir toplumun insanoğluna layık bir toplum olmadığını” bilendir.

Çünkü: Muhafazakâr, “Kurallar esnetilip, mezhepler genişletildikçe, kuralları ihlâl edenlerin pohpohlanmalarının, hatta cezasız kalma ihtimallerinin arttığı”nın bilincindedir.

Çünkü, Muhafazakâr, “İnsan yaşamının nihai hedefinin ne serbest piyasa ekonomisi, ne de genel refah seviyesinin artmasından ibaret olmadığını” tasdik edendir.

Çünkü, Muhafazakâr, “Bir milletin gücünün ya da güçsüzlüğünün refah seviyesinden çok, manevi yaşamının seviyesine bağlı olduğunu” bilendir.

Çünkü, Muhafazakâr, “İster en mükemmel yönetim sistemi, ister sanayi kalkınma gerçekleştirilsin, bir milletin manevi enerjisi tükenmişse, o millet çökmekten kurtulamaz” tecrübesi uyarınca, önceliği manevi enerjiyi yükseltmeye verendir.

Çünkü, Muhafazakâr, “İster küresel ister yerel olsunlar, ideolojilere başrol verildiğinde, yönetenlerin ‘tanrılaşma’ hezeyanına kapılmalarının kolay olduğunu bilen, ‘trendy’ akımların peşinden sürüklenmeyendir.”

Çünkü, Muhafazakâr, “Hiçbir teorinin kendi kendinin teorisi olamayacağını, hiçbir resmi dilin kendi anlamlarını önceden belirleyemeyeceğini, hiçbir bilimin hangi ideolojinin insan yararına olduğu sonucuna ulaşamayacağını unutmayandır.”

Çünkü, Muhafazakâr, “Millet yararına olabilecek ideolojilere ilişkin problemlerle yüz yüze geldiğinde, geriye çekilip bir daha düşünmesini bilendir.”

Çünkü, Muhafazakâr, “Anlık yararların heyecanına kapılmayandır.”

Evet, mer’i kanunlarla, siyasal tüzüklerle çelişmese de, milletvekili transferleri “helâl” değildir.

(1) “İlkeli Siyaset” başlıklı bölüm

(2) “Ekonomi Politikaları” başlıklı bölüm

16 Temmuz 2004

Avrupalı olmak

‘Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AB konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yaptığını anlattığı toplantıda İSO Başkanı Tanıl Küçük, tren faciasına gönderme yaparak, ‘Avrupalı olmak insan hayatına değer vermeyi gerektirir’ diye konuştu,” diyor, haber.(1) Telmihi?

Telmihi, “Avrupalı” olmayanın insan hayatına değer vermediği hükmü ki, insanoğlunun en temel içgüdüsünün, “yaşayakalmak” içgüdüsünün, Avrupa’ya özgü bir haslet olduğu imasıdır. Özgün bir iddia da değildir. 1853′te Hindistan’ı sömürgeleştiren İngiltere’ye “Hintliler öldürülmeye alışıktır” diye arka çıkan Karl Marks’tan önce ve sonra da benzer hükümler vardır. Vardır da, gerçeği yansıtırlar mı?

Mekke izdihamında ezilerek hayatlarını kaybeden binler, hızlandırılmış tren faciasında kaybedilenler gerçekten de türdaşlarının insan hayatına ilişkin vurdumduymazlığına mı kurban gittiler? Büyük depremden ya da geçen haftaki faciadan sonra dökülen yaşların, timsahın gözyaşları olmasından öte bir anlamı yok muydu?

Avrupalı olmak…

Tanıl Küçük, sözlerini “Avrupa Birliği hedefi doğrultusunda yasalarda gereken tüm değişiklikler yapıldı. Ancak, ‘Avrupalı olmak’ daha fazlasını gerektirmektedir…” diye sürdürmüş. Ne kadar haklı! “…Değişimi gelecek nesillere havale etmeyelim, bir an önce başlayalım,” diye eklemiş. Yine ne kadar haklı! Şu şerhle ki, talep ettiği bir dünya görüşünün başka bir dünya görüşüne evrilmesidir ki, bu, değil birkaç kuşak, asırlar almış ve alacak olan bir dönüşümdür. Ve özü, “tedbir nerede biter, kader nerede başlar?” meselesidir.

Avrupa kıtası topraklarında insanoğlunun “alınyazısı” kelimesiyle ifade edilen bir “mutlak” sona mahkûm olmayabileceği düşüncesi, “kader” inancının yine insanoğlu tarafından atalete biçilen bir kılıftan ibaret olup olmadığının sorgulanması onaltıncı yüzyılda bilimdeki ilerlemelere koşut olarak başlar. Kırılma noktalarının önde gelenlerinden birisi, fizik ve kimya bilgisi ile ünlü John Locke’un 1690′da yayınlanan (2) makalesidir. Locke, o günlere kadar Batı felsefe ve ilâhiyatının temelini teşkil edegelmiş fıtrat, yaradılıştan gelen “vicdan” gibi nitelikleri ve İlâhi kader düşüncesini reddeder. İnsanoğlunun dünyaya “tabula rasa” dediği, “bomboş bir levha” olarak geldiğini, vicdan da dahil olmak üzere her türlü tutku ve saplantısının beş duyusuyla algıladığı çevreye bir tepki olarak geliştiğini, bu tepkilerinin zaman içinde belirgin bir düzen anlayışına ve akılcılığa evrildiğini iddia eder.

Sahiden öyle mi sendromu!

Locke’la başlayan ve sayısız düşünürle gelişen bu insan/dünya görüşü, bir yandan “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu şeklindeki inancın yerleşmesini sağlarken, öte yandan da “mükemmel bir çevrenin yetiştireceği insanlar mutlak surette mükemmel insanlar olacaklardır” düşüncesini yeşertir. “Mükemmel çevre”den kasıt, “boş levha”yı mükemmel bir biçimde dolduracak bilimsel bilgilerin ulaşılabilir olduğu ortamlardır.

İnsanoğlunun dünyaya “boş levha” olarak gelmiş olmasının bir diğer telmihi de “eşitlik”tir. Kimse bir diğerinden daha bilgili, daha akıllı doğmadığı, diğer bir deyişle “beş parmağın bir olduğu” düşüncesi, mutlakiyeti eşitlikçi demokrasi lehine gözden düşürürken, ahlâk ve vicdan gibi erdemlerin çevresel faktörler doğrultusunda şekillendiği düşüncesini doğurur. Çevreyi düzeltebilirseniz, insanoğlunu da düzeltebilirsiniz. Dolayısıyla, toplumsal ve siyasi düzen, insanın mükemmele ulaşmasını sağlayacak uygun eğitim-öğretime revaç verecek şekilde yeniden yapılanmalı, devlet, “azami sayıda insanı, azami derecede mutlu edecek” önlemleri almalıdır. Eğitim-öğretimin insanın ahlâki ve zihni yapısını şekillendirmenin yegâne aracı olduğu hususunda mutabakat tamdır. Locke ekolünün anlayışı Avrupa çıkışlı liberal ya da radikal, çağdaş tüm ideolojiler tarafından benimsenir.

Sayın Küçük’ün “Avrupalı olmak’ daha fazlasını gerektirmektedir…” hükmünden yola çıkarak, biz bu sürecin neresindeyiz diye baktığımda, dillendirelim ya da dillendirmeyelim birkaç noktada ciddi itirazlarımızın olduğunu sezdiğimi sanıyorum. Bunlardan birincisi, “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiası. Geçirdiğimiz tren faciası bağlamındaki telmihinden yola çıkarsak, akıl, yeryüzünde geçerli fizik kanunlarının şu dingil ağırladığındaki şu katarın, şu hızda, şu evsaftaki rayların üzerinde seyretmesine izin verip vermeyeceği bilgisinin yok sayılamayacağını söylüyor olsa gerektir. Peki, yok sayılmış mıdır? Evet, Sayın Başbakan’ı yanıltmak, mahcup etmek pahasına yok sayılmıştır? Nasıl olur?

İki neden düşünebiliyorum. İlki, Locke’un “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiasının reddi ki, bu, her kırmızı ışıkta geçenin otomobil altında kalmadığı şeklindeki kadim gözlemimizle ilgiliymiş gibi duruyor. Her ne kadar günümüz kuantumcuları söz konusu olguyu yeni fiziğin belirsizlik ilkesi ile açıklamayı tercih edebileceklerse de, açıklamalarının bizim “kısmet” anlayışımızın pek de uzağına düşmediğini teslim edeceklerini sanıyorum.

Zihni ve vicdani yapımız…

İkincisi, bilginin “kaynağı”na güvensizlik. “Sen söylüyorsun da bakalım sahiden öyle mi?” sendromu – “rasyonel otorite” kaybı ki, “rasyonel otorite” öğretmenle öğrenci, bilenle bilmeyen arasındaki otoritedir; bilginin paylaşılması durumunda kendiliğinden yok olduğu için “rasyonel”dir. Rasyonel otorite kaybının ya da olmamışlığının toplumumuzu uğrattığı zararlarının ve sorumlularının tespitini fevkalâde önemsiyorum. Uzmanlar, neden kaale alınmazlar?

İnandırıcılıklarını yitirdikleri için olabilir mi? Bu sorunun cevabını üniversiteler bulmak ve gerekeni yapmak durumundadırlar. İşaretlerine sadece bürokrasi de değil, basından televizyona hemen her yerde rastladığımız “anti-entelektüelizm” bir diğer faktör olabilir mi? Eğer, öyleyse, Sayın Küçük’ün “Kamu vicdanını yaralamamaya yönelik demokratik refleksleri gösterebiliyor muyuz?” serzenişi mesnetsiz kalmaktadır. “Kamu vicdanı”nın “tek bilginin bilimsel bilgi” olduğu iddiasını benimsemiş olduğunun işaretleri vermediğini, “Allah’ından bulsun” tutumuna daha yatkın olduğumuzu teslim etmek durumundayız.

Yine aynı söylevdeki, “Avrupalı olabilmek demokrasiyi, şeffaflığı, hesap verebilirliği, hukukun üstünlüğünü içimize sindirmeyi, insan hayatına değer vermeyi gerektirir” cümlesine gelince, AKP iktidarının “demokrasi”nin katıksız bir tezahürü olarak başa geçtiğini teslim etmemek olası değildir kanısındayım. “Şeffaflık,” kol kırılır yen içinde kadim şiarına uygun olarak, olumsuzlukları ortaya dökmekten, birbirini gammazlamaktan içtenlikle sakınan bir toplumda zor başarılan bir ruh-dönüşümü olacaktır. Bunu İSO başkanlığını yapan birisinin takdir edeceğinden eminim. “Sanayici” olmanın en az “demokrat” olmak kadar zor tanımlanır bir nitelik olduğunu da herhalde teslim edeceklerdir.

Neticeyi kelâm, Sayın Başkan’ın “hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, sadece yolsuzluklarla ilgili değil, hayatın her alanında yapanın yaptığının yanına kâr kalmaması” temennilerine katılmamak mümkün değildir. Ama kendilerinin de gözlemledikleri gibi, “Avrupa Birliği hedefi doğrultusunda yasalarda gereken tüm değişiklikleri” yapmış olmanın yetmediği bir durumla karşı karşıya isek, eğri oturup doğru konuşmak, insanımızın zihni ve vicdani yapısını yeniden değerlendirmek durumundayız.

Ne her yasal hak helâldir, ne de her haram yasayla önlenebilir.

(1) Hürriyet gazetesi, 29 Temmuz 2004

(2) An Essay Concerning Human Understanding, 1690

30 Temmuz 2004

Kelebek etkisi!..

Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in ilköğretim müfredatının çağın bilgileri doğrultusunda yeniden ele alınacağına dair demecinin ardından, dün de kadirşinas öğretim üyesi Yakup Deliömeroğlu’nun “Schrödinger’in Kedisi” roman ikilisiyle kuantum fiziğinin düşünsel sonuçlarının kamuoyuna yayılmasını irtibatlandıran yazısını gördüm. “Bir mıh, bir nal kurtarır…” Hal buyken, Sayın Bakan’ın “Siyah-beyaz diye bir şey yok artık…” saptamasıyla özetlediği gelişmeyi bir kez daha hatırlatmak farz oldu…

‘Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir atlı kurtarır, bir atlı bir savaş kurtarır, bir savaş bir vatan kurtarır.” Kaos paradigmasını özetlemekte kullanılan bu kadim gözlemi kendime durup durup hatırlatmama vesile olan yüzlerce olaya hafta başında Prof. Ziya Selçuk’un,(1) ardından Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in ilköğretim müfredatının çağın bilgileri doğrultusunda yeniden ele alınacağına dair demeçleri eklenmişken, dün de Gazi Üniversitesi’nin kadirşinas öğretim üyesi Yakup Deliömeroğlu’nun “Schrödinger’in Kedisi” roman ikilisiyle kuantum fiziğinin düşünsel sonuçlarının kamuoyuna yayılmasını irtibatlandıran yazısını gördüm. (2) Müfredat dönüşümünün hayli zaman alacağı kuşkusuzdur; ancak kadim gözlem bir kez daha doğrulanacak gibi duruyor: “Bir mıh, bir nal kurtarır…” Hal buyken, Sayın Bakan’ın “Siyah-beyaz diye bir şey yok artık…” saptamasıyla özetlediği gelişmeyi bir kez daha hatırlatmak farz oldu. Tek doğru aldatmacası Beş yüz yıl kadar önce, Ortaçağ’ın sonu “Aydınlanma Çağı”nın ilk işaretleri: Aristo’yu kaynak edinen Kopernik, Kepler, Galile ve Newton’la (3) devam eden bir dizi buluş ve/ya da keşif. Sonuç, semavi dinlerin dünya ve kâinatın işleyişine ilişkin açıklamalarını reddeden, “doğrular”ın vahiy ya da usavurumla değil, gözlem, ölçüm ve deneylerin sonucu belirlenebileceği ilkesinin kesin olarak benimsenmesiyle sonuçlanan yaklaşık üç yüz yıllık sürecin başlaması.

Dünyanın çok sayıda olmakla birlikte tümüyle “gözlemlenebilir ve çözümlenebilir” verilerden oluştuğunu iddia eden Newton, gözlem ve çözümleme sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin kanunun “bütün”e uygulanabileceğini, bu sade ve basit kanunların kâinatın bütününü kesin olarak açıklayabileceğini savunur. Newton fiziğinin tanımladığı evren ve dünya, belirgin kurallara göre işleyen, “deterministik,” yani her olayın birtakım sebeplerin kaçınılmaz sonucu olarak tezahür ettiği, bulanık olan, ortada kalan hiçbir yönü olmayan, başı sonu belli “mekanik” bir sistemdir.

Klasik Fizik’in dünyası bir ya-ya da dünyasıdır. Aristo’nun doğrusal mantığının kurallarına tabidir. Bir şey, ya doğrudur ya da yanlış; ya siyahtır ya da beyaz. “Hem doğru hem de yanlış” olamaz; çünkü bilimsel yöntemle saptanan “doğru” tektir.

Kuantum fiziğinin şiarı…

“Doğru”nun “tek” olduğu inancı, zaman içinde modern dünyayı şekillendiren sosyal bilimleri, ekonomiyi, sanatı, edebiyatı, müziği daha da önemlisi siyaset bilimini şekillendirir; ideolojileri keskinleştirirken, “toplum mühendisliği” dediğimiz olguyu yüreklendirir. Toplum mühendisliği, “doğru”yu, baskıcı ya da en azından jakoben/tepeden inmeci yönetimlerle dayatmakta mahzur görmez, hatta şart sayarlarken, ideolojiler keskinleşir. Gri alanlar; belirsizlikler, yozluk, bozukluk şahsiyetsizlik anlamına geldiği için yok sayılırlar. Eğitim, aynı doğrultuda, kesin, keskin, muğlağa, müpheme yer vermeyen, sonu “-dır” ve “-tır” ile biten mekanik bir diskur hüviyetine bürünür.

Birinci Aydınlanma’nın mekanize kâinat görüşünün sarsılması, 1920′lerde, “ışık”ın doğasına ilişkin yeni bulguların sonucudur. O yıllara kadar “ya” cisimcik bölüklerinden “ya da” dalga serilerinden oluştuğu kestirilen ışığın, Aristo mantığının “ya-ya da” kuralına uymadığı, tersine “hem dalga serilerinden hem de cisimcik bölüklerinden” oluştuğu anlaşılır. Bu bulgu, klasik bilim dünyasının “doğru” anlayışını altüst eder. Siyah-beyazcı Newton fiziğinin aksine, kuantum fiziğinin şiarı “hiçbir şey şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil” ibaresi olur. “Kesinlik” diye bir şey yoktur, “tek” doğru diye bir şey yoktur. Albert Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir” saptamasıyla birlikte ‘Kuantum Devrimi’ reddedilemez bir oluşum haline gelir. Dahası, ışığın dalga veya cisimcik niteliğini gözlemci ile adeta bir diyaloğa girerek belirttiğinin ortaya çıkması işleri daha da karıştırır.

Arşimed’in “Evraka! Evraka!” diye bağırdığı su ve tas deneyini hatırlarsınız. Kuantum Fizik’inin evrekası da ışığın hem dalga serileri hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu saptayan deneydir. Şöyle ki; herhangi bir ışık kaynağının, mesela bir ampulün, önüne dalga dedektörü koyulduğunda, ışığın dalga niteliğini açık ettiği, oysa cisimcik dedektörü kullanıldığında cisimcik niteliğini sergilediği saptanır. Bu deneyin telmihi, ışığın biz onu nasıl görmek istiyorsak, kendisini bize öyle gösterdiğidir! Deneyin sonucu öylesine garipsenir ki, kuantum fizikçisi Erwin Schrödinger, ışığın bu hem dalga hem de cisimcik olma niteliğini vurgulamak için “Schrödinger’in Kedisi” diye anılan ünlü kuantum deneyini tertipler. Schrödinger, bu deneyle ışığın tetikleyeceği bir tabancanın namlusunun karşısına yerleştirilen bir kutuya konan kedinin ölü ya da diri olmasının, ışığın dalga ya da cisimcik gibi hareket etmesine bağlı olduğunu göstermeyi amaçlar. Işık, cisimcik gibi hareket ederse kedi ölecek, dalga gibi hareket ederse yaşamaya devam edecektir. Işığın ne zaman, nasıl hareket edeceği “asla bilemeyeceğimiz şeylerden biri” olduğu için, deney bizi kedinin ölümle/yaşamın üst üste bindiği, süperpoze, bir durumda olduğu şeklinde garip ve tekinsiz bir gerçeklikle karşı karşıya getirir. Böylece aynı anda ölü ve diri olmak gibi bildiğimiz hayatta “imkansız” olduğu düşünülen bir keyfiyetin kuantum dünyasında bir gerçeklik olduğu vurgulanır.

2000′li yılların dünya görüşünü şekillendireceğine kesin gözüyle bakılan kuantum fiziğinin, insanın kendisine, bedenine, topluma, kâinatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta “canlılık ve ölülük” durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceği öngörülmektedir. “Post-modernism” yani “modernism-sonrası” denilen oluşum da bu oluşum. Yeri gelmişken, “post-modern” roman, belirli bir kurguya sadık kalmayan, ahkâm kesmeyen roman.

Bir nal, bir mıh gerçeği!

Kuantum fiziğiyle eşzamanlı gelişen “Kaos Paradigması,” Newton fiziğinin “şunu şöyle etkilersen bu sonucu alırsın” şeklindeki nedensellik ilişkilerinin işlemediği deniz dalgaları, girdaplar, borsa hareketleri, insan toplulukları gibi davranışları öngörülemeyen dinamik sistemlerin işleyişine anlam kazandıran paradigma. “Toplum mühendisliği” ne denli özenle uygulanırsa uygulansın, insanların oluşturduğu dinamik sistemlerin başlangıç noktalarında meydana gelen en ufak bir değişikliğin beklenmedik sonuçlar doğurabildiğini gözler önüne seriyor. Bu “en ufak değişiklik” bir kelebeğin kanat çırpması kadar önemsiz olabiliyor. Literatüre “kelebek etkisi” olarak geçiyor: Şu anda “Türkiye’nin herhangi bir yerinde kanat çırpan bir kelebek, bir süre sonra İstanbul’da, Ankara’da ya da başka bir yerde fırtınaya sebep olabilir.” İster bir yasa teklifi, ister bir makale, ister bir şarkı, tek bir şarkı, kelebek etkisi yaratabilecek, ne kadar iyi düzenlendiği, denetlendiği sanılırsa sanılsın, herhangi bir sistemi öngörülemeyecek biçimde sarsabilecektir.

“Ateş olsa cürmü kadar yer yakar”ın hiç de gerçekçi bir deyiş olmadığı, tersine, “bir mıhın bir nal, bir nalın bir at, bir atın bir atlı, bir atlının bir savaş, bir savaşın bir vatan” kurtarabileceği ispat ediliyor ki, hem sevindirici hem de korkutucu – hayatın ta kendisi gibi.

1) Talim Terbiye Kurulu Başkanı

2) Zaman, 12.8.2004

3) Isaac Newton, “Principia” 1687.

ALEV ALATLI

13/08/2004

‘Kafkas’a hükmet!’ (1)

Vladikavkaz ismi, aslında bir emir cümlesi: “Kafkas’a hükmet!” Emri veren Deli/Büyük Petro. Kafkasların Ruslaştırılması hareketini tamamlayan, Büyük Ekaterina. Bir emir cümlesinin Osetya-Alanya’nın başkentine “isim”dir diye verilmiş olması, psiko-dilbilimcilerin incelemeleri gereken başlı başına bir Rus olgusu ki, ruhsal yapılanmalarına ışık tutsa gerek. Başkaları da var: Vladivostok, meselâ “Doğuya hükmet!” demek.

Rusya Federasyonu’nun en küçük ve en kalabalık cumhuriyetlerinden birisi, Osetya. 8.000 km. karelik bir alana ki, 50×360 gibi düşünülebilir, yüz ayrı millet sıkışmış, kilometre karede 81 kişi. Ana yolların kavşağında yer alıyor, Transkafkaslar ile Avrupa arasında köprü niyetine kullanıldığından, tarih boyunca rahat yüzü görmemişler. Persler, Hazarlar, Araplar, Hunlar, Moğollar, Romalılar, Ruslar, Türkler birimiz gelmiş, birimiz gitmişiz. Daha doğrusu, hepimiz gelmiş ama galiba hiçbirimiz gitmemişiz; çünkü küreselleşen CNN dünyasına rağmen küçücük ülkede 40 ayrı dil konuşuluyor. Araplar, bölgeye “Diller Dağı” derlermiş ki, bence çok haklılar, küçücük komşu Dağıstan’da bile 36 dil konuşuluyor.

Öte yandan, Rusya Federasyonu’nun en gelişmiş cumhuriyetlerinden birisi, bir yeryüzü cenneti. Elektronik eşyadan plastiğe varıncaya kadar 130 dev sanayi tesisi, petrol, doğalgaz, altın ve gümüş madenleri var. Dağlarından köpüren sular, elektrik üretimine elverir, 250′den fazla olduğunu söyledikleri pınarlarından dünyanın en iyi maden suları fışkırır. Ormanlarında kereste, dağlarında keçi ve koyun sürüleri, vadilerde en kalitelisinden mısır. 4 üniversite, 13 yüksekokul, ünlü Suvarov Askerî Akademisi’nden de ünlü futbol takımları, Spartak, olimpiyat şampiyonu atletizm takımı, Himalaya şampiyonu dağcıları, tiyatrolar, müzeler, senfoni orkestraları, devlet sanatçıları. Buna karşın bugün 300 bin nüfuslu küçücük başkent Vladikavkaz, iki saat mesafedeki Çeçenistan’dan kopmuş gelmiş hemen hepsi Rus 130 bin göçmenle cebelleşiyor. Çadır kentler 1989′da Edirne’ye sığınan Bulgaristan Türklerinin hallerini hatırlatıyor. Şu farkla ki, Edirne’de, Katolik “Sacred Heart,” İncil-i Şerif bezirgânı “Salvation Army” gibi misyoner kuruluşlar yoktu. Burada sanki dünyanın tüm iyiliksever sivil toplum örgütleri toplanmış.

Deli Petro: Kafkas’a hükmet!

Vladikavkaz ismi, aslında bir emir cümlesi: “Kafkas’a hükmet!” Emri veren Deli/Büyük Petro. Kafkasların Ruslaştırılması hareketini tamamlayan, Büyük Ekaterina. Bir emir cümlesinin Osetya-Alanya’nın başkentine “isim”dir diye verilmiş olması, psiko-dilbilimcilerin incelemeleri gereken başlı başına bir Rus olgusu ki, ruhsal yapılanmalarına ışık tutsa gerek. Başkaları da var: Vladivostok, meselâ “Doğuya hükmet!” demek. Bir an, İstanbul’un adını “Vladizapad!” ya da “Vladikıristiyane!” diye değiştirdiğimizi düşünmek ne garip! Nerede oturuyorsunuz sorusuna “Batıyahükmet!” veya “Hıristiyanlarahükmet!” şehrinde oturuyorum diye cevap verdiğinizi düşünün! Yeri gelmişken, Çeçenistan’ın başkenti Groznî de Rusça “çirkin” demek, çirkin ve korkunç.

Vladikavkaz’ı, 1784′te bir kale/şehir olarak kurulmuş. Rusya, burada hareketle hatlar kurarak ilerlemiş, Gürcistan’ı ilhak etmiş Transkafkasya’da egemenliğini sistemli bir biçimde pekiştirmiş. Kale/şehirler zamanla askerî ve ticari merkezlere dönmüş, Kuzey Kafkas kentlerini oluşturmuş. Buna karşın, direniş anında başlamış. Rusya, asker yığarken, Nakşibendi ve Kadiriye tarikatlarının müridleri, işgalcilere kan kusturmuşlar.

Çeçenlerin “aşırı bağımsız” bir halk oldukları hususunda onları seven, sevmeyen herkes hemfikir. Rus egemenliğini hiçbir zaman kabullenmemiş olduğu bilinen bu başına buyruk ulus, ‘Kafkasa hükmet’ fermanından bu yana savaşıyor. 1783′ten itibaren Şeyh Mansur, İmam Hadis gibi efsaneleşmiş isimler, Ruslara nefes aldırmıyorlar: “Rusların bakışları sahte, sözleri yalandır. Onları içerde ya da dışarda nerede bulursak, cebren ya da hile ile öldürmeliyiz ki, sürüleri dünya yüzünden silinsin; zira bitler gibi çoğalırlar ve Muhan steplerindeki yılanlar kadar zehirlidirler…”

Şeyh Şamil ve Çeçen davasının seyri

Dağıstan’da Gazi Muhammed’le başlayan, İmam Hamzat ve Şeyh Şamil’le devam eden “İmamlar Dönemi” sürecinde direniş, tam 25 yıl, kesintisiz devam ediyor. Savaş “Dağıstan Arslanı” Şeyh Şamil’in esir düşmesinden sonra da sürüyor. Çarlara ne kendisi boyun eğmiş, ne de müridlerinin boyun eğmelerine izin vermiştir: “…Uyarıma kulak tıkayıp keten-saçlı Hıristiyan köpeklerin sizleri de ayartmalarına izin verirseniz, bilesiniz ki.. askerlerim avullarınızın tepesine kara bulutlar gibi çökecek, iyilikle vermediğinizi zorla alacaklardır.. dehşet, yıkım, kan peşimden gelecek, çünkü kelimelerin yetmediği yerde, eylem konuşur!” Lenin, burjuvaziyi hoşgörmeye ne kadar yanaşmışsa, Şeyh Şamil de Moskof gâvurunu hoşgörmeye o kadar yanaşmış. Ona göre, hiçbir mukaddesi olmayan, etrafta tanık olmadığı sürece her şeyi yapabilecek bir “tabii afet” ve “yarı-şeytan”dır, Rus. 1860′ta Kadı Ataev Atabiy, sonra 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Şeyh Şamil’in naiblerinden Simsirir Ali Bek, daha sonra 1913′te öldürülen Abrek Zelimhan’ın isimleri unutulmuyor.

1854′te Çeçenistan petrolünün peşindeki diğer bir devletin, Büyük Britanya’nın bölgede incelemeler yapan Lord’u, “Kafkas kişiliği, yarı-vahşi dağlılara özgü iyi ve kötü unsurların tümünü içerir,” diye yazıyor, “Cüretkârlık ölçüsünde cesur, eşi görülmemiş biçimde sadık, savaşta şövalye, haksızlığa uğradıklarını düşünmedikleri sürece sözlerinin eridirler. Günlük yaşamlarında sevecen ve mülâyim, düşman ya da yabancılar söz konusu olduğunda, kan dökücü ve paragöz.” Vladikavkaz’dan bu yana, Çeçenler önlerine çıkan her bağımsızlık fırsatını değerlendirmeye çalışmış, isyanları sayıca kendilerinden çok üstün hasımlarının zayıf zamanlarına denk getirmeye gayret etmişler. Bolşevik ihtilâli, bağımsızlık heveslerini bir kez daha körüklemiş. 1918′de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurmuşlar ve anında “Rusya bölünmez” sloganı ile gelen Beyaz Ordu’nun saldırısına uğramışlar. Yardım için Dağıstan’a kadar gelen İsmail Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusunun geri çekilmek zorunda kalmasının yarattığı düş kırıklığı geçmeden, Beyaz Ordu çekilmiş, bu defa Kızıl Ordu’nun işgaline uğramışlar. 1930′da tekrar diriliş, tekrar yenilgi. 1936′da, Yeni Sovyet Anayasası uyarınca özerk cumhuriyet olduk, demeye kalmadan, İkinci Dünya Savaşı patlamış, Almanlar gelmiş. Ruslardan kurtulmanın bir yoludur diye Nazilerle birlikte hareket etmişler, “ihanet”leri Orta Asya’ya sürülmeleri ile sonuçlanmış.

Çarlar gibi Sovyet liderleri de Çeçenistan’da tam bir kolonizasyon politikası izlemişler. Çeçen halkının ekonomik ve kültürel gelişimi engellenmiş. Bir zaman Çeçenlerin Grozni şehrine girmeleri bile yasaklanmış. Çeçenleri, tarıma elverişli olmayan dağlık bölgelere sürmüşler. Ovalara Kazakları getirmiş yerleştirmişler. 1940′tan önce, Çeçenistan, SSCB petrolünün yarısını üretirmiş, bugün bu rakam yüzde bir bile değil; ama petrol hâlâ orada, dahası, Hazar petrolleri de ülke üzerinden naklediliyor. Bir hesaba göre Hazar havzasında dört trilyon dolar yatıyor ki, dünya GSMH’sinin çok önemli bir yüzdesi. Hal böyle olunca, ne Rusya’nın Çeçenistan’dan vazgeçmesi olası, ne de Çeçenistan’ın bağımsızlıktan. SSCB’nin dağılma sürecinde bir kez daha ayaklanıyor, 1991′de bağımsızlıklarını ilân ediyorlar. Bu defa, Cohar Dudayev’in önderliğinde ki, kendisi, Sovyet Hava Kuvvetleri generalidir. “Rus Güvenlik Konseyi’nin Dudayev’in ordusuna ‘gangster güruhu’ dediğine bakma,” diyorlar, “General Dudayev ve çevresi, Sovyet Ordusu’nun yetiştirdiği en iyi askerlerdir. Bizi, bizden iyi tanırlar.”

Rus Savunma Bakanı Graçev, tek bir paraşüt alayının Dudayev’i alaşağı etmeye yeteceği kanısındaymış; ama doğrudan müdahale etmektense, Rusya yanlısı muhalefeti örgütlemeyi denemişler. Ne ki, olay geri tepmiş, verdikleri silâh ve mühimmat bağımsızlık yanlısı Çeçenlerin eline geçmiş. Öte yandan, Rusya, en karanlık günlerini geçirmektedir. 1992′de enflasyon % 1350 küsur, devlet hazinesi hemen tümüyle boş, vergi toplayabilmek için petrol, alkol, tütün, havyar, uyuşturucu, silâh gibi ekonominin en kârlı sektörlerinin mafyanın eline geçmesine göz yummak durumunda kalmışlar. İnsanlar, para bulmak için her şeyi yapıyorlar, bunlara Rus ordusu da dahil. 1993′te Kızıl Ordu’da altı bin beş yüz hırsızlık hadisesi kayda geçmiş, satılanların arasında tanktan tüfeğe, nükleer malzemeye kadar olmayan yok. Cesium-137 diye kilosu bir milyon dolar olan bir maddeden bahsediliyor, sonra, Lityum-6 diye başka bir şeyden ki, onun kilosu da on milyon dolarmış. Başlıca müşterileri, Kuzey Kore, İran ve Libya’ymış, aracılar ise Çeçenler. Silâhlı kuvvetlerini destekleyecek her işe giren Çeçenlerin bir yandan hırsızlama mallara aracılık yaptıkları, diğer yandan da milyonlarca dolarlık yasadışı geliri akladıkları, ülkenin mafya sığınağına dönüşmesine izin verildiği iddia ediliyor. Adları “ganster devlet”e çıkıyor; ama kimine el koydukları fakat çoğunu satın aldıkları silâhlarla, kendilerine güçlü bir ordu düzmeyi de başarıyorlar. O yıllarda Rusya’nın elinden olayları seyretmekten pek fazla bir şey gelmiyor.

Büyük hezimetin perde arkası

Çeçenistan’a sevk edilen birlik, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’e dünyayı dar eden ünlü Kantemirovskaya Tank Tümeni. Kantemirovskaya, 1994 Aralık’ında “Çeçenistan’da anayasal düzeni hakim kılmak ve Rusya’nın toprak bütünlüğünü korumak, Cumhurbaşkanı Dudayev’i makamından indirmek” üzere giriyor. Böylece, “Çeçenlerin bağımsızlık istekleri sindirilecek, Rusya Federasyonu’nun bölgedeki ekonomik ve siyasi egemenliği yeniden tesis edilecektir.” Ama evdeki hesap çarşıya uymuyor. 28 Mayıs 1996′da, Temmuz seçimlerinden iki ay kadar önce, Boris Yeltsin, Grozni’de Rus askerlerine, “Kazandınız… Asi Dudayev rejimini yendik” derken, 27 Kasım’ında, Kommersant gazetesi, Başkan’ın Çeçenistan’da kalan son iki tümeni çektiğini, ve teslim antlaşması imzaladığını haber veriyor.

Yaklaşık iki yıl süren kirli bir savaştan sonra arkasında on binlerce ölü, hemen tümüyle viraneye dönmüş bir Çeçenistan ve iki yüz bini Rus üç yüz elli bin göçmen bırakan Kızıl Ordu, geri çekilmek zorunda kalıyor. Ruslar açısından büyük bir hezimet olan bu durumu ‘89′da Doğu Avrupa’dan çekilen Sovyet kuvvetlerinin bütçelerinin tankların onarımının dahi yapılamadığı seviyelere tırpanlanmış olmasıyla açıklıyorlar. Afganistan hezimetinden de hiçbir ders çıkarılmadığı söyleniyor. Örneğin, Sovyet ordusunun ‘Rus’ ordusuna dönüştüğü 1992′den sonra tümen seviyesinde tek bir tatbikat yapılamamışmış. Dahası, Çeçenistan’ı işgale gönderilen kıtalar, Rusya’nın hemen her yöresinden derlenen kıtalarmış. Ve askerlere Yeltsin’in 1992 tamimi doğrultusunda kendi halklarına karşı silâh kullanmayacaklarına dair yemin ettirilmişmiş. Çeçenistan, Rusya Federasyonu’nun bir parçası sayıldığından ateş etmeleri yasal değilmiş ve askerler geçmiş tecrübelerinden bilirlermiş ki, gün gelir savaştıkları için divan-ı harbe bile verilebilirlermiş.”

10 Eylül 2004

‘Kafkas’a hükmet!’ (2)

“Her komuta kademesinde savaşın tek bir anlamı var: Zengin olmak. İster sivillerin evlerini boşaltmalarına nezaret eden bir onbaşı ol, ister rehineleri korumakla yükümlü bir teğmen, ister Çeçen gerillalarla kârlı bir petrol satış antlaşması yapan kıdemli bir subay, birinci hedef, para. Yolsuzlukla savaşmak için orada olanlar bile bu düzenden nemalanıyorlar.”

Bu son olaya kadar Rusya’da Çeçenistan vahşetini kınamayan aklı başında kimse yoktu. Ve “vahşet” duruma en uygun kelimeydi. Rus ordusunun sivil asker ayırt etmeksizin bombalıyor, Çeçenistan’da taş üstüne taş bırakmıyor; ama daha da kötüsü, talan ediyor, iğfal ediyor ve akla gelebilecek her türlü savaş suçunu işliyor olduğu anlatılıyordu. Meğer ki, fanatik olsun Rusya’yı bu bağlamda savunan hemen kimseye rastlanmıyor. Örneğin, Tolstoy’un aynı isimli hikâyesinden mülhem Kavkavskî Plevnik/ Kafkas Tutsağı isimli ödüllü filmin ünlü yönetmeni Sergey Bodrov, Rus askeriyesinin kaba, sömürgeci tutumu ve yozlaşması ile kıyaslandığında, Çeçenistan’daki gerçek haydutların Rus askerleri olduğunu söylüyor: “Çeçenistan’daki olan bitenler için Rusya’yı değil, askeriyeyi suçluyorum.” Bodrov’un filmi, Çeçenlere esir düşen er Vanya ve onun Rusya’ya olan güvenini tümüyle yitirmiş takım kumandanı Saşa’nın hikâyelerini anlatıyor. Bodrov, Kafkaslar’da yaşamı, Ortaçağdan kalma, saf, temiz, aşıkâne ama Şeyh Şamil’in dağları kadar sert ve yasaklayıcı, buna karşın, aile onurunun, kan bağlarının yitirilmediği, kanın yerde bırakılmadığı bir yaşam olarak sunmaktan çekinmiyor.

Kan ve gözyaşı üzerinden para kazananlar

Öte yandan Siri Lill Mannes isimli Norveçli bir gazetecinin anılarını kaleme aldığı KGB özel kuvvetlerinden Aleksandr Voda’nın öyküsü var. Voda, Moskova’da iki yüz kişinin ölümüyle sonuçlanan ve Çeçenlerin sorumlu tutulduğu bombalama olayından sonra Çeçenistan’a terörist haydutlarla savaşmak üzere gönüllü gidiyor ve savaşın karanlık yüzüyle tanışıyor: İşkenceler, idamlar, içki, gasp, hırsızlık, sansür. “Rus sömürgeciliğinin yakın gelecekte dirileceğinden korkanlardansanız, Voda’nın Rus ordusu hakkında söylediklerini duyunca rahatlıyorsunuz, değilseniz, anlattıkları dehşet verici,” diyorlar, “Askerler, tümüyle dağıtmış durumdalar. On sekiz yaşında gençler savaşa hiçbir eğitim görmeden gönderiliyorlar. Alkol tüketimi tavan yapmış ve kimsenin umurunda değil. Koğuşta gaspçı, sarhoş silâh arkadaşlarının yanında uyumaktansa, dışarda sahrada uyumak evlâ. Her komuta kademesinde savaşın tek bir anlamı var: Zengin olmak. İster sivillerin evlerini boşaltmalarına nezaret eden bir onbaşı ol, ister rehineleri korumakla yükümlü bir teğmen, ister Çeçen gerillalarla kârlı bir petrol satış antlaşması yapan kıdemli bir subay, birinci hedef, para. Yolsuzlukla savaşmak için orada olanlar bile bu düzenden nemalanıyorlar.” Kaleme alınan anılarına göre, Aleksandr Voda, bunların hepsini görmüş, hepsini biliyor. “İhanet de var. Savaş devam ediyor görüntüsü vermek için, Ruslara kendi kıtalarına ateş açmalarının emredilmesi, ihanet değil de, nedir? Generallerin Moskova’ya gönderdikleri raporlara yazmak için daha çok ölü -Çeçen ve Rus ölüsü- istemelerine başka ne ad verilebilir?” Voda, bunlara da şahit olmuşmuş. Bir defasında karargâha ateş ederken yakaladığı adamlar FSB’den çıkıyorlar. Adamlar, Aleksandr’a kızıyorlar, “Sen ne yaptığını sanıyorsun? Burada durmuş sana para bulmaya çabalıyoruz, sen de bize ateş ediyorsun!” Voda, apışmış kalmıştır, “Ne demek istiyorsunuz?” El cevap, “Savaşıyor sayılman için yaralanman gerekiyor. Ancak, böyle savaş tazminatı alabilirsin. Hâlâ anlamadın mı?”

Öte yandan, Cahar Dudayev’in 1996 Nisan’ında şehit olmasından sonra Çeçen birliği bozulmaya durmuş. “Askerî zafer kazanıldı; ama ülke ambargo altındaydı,” diyorlar, “Aslan Mashadov hükümetinin taş üstünde taş kalmamış ülkesini ayağa dikecek kaynakları yoktu. Vergi toplanamayınca, serbest pazarın orman kanunlarına boyun eğmek zorunda kaldı. Hükümet, geleneksel görevlerini yerine getiremedi, hak ve adaleti gözetemedi. Vahabiler, bu dönemde geldiler, tımarlar kurdular. Vahabiler, bir süre mafyanın ve eşkıyalığın karşısındaki en sahici güçlerden biriydiler; ama yerel halkın çoğu şeriat yönetimine karşı olunca, asayiş büsbütün bozuldu. Umulanın tersine, mafyanın ve eşkıyalığın yeşermesine fevkalâde müsait bir ortam doğdu. Uzaklardaki yalnız çiftliklerin yağma edildiği, her türlü kaçakçılığın mubah sayıldığı bir talan ekonomisi gelişti. Çoğu yabancı, yüzlerce insan kaçırıldı, milyonlarca dolarlık fidye karşılığı ya salındı ya da salınmadı, öldürüldü. Son tahlilde ve başlangıçtaki iyi niyetlerine rağmen, Çeçenistan, yavaş yavaş çağdaş dünya sisteminin kapsama alanı dışına itilen, yönetilemez bir arazi parçasına dönüştü.”

Çeçenistan; terk edilen ülke!

“Yenik devlet”, hükümet birimleri ve diğer sivil kurumları tamamen çökmüş olan devlet anlamına gelen bir kavram. Günümüzde Çeçenistan, Afganistan, Sırbistan ve hatta Rusya Federasyonu’nu, hükümet organlarının ve sivil kurumlarının dağılmasına seyirci kalmak durumunda kalan “yenik devlet”lere örnek gösteriyorlar. Etnik temizliği önleyemeyen Yugoslavya, narkokapitalizmle başedemeyen Latin Amerika, kıtlık ve iç savaşı durduramayan Somali, devletin soykırımı bizzat örgütlediği Ruanda ve Irak’ı da yanı fasıldan sayılıyor. “Yenik Devletler”de yaşanan hayatlar çirkin, kaba ve kısayken, ekonomik faaliyetlerinin bütününü yasadışı ticaret teşkil ediyor. Çeçenistan gibi yenik devletler, “bağımsızlıkla anarşi, yasallıkla yasadışılık, modernite ile kaos arasında gidip gelirlerken, jeopolitik karadelikler” oluşturuyorlar.

Kafkasların anarşiye yenik düşmelerini dünya jeopolitiğindeki yapısal değişiklere bağlayanlar da var. 1947-1992, Soğuk Savaş’ın geliştirdiği küresel oyunlar, Amerika ve SSCB’nin söz geçirebilecekleri karakol devletler edinmeleri, bunlarla stratejik ortaklıklar kurmaları ki, bunlar çoğunlukla otoriter rejimlerin hakim olduğu, zayıf devletlerdir. SSCB’nin çökmesiyle birlikte özde istikrarsız olan bu devletlerin koruyucu şemsiyeleri de yok oldu, büyük çoğunluğu lidersiz, düzensiz, yönetimsiz kaldılar deniyor. Ekonomik çöküntü, kaçakçılığı teşvik etti. Kaçakçılık komşu ülkelerin asayişini de bozdu. Buralarda insan organlarından zehirli atıklara, nesilleri tükenmekte olan hayvan türlerinden çocuk pornosuna kadar, her şey satılıktır. Halklar, göçebe ve sığınmacı yaşamlara sürüklendi, Vladikavkaz’da olduğu gibi, uluslararası sivil toplum örgütlerinin vesayetleri altına girdiler. Çeçenistan, komşularının korktuğu, kendi halkının terk ettiği bir ülkeye dönüştü.

Rusya’ya gelince: Üst üste yaşadığı facialara bir de 1999 Mayıs’ında, Bakû-Supsa petrol boru hattının, üstelik Batılıların onayıyla, açılması eklenince, önemsizleştirildiğini hissetti, ve içerledi. Aynı yılın kasım ayında Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan, Rusya’yı atlayıp, Bakû-Ceyhan arası bir ikinci hat inşa etmeye karar verdiklerinde bu duygusu daha da perçinlendi. Söz konusu hattın NATO’nun koruması altına alınması gündeme gelince, girişimi, Kafkaslar üzerindeki etkisini yok etmeye yönelik siyasi saldırı olarak algıladı. Aynı yılın yazında Şamil Basayev’in Dağıstan’a girmesi, büsbütün telaşlandırdı. Basayev’i durdurdular; ama Kafkas hükümranlıklarının sonunun gelebileceği korkusunu atamadılar. Yine o yıl, apartmanların bombalandığı, iki yüz kişinin öldüğü terör olayı var. Katliamı Çeçen haydutların yaptığına dair hiçbir zaman kesin delil bulunamadı, hatta, apartmanlardan birisinin bodrumuna “bir şeyler” yerleştirirken yakalanan FSB subayları oldu. Polis yerleştirilen “şeylerin” bomba olduğundan emindi, subayları tutukladı; ama ispat edemedi.

Gazeteci Andrey Babitskî, “Vahabi teröristlerin hiç tanımadıkları insanları havaya uçurmaktan çekinmeyecekleri muhakkak,” diyor, “ama aynı kafa yapısı, KGB artıkları için de geçerlidir.” Ne ki, 1989′dan bu yana öylesine bunalmışmış ki, Rus halkı, bir de Çeçenlerin hakkını gözetmekle uğraşamamışlar. Vladimir Putin, “biri gelsin de bütün bunlara son versin” diye beklenilen güçlü adam olarak ortaya çıkmış. “Vladikavkaz’ı Çariçe Ekaterina kurdu, Çar Putin yaşatacak,” deniyor, “Yeryüzünde bir tek Çeçen bırakmamak pahasına da olsa, Rusya, Kafkaslara yeniden hükmedecek.”

11 Eylül 2004

‘İkinci’ bir hükümet gibi…

Aleksandr Soljenitsin, 1968′de yazdığı “Birinci Çevre” isimli kitabında “Büyük yazarlar, ülkelerinde ikinci bir hükümet’ gibidirler,” der, “Bu nedenle, hangi rejim olursa olsun, önemsiz yazarları sever, asla büyük yazarları değil.” “Çarmıha gerildikleri bu günlerde Rus halkının üçüncü ruhani rehberleri” olarak Eski Ahit peygamberleriyle kıyaslanan(1) Soljenitsin’le yapılmış son söyleşilerden(2) birinin Yeni Dünya Düzeninin İslâm’ı hasım ilân etmiş olma nedenine de ışık tuttuğunu düşünüyorum.

Eserlerinizi bir bütün olarak ele aldığımızda, manevi ve felsefi boyutunun siyasi boyutundan daha önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yaşamın öncelikli boyutunun son tahlilde edebiyat olduğunu görüyorum. Önce edebiyat, sonra ruhaniyat ve felsefe, en sonra da siyaset.

Modern dünyanın sorunlarının insanların genel olarak ruhani ve felsefi geçekleri yeterince idrak etmiyor olduklarından kaynaklandığını düşünür müsünüz?

İnsanoğlu kendisine dünyaya hakim olmak gibi bir hedef koymuş ama hakim olma sürecinde ruhunu kaybetmiştir. Hümanizma ki, bence bu kelime yerine “dinsiz insan-merkezciliği” tanımını kullanmak demek daha doğru olurdu, hayatın yaşamsal sorularını cevaplayamaz. Düşünsel bir kaosa yuvarlanmış durumdayız.

“Uçurumun Dibindeki Rusya”(3) isimli kitabınızda “cinnet geçiren hükümetimiz, Rusya’nın geleceğini bıçaklıyor” diyorsunuz. Neden bu kadar sert ve kışkırtıcı bir dil kullanmayı seçtiniz?

Komünizmden olabilecek en talihsiz, en sarsak bir biçimde çıkıyoruz. Bundan daha kötü bir yol çizilemezdi. Hükümet çok büyük reformlar yaptığını ilân etti; ama aslında ortada ne reform var, ne de bütünlüklü bir program. ‘Reform’ dedikleri ulusal mirasımızın gasp edilme sürecidir.

“Rusya, çıkmaz bir sokağa girdi, gidecek yeri yok,” diyorsunuz. Yani?

Yani, merkezi hükümetin bu çıkmaz sokaktan kurtulmak için bir plânı yok. Bütün yaptıkları, iktidarda kalmalarını sağlayacak başka başka çözümler üretebilmek. Oysa, nasıl bir yol izlenilebileceğine, ülkenin nasıl kurtarılabileceğine dair siyasi ya da değil, fikir üreten insanlar var Rusya’da. Kafası karışık olmayan insanlar var. Plan proje üretebilecek insanlar var, biliyorum, çünkü tanıyorum. Biliyorum. Bu insanlar benden bir şeyler söylememi, ülkeyi yukarı çekmemi bekliyorlar; ama bu koşullar altında yapamam.

Ya Batı? Batı da bir çıkmaz sokakta değil mi?

Son on iki yıldır Rusya’yı Batı’dan çok farklı bir yer olarak görmez oldum. Bugün “Batı” dediğimizde, Rusya’yı da dahil ediyoruz. Afrika’yı, İslam dünyasını ve kısmen Çin’i hariç tutarsak, “modernite”den bahsedebiliriz. Bu bölgeler hariç, “Batı” kelimesi yerine “modernite” kelimesini kullanmalıyız. Modern dünya. Ve, evet, modern dünyanın hastalıkları da aynı hastalıklardır. Batı’yı uzun yıllardır hasta eden salgın, şimdi artık Rusya’da. Duruma biz de hızla adapte olduk.

Sizi ‘felâket tellalı’ olmakla itham ediyorlar…

Bunun nedeni, insanların okumak yerine, sayfalara şöyle bir göz atmakla yetinmeleri. Bir örnek vereyim, Gulag Takımadaları. Bu kitaptaki birbirinden feci hikâyelerin bir çıkış yoluna işaret ettiğini görebilirsiniz. “Uçurumun Dibindeki Rusya”da gerçeğin karanlığını gül pembesine boyamadım; ama çıkış yolunu, daha parlak bir geleceğe yönelebilecek yolu işaret ettim – daha da önemlisi, bu yolu ruhani anlamda gösterdim. Siyasi olarak göstermedim; çünkü bu politikacıların işi, benim değil. Diyeceğim, beni felâket tellalı olmakla suçlayanlar, okumasını bilmeyenlerdir.

Geçenlerde bir İngiliz gazetecisi sizin Rusya’nın ‘komünizmin kötülüğünü kapitalizmin kötülüğü’ ile değiştirmekten öte bir şey yapmadığına inandığınızı yazdı. Bu doğru mu? Doğru ise sizce kapitalizmin en büyük kötülükleri nelerdir?

Ömrüm Batılıların büyük çoğunluğunun adaletin hüküm sürdüğü bir tür krallık olduğunu sandıkları sosyalizmin, aslında baskı, bürokratik tamah ve yozlaşma ve hırstan ibaret olduğunu, başka türlü de olamayacağını; çünkü sosyalizmin ancak baskıyla uygulanabileceğini ispat etmekle geçti. Komünist propaganda, “bizim ideolojimiz İncil’in emirlerinin hemen hepsini içerir” demiştir. Ne ki, İncil, emirlerin sevgi ve nefs terbiyesi ile yerine getirileceğini söylerken, sosyalizm sadece zor uygular. Tanrı’nın nefesinin değmediği, insan vicdanının dizginlemediği sosyalizm veya kapitalizm, her ikisi de iğrençtir.

Modernitenin bencilliği bir erdem haline getirmiş olması, başarısının nedeni midir?

Çok doğru. Modernite, bencilliği erdem haline getirmiştir ve bu süreçte Protestanlığın katkısı büyüktür.

Protestanlık niye?

Elbette ki, bunu, benim inancım en doğru inançtır, diğerleri yanlıştır anlamında söylemiyorum. Tanrı’nın sonsuz sayıdaki boyutları yeryüzündeki farklı inançlarda yansıyacaktır. Hiçbir inanca olumsuz yaklaşılmamalıdır. Bununla beraber Tanrı’yı anlama, Tanrı’nın emirlerini yerine getirme hususunda derinlik farkları vardır. Bu bağlamda, Protestanlığın her şeyi sadece inanca indirgediğini teslim etmek zorundayız. Kalvinizm, hiçbir şeyin insana bağlı olmadığını, kaderinin önceden belirlendiğini söyler. Protestanlık ayrıca Katolikliğe bir tepki olarak, ritüelle beraber imanın diğer gizemlerini, muammaları bir kenara bırakmış, bu bağlamda dini yoksullaştırmıştır.”

Dine geri dönüş, tek umut mu?

Dine geri dönüş değil, dine doğru yükseliş. Din, dinamik olduğu için ‘geri dönüş’ yanlış bir tanım olur. Dinlerin birkaç yüz yıl önceki biçimlerine geri dönüş, kesinlikle imkânsızdır. Tersine, modern maddeci tutumlarla, bencillikle, nihilizmle mücadele edebilmek için ki, dinler bu mücadeleyi vermek zorundadırlar, kendilerinin de tekâmül etmeleri, esnek olmaları, dönemin kültürel biçimlerinden uzak düşmemeleri gerekir. Din daima günlük yaşamdan daha üstündür. Dine yükselişi insanlar için kolaylaştırmak için dinin modern insanın bilinciyle bağlantı kurabilecek şekilde biçim değiştirebiliyor olması gerekir.

Bununla bağlantılı olarak İkinci Vatikan Konseyi’nde, reformlara ilişkin iki ayrı düşünce vardı. Bir taraf kiliseyi modernleştirdiği için reformlardan yanaydı, diğer taraf reformları Kilise’nin mücadele ettiği modern değerlere teslim olduğu şeklinde yorumladı. Siz ne düşünürsünüz?

Rus Ortodoks Kilisesi de aynı sorunla karşı karşıya… Kilise’yi modern koşullara uydurmak suretiyle alçaltmak ihtimalinden doğan korkuyu anlıyorum. Ancak, değişime izin verilmediği takdirde, dünyayı dine döndürmenin imkânsız olacağı şeklinde bir korkum da var; çünkü dünya dinin kadim taleplerine kendi başına yükselebilecekmiş gibi durmuyor. Din bu durumu göğüslemek durumundaymış gibi görüyor.

Daha iyi bir kelime bulamadığım için, ‘karamsarlık’ diyeceğim, toplumun dini yeniden keşfetmesi ya da dine yükselmesi hususunda karamsar mısınız?

Yolun çok çetin olduğunu söylemek durumundayım. Yol çetin, umut az ama yok değil. Öte yandan tarihin çeşitli dönemlerde müthiş virajlar alabildiğini, U-dönüşler yapabildiğini de biliyoruz.

Ve söyleşi bu minvalde devam ediyor.

(1) Abbé de Nantes, RUSSIA BEFORE AND AFTER 1983

(2) Joseph Pearce. “An Interview with Alexander Solzhenitsyn.” St. Austin Review 2 no. 2 (Şubat, 2003).

(3) Russia in the Abyss

01 Ekim 2004

Obskürantizm, afazi ve Bardakoğlu

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, Hürriyet gazetesine yaptığı “tarihî açıklama”da “Müslümanlığın güncelleştirilmesi” gerektiğini, Kur’an’ın yeniden yorumlanmasına ihtiyaç duyulduğunu” söylemiş. Gazete de haklı olarak bir büyük manşet atmış: “Yirmi birinci yüzyılın vaazı.”

“Süleyman Demirkan” beyin yalancısıyım ama Bardakoğlu gerçekten de “din ile modernlik arasında bir çatışma olmaz” buyurmuşlar da, “Biz dini değil, kendi dindarlığımızı, yani Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz. Dindarlığı şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz” diye bir de açıklama getirmişlerse, vay halimize!

Sayın Başkan’ın cümlesini şöyle değiştirirsem, neden başıma taş düşmüş gibi olduğumu daha kolay anlatabilirim belki: “… biz tıbbı değil, kendi tıp anlayışımızı, yani hekimliğimizi modernleştirmeliyiz. Kendi tıp anlayışımızı şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz.” Cümle, obskürantizmin ders kitabı örneği değilse, düpedüz afazi! Yeri gelmişken, “obskürantizm” muğlaklaştırma, müphemleştirme, karartma, üstünü örtme; afazi, Yunanca aphasia’dan. Sözcükleri anlama/kullanma yetisinin kısmi veya tümden kaybı ki, beynin kendisine gelen uyarıları belli bir düzen içinde ve otomatik olarak anlamlandıramadığı durumlarda ortaya çıkar. Ne gibi? “Din” ve “modernlik” gibi, birbirinin taban tabana zıddı anlamlar ifade eden iki kelimenin “… arasında bir çatışma olmaz” iddiasıyla içlerinin boşaltılması, üstlerinin örtülmesi gibi.

Modernite ve din arasındaki bağ

Hocamızın “modernite” sözcüğünün Avrupa Aydınlanması’na tekabül ettiğini; Allah’ı, Kâinat’ın sonsuzluğu ile özdeşleştirilen ve fakat insan hayatı üzerinde etkisiz bir soyutlamaya dönüştüren düşünce ekolünün simgesi olduğunu bilmemesine imkân var mı? Yok. Modernist dünya görüşünün, Kâinat’ın belirli birtakım matematik kanunları uyarınca mekanik hareketler sergileyen “madde”den ibaret olduğu anlayışının üzerine bina edildiğini bilmemesine imkân var mı? Yok. “Modernite”den Allah’a en azından madde dünyasında yer kalmadığını, varsa bir rolü Kâinat’a “İlk Hareketi” vermiş olmaktan ibaret olduğunun anlaşıldığını bilmemesine imkân var mı? Yok. “Modernite”nin Allah’ın hem kişiliğini, hem de bağımsız hareket sahasını yitirmesi anlamına geldiğini bilmemesine imkân var mı? Yok. Bütün bu saydığım nedenlerle “modernite”nin Allah’ı Kâinat’ın merkezinden almış, yerine “insan”ı koymuş olduğunu bilmemesine imkân var mı? Yok. İngilizce bildiğini söylediğine göre, “humanism” kelimesinin human/insan kelimesinden türediğini, “insancılık” sözcüğünün theism/tanrıcılık kelimesini nehy eylemek üzere kullanıldığını, “Tanrı’nın yerine insanı geçirmek” gayretini karşıladığını bilmemesine imkân var mı? Yok. “Humanism”in bir telmihinin de “dinsiz insan-merkezciliği” olduğunu bilmemesine imkân var mı? Yok.

O halde nedir? Önerdiği, “… sırtını içinde yaşadığı topluma dönen, ona gözünü kapayan değil, çağını ve toplumunu doğru okuyan, gören ve dikkate alan bir dindarlık anlayışıdır.” Yani? Yani hem dindar olacak, hem de müminliği, insancıl ve kültürel bir harekete indirgeyecek, Kur’an’ı çağın felsefe ve dinleriyle birlikte aynı kefeye koyacaksınız. “Dinde reform olmaz ama dindarlığımızda yeni gelişmeleri kucaklayan yenilenmeler olur.” Yani? Örneğin, zina’yı günah olmaktan çıkartmayacak ama bir kılıf bulacaksınız. Bırakın “Dini değiştirmeden dindarlığı değiştirme”nin ima ettiği “tıbbı değiştirip kemoterapiden kurtulamazsan da, hastalığını değiştirebilirsin” safsatasını, “Dindarlığı şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz” gibi bir cümlenin teşvik ettiği karmaşık ve müphem dindarlığı yüceltenin bizzat Diyanet İşleri Başkanımızın olmaları hayret verici!

İslâm geleneği anlamsızlaştırılmamalı

Ya, “Her bir toplum ve birey dini kendi dünyası ve imkanları içinde dindarlığını kurarak dini aktüelleştirir. Öyle olunca biz dini değil kendi dindarlığımızı, yani Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz” diyen Bardakoğlu’nun “… İslam’ı anlarken ve anlatırken onun aslı ve özü ile ona tarihsel süreçte eklenmiş ilâveleri, mahalli ve kültürel eklentileri birbirinden ayırmak, ikinci din olarak görmekten vazgeçmeliyiz” çelişkisine ne demeli? Ben mi yanlış anlıyorum yoksa Sayın Başkan’ın yakındıkları “mahalli ve kültürel yeni ilâveler”den oluşan o “ikinci din,” kendilerinin şiddetle teşvik ettikleri görülen “çağını ve toplumunu doğru okumak” ve “modernleşmek” gayret ve eylemlerinden doğmuş ve doğmayacak mıdır?

Eğri oturup, doğru konuşalım: Bardakoğlu’nun “dindarlığı şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz” önerisi, Müslümanların kendi geleneklerini yaratma özgürlüklerinin, bireysel mağfiretlerinin peşine düşmelerinin, Tanrı ile ilişkilerinin kişiselleşmesinin teşvik edilmesi, diğer bir deyişle, geleneğin devalüasyonu anlamına gelir. Telmihi, Müslümanların inançlarının, na-tamam, eksikli, ya da yanlışlarla malûl olduğudur. Eğer bu doğruysa, dinde “reform” ne demek, düpedüz “devrim” gerekir!

Bardakoğlu’nun “dindarlığımızı sorgulamalıyız, bu da elbette rasyonel bilgiyle, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşımla mümkün olacaktır” hükmü, “serbest din pazarında alışveriş” kültürünün uzantısıdır. “Bireyin dinini seçmeye hakkı olduğu” şeklindeki modern Amerikan dünya görüşünü yansıtır ki, onun da aslı “deizm”dir. Deizm, yani, İslâm nasslarını (dilerseniz vahyini) inkâr etmekle birlikte Allah’ın mevcudiyetine inanmak, Allah’ın insanın dünyasından mücerret bir varlık olduğuna itikad etmek.”

Deist olunmaz mı, olunur. Deizm savunulmaz mı? Elbette, savunulur. “Çağını ve toplumunu doğru okumak” ve “modernleşme” kaygıları, insanları günahkâr Müslümanlar olmaya dahi sevk edebilirler. Ve her durumda birey içine düştüğü durumun hesabını Allah’a verecektir. Olmayacak şey, bu istemeyen durumun fetva makamını işgal eden bir İslâm alimi tarafından teşvik edilmesidir. Diyanet başkanlarına düşen, İslâm geleneğinin anlamsızlaştırılmasına direnmek, geleneği marjinalleştirenleri marjinalleştirebilecek şekilde donanmaktır. Aksi halde, müminlerin ‘farzsız’ kalmaları, bir kuşkulu ‘doğru’dan, diğer bir kuşkulu ‘doğru’ya yuvarlanmaları tehlikesi söz konusu olur.

Doğrusu, söz konusu tarihi demecinden sonra bir Müslüman olarak Bardakoğlu’ndan İslâm’ın farzlarını “modernite” ile mezcedecek bir içtihad kaleme almasını talep etmek hakkımın doğduğu kanısındayım! Sayın bilim adamı, sürgit günah işliyor olduğum duygusunu hafifletmeme yardımcı olabilirler belki.

09 Ekim 2004

Sen, ben, bizim oğlan

Yeşiller’in son İstanbul toplantılarında, hükümet yetkililerinin dışındaki tek “sağcı” Mesut Yılmaz’mış: Ters-yüz edilmiş Marksizm. Onlara “institutçiki” diyorlar, “mektepliler” diye çevirmek lâzım ki, telmihi anlaşılabilsin. St. Peterburg ve Moskova’nın gözde üniversitelerinden mezun, reformlardan memnun, özgürlüklerle esrik, sosyalist ve Marksist kimliklerinin son artıklarından da kurtulmaya, kendilerini küresel ekonomik düzene eklemlemeye duranlar

Devletçi düzene adam yetiştirmek üzere oluşturulmuş eğitim kurumlarından mezun bu becerikli gençlerin egemen sınıflarda yerleşik hamilerine gösterdikleri sadakatın yurtdışı seyahatler, Batı üniversitelerinde eğitim gibi imkânlarla ödüllendirilmesi adettendir. Bu tür imkânlardan yararlanan gençler, Batılı meslektaşlarına kendilerini “ceberrut hükümetlerin baskısı altında yaşayakalmayı nasılsa başaran, sertlik-yanlısı statükocuların hışmına göğüs geren” ilerici liberaller, zapadniki, (“Batı muhipleri”) ve düzen muhalifleri olarak tanıtmakla yükümlü hissederler.

Yabancı ilişkilere ve mallara rağbet, tanımlayıcı vasıflarındandır. Aralarından küresel ticaret ve finans piyasalarına yakın olanlar, ilişkide oldukları grupların Rusya’daki ticari çıkarlarını kollar, hükümet nezdinde lobi yaparlar. Hemen hepsi özellikle de Chicago Üniversitesi’nden Milton Friedman’ın, Thatcher-Reagan ikilisinin laissez-faire ekonomik politikalarının cazibesine kapılmışlardır. Radikal reformcular, “Chicago oğlanları” olarak da bilinen bu zümrenin arasından çıkar.”

Halk, özellikle de devlette hizmetinde bulunmuş sivil-asker apparatçiki, bu genç ve ayrıcalıklı grubu, aşırı-eğitimli, kozmopolit, bireyci ve yaşam-tecrübesinden yoksun gördüğünden, siyasi sorumluluk gerektiren mevkilere seçimle gelmeleri kolay değildir. Onlar da iktidar arzularını akademisyenler arası entrikalar, yabancı ülkelerde itibar kazanmak için rekabet gibi alanlarda siyaset yaparak tatmin etmeye çalışır, radikal reformlar için gerekli medya desteğini örgütlemek üzere dışarıdan çalışırlar. ‘Sahici hayatın düşmanları’

Yerleşik oligarşi için araştırma notları hazırlamak, ekonomi-politik söylevlerini yönlendirmek gibi işlerde yardımcı olurlar. Buna karşın oligarşinin çekirdeğiyle paylaştıkları pek fazla bir şey yoktur. Hatta, yerleşik iktidarın ileri gelenlerine, apparaçiki’ye, askeri-endüstriyel düzenin temsilcilerine önemli bazı noktalarda ters düşerler. Ancak, çıkarları ve/veya aileleri nedeniyle, oligarşinin bir parçasıdırlar. Ve ne denli uzak düşerlerse düşsünler, egemen seçkinlere toplumun ayrıcalıksız katmanlarına olduklarından daha yakındırlar.

Hemen her türlü değer yargı sistemine şüpheyle yaklaşan, Rusya’yı “kendileri için” kolay yaşanılabilen, yani Batılı ekonomilerin kendi zihinlerindeki varlıklı imajına uygun bir ülke yapacak, atak olduğu kadar da soyut “toplum mühendisliği” rüyaları gören, “özü itibarıyla köksüz, yurtsuz” bu grup, Dostoyevski’nin “…Sahici hayatın düşmanları, bağımsız olmaktan korkan modası-geçmiş liberaller; düşünce dalkavukları, bireysellik ve özgürlük düşmanları, kokuşmanın ve çürümenin sarsak avukatları! Yegâne önerileri bunama, burjuva türü görkemli sıradanlık, iğrenç yüzeysellik, kıskanç eşitlik, bireysel onura yer vermeyen eşitlik, uşakların ya da 1793 Fransızlarının anladığı cinsten eşitlik olanlar. Daha da kötüsü, sürüyle alçağı aralarında barındırırlar, sürüyle alçağı!” dediği gruptur.

Gençliklerinde Marksist dogmalar, Brezhnev-vari “gerçek sosyalizm” tanımlarıyla büyümüş olan bu yeni liberallerin özleri itibarıyla ekonomik-deterministler olmaları kaçınılmazdır. Bu çerçevede, Batı’nın neo-klasik ekonomi doktrinlerinin en indirgemeci ve deterministik olanlarını benimsemiş olmaları da şaşırtıcı değildir. İdealleri, serbest pazarın ve hizmet sektörünün egemen olduğu endüstri-sonrası toplumunda yaşamaktır. “Üretim” komünist komisarlarını çağrıştırdığından, liberal reformcular, kelimeyi duymak bile istemez, Rusya’nın sorunlarını üretim artışıyla çözmeyi öngören herhangi bir reçeteyi öfkeyle reddetme eğilimindedirler.

Kitlesel döneklik ve determinizm…

Marks’ın tarihi devrelerin kaçınılmazlığı düşüncesi, zihni yapılanmalarının temelini teşkil ettiğinden, ilkel ve denetimsiz ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmini ülkenin kaçırdığı “evrensel kalkınma dönemi” olarak görürler. Ve dolayısıyla, “muassır medeniyet”i yakalamak için, Rusların Onsekizinci yüzyıl İngiliz istifçilerinin ya da ondokuzuncu yüzyıl Amerikan hırsız baronlarının “ilkel birikimcilik ahlâkı”nı benimsemelerini teşvik etmekte sakınca görmezlerken, ahlâki kuralları muasır medeniyeti yakalama sürecini yavaşlatan engeller olarak algılarlar. Determinizme duydukları iman, radikal reformcuların olayların olası siyasi, sosyal ve ahlâki açıklamalarını görmelerini engeller; seçkinlerle kitleler arasındaki farklılıkların ve yabancılaşmanın artıyor olması gibi, düzenin meşruiyet kriziyle karşı karşıya gelebileceği gibi Andrey Sakharov ve çevresinin daha ‘60larda işaret ettikleri tehlikeleri göz ardı ederler.

Araçları, amaçların, yani serbest-pazar ekonomisini ekonomik kalkınmanın, yerine ikame etmiş olduklarından, muasır İngiltere gibi bir takım “serbest-pazar” ekonomilerinin Japonya, Güney Kore, 1970′lerin Tayvan gibi, üretim bakımından planlı ya da yarı-planlı ekonomilerden daha verimsiz oldukları gerçeğinin üstünü örter, tüm gayretlerini planlama ve denetimin tüm unsurlarını ortadan kaldırılmaya yöneltirler. Radikal reformların beklenen davranış değişiklikleri ile sonuçlanmadığını gördükten sonraki tavırları da az çok bellidir: Bir kez daha dönecekler ve “tutunamayanlar” ürettiğini ima ettikleri kabahati Rus kültüründe bulacaklardır. “Bir bakıma, Mao’nun kültürel devriminin çok daha ılımlı bir çeşitlemesi olan bu toplumsal nefret kampanyasının en çarpıcı yanı, en etkin yandaşlarının bizzat kendilerinin hiç değilse eğitimleri ve profesyonel kariyerleri itibarıyla entelektüel takıma dahil olmalarıydı. Bu nedenle entelijensiya-karşıtı konuşmalarının çoğu, kendi geçmişlerini ve ailelerini utanmadan reddetmeleri anlamına geliyordu. Bu kitlesel dönekliğin acı olduğu kadar da güvenilir bir anlatımı, Andrey Sinyavsky’nin ölümünden sonra basılan kitabında yer almaktadır.”(1)

(1) The Tragedy of Russia’s Reforms, Dmitri Glinsky & Peter Reddaway, s.236

(2) aynı eser

28 Ekim 2004

“Toplumsal kimliğimiz” (1)

Din, soyut insanların soyut bir nitelikleri olarak tartışılamıyor. Ayakların yere basması lâzım.

Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, her şeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevk etmeye elverişli olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz olmak üzere, kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki teknolojiden ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek ve tanımlamak gerekiyor. Bundan sonraki adım, bu koşullar altında yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik” diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını, ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen kullanmak.

Biraz daha açalım: “Toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir “manken” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: Toplumun somut (objektif) koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardım eder.

İslam ve modern dünya…

Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz” olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır; ama konumuz bu değil. Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Bunlardan en değişken olanı ekonomik unsurlar olmakla birlikte, toplumsal kişiliğin oluşumunda önde gelen rollerden birisini oynuyorlar. Maddi çıkar, insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun yaşayakalması özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor ve yine bilerek isteyerek. Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor: Yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan” mankenimiz, sahici bireylerin enerjilerini temsil ettiği toplumun işleyişini aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor. Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen gösterecektir.

Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası nitelikte bir konferans tertiplendiğini, bu konferansta “Aydınlanma ve Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma geldiği” tespitini müteakip, konuşmacının “İslâm dünyasında da böyle bir sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir soruyu, yine kendisinin cevapladığını, “Burada üç yol görünüyor: Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız” diye buyurduğunu düşünelim -hemen ifade edeyim ki, burada önemli olan böyle bir konferansın olup olmadığı ya da konuşmacının kimliği değil, ifadesini konuşmacıda bulduğunu sezinlediğim toplumsal kimliğimizin ülkemizde işlettiği mekanizmanın mükemmel bir örneği olmasıdır.

Şöyle ki, günümüzde bir Müslüman toplumun birinci kaygısı “yaşayakalmak” olup, bunun karşısındaki en büyük engelin “modern dünyaya eklemlenememek” endişesi olduğu malûmdur. Toplumsal kimliğimiz, işte tam bu noktada devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün, İslâm’a neler yapabileceğini hatırlatmaktadır. Hayati tehditin hedefini bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir mütekabiliyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar şedit olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve öyle yapılmıştır. Ne ki, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de gerekir.

İslam’ın karşısındaki üç yol

Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.”

Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden bezek mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz” seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir “dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl olmamasıdır, yoksa, aforoz edilmek bile vardı.

Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola”. Ne yazık ki, “durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız” cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda İslam’ı benliğinin dışına sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını söylüyor.

03 Aralık 2004

“Toplumsal kimliğimiz” (2)

İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz.

Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.” Yani? Yani, kendi dünyamızı, kendi adımıza biçimlendiremeyecek, eylemlerimizi bizim dışımızdan dayatılan bir düzenin normlarına göre ayarlayacağız. Yani, İslam’ı benliğimizin dışına sürüp, ‘modern’ dünya ile din pazarlığına oturacağız. Neden? Çünkü, toplumsal kimliğimiz Kilise’ye “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günahı dayatan “modern” dünyanın İslâm’a reva görebileceklerinden korkuyor ve aklına bükemeyeceği eli öpmekten başka çare gelmiyor. Nitekim, “Modern olan ayrı bir kutupta yer alır. Din, ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle asla uyuşamaz tezi doğru bir düşünce tarzı değil” şeklinde bir de söylemimiz var. Heyhat, İslâm’ın benliklerden sürüldüğü “yabancılaşma” patolojisinin ders kitabı örnekleri bu sözler!

İslam, hiçbir yeniliğe ön kabulle yaklaşmaz

“Yabancılaşma” yani kişinin benliğinden uzaklaştığı, kendisinin kendisine “yabancı” hale geldiği, kendi benliğini “öteki” olarak algıladığı ölümcül süreç. Ölümcül çünkü eylemlerin sürgit “modern dünya”nın normlarına göre ayarlandığı durumda ortaya çıkan sonuçlar, Müslüman’ı benliğinden uzaklaştıracak, kendisiyle iletişimini yok edecek, kendisine duyduğu muhabbeti soğutacak ama buna rağmen eylemlerine boyun eğmeyi sürdürecek hatta tapacaktır. “Tapmak” kelimesini ağır bulduysanız, “Modern olan ayrı bir kutupta yer alır, din ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle asla uyuşamaz tezi doğru bir düşünce tarzı değil,” ifadesiyle Modernite ile dinin ayrı kutuplarda olmadığını ileri sürmek başlı başına bir eylemdir. Üstelik somut bir olguyu “bir düşünce tarzı”na indirgemeye çalışan bir eylem. Kaldı ki, bahis konusu “İslâm”dır, din sözcüğünün kapsadığı herhangi bir inanç sistemi değil.

Toplumsal kimliğimiz olduğunu düşündüğüm konuşmacıdan başka örnekler de var: “Irak’ta yaşanan(ların) … tek suçlusu da Müslümanlar değildir” hükmündeki muhabbet kaybını düşünün, “Müslümanlar olarak nerede bir kan ve gözyaşı varsa, onu dindirmeyi kendimize görev addediyoruz…” cümlesindeki “görev addetmek” ifadesinden yansıyan yabancılaşmayı düşünün, “tek başına bizim dua etmemizle olmuyor”daki sinmeyi düşünün. “İslâm, hiçbir oluşuma, yeniliğe ön kabulle yaklaşmaz” cümlesindeki daveti düşünün.

Başlıca müsebbibinin yirminci yüzyıl kapitalizminin bireyin kişiliğinin üzerindeki tahribatı olduğu düşünülen “yabancılaşma” bilinen en eski patolojilerden birisi. Nitekim, Kutsal Kitaplar’daki karşılığının “putperestlik” olduğu söylenir. Yaygın söylemden farklı olarak, putperestlik ile tek bir Allah’a inanan dinler arasındaki fark, putperestlikte birden fazla ilâha tapılması değil, kişinin kendi elleriyle inşa ettiği bir puta, yani kendi eyleminin sonucuna, tapacak kadar yabancılaşmasıdır. Oysa, Kitaplı Dinlerin vazettikleri Tanrı, belirli bir kalıpta dondurulamaz. Tanrı’nın suretinde yaratıldığı için insan da, insanın eylemleri de dondurulamaz. Sınırsız yeteneklerini kullanabileceği onca şey, sorunlarını çözmesi için onca yol varken, kalkıp (mesela, Modernite’den) bir put yapması, var olma nedeni diye o putu bellemesi, ona secde etmesi kabul edilemez. Ne ki, o put bir kez kabul görmeye dursun, bireyin insan olmaktan kaynaklanan zenginliğiyle, sonsuz yetenekleriyle teması kesilir. Bu dünyanın kendisinden sorulduğunu unutur. Ne kendisini, ne de çevresini toparlayabilir. Yapıcı gücünü, insan olma keyfiyetini kaydı-hayat şartıyla bir puta devretmiştir. Bundan böyle kendisini, yaratıcı güçlerinin ve aklının etkin taşıyıcısı olarak değil, kendi dışındaki ve yaşayakalmasını borçlu olduğunu vehmettiği güçlere bağımlı, yapabilecekleri sınırlı bir ‘nesne’ olarak algılayacaktır. Eylemlerini ‘put’ belirler, özgür iradesi değil. Özgürlüğü bir illüzyondan, seçme hakkı bir sanrıdan ibarettir. İşin aslını asla öğrenemeyecektir, çünkü bizzat kendisine el olmuştur. Gerçekliği değil, kendi yarattığı çarpıtmaları algılamaktadır.

Kur’an’da “kendi istek ve tutkularını ilâh edinmek” şeklinde tanımlanıyor (Furkan, 43; Casiye 23), Karl Marks, “kişinin kendi eyleminin kendisinden ‘gayri’ bir güç, kendisi tarafından yönlendirileceği yerde, ona tepeden bakan ve karşı olan bir güç haline geldiği durum”dur, der. “Güç” kelimesinin yerine “modernite” kelimesini koyarsak mesele daha kolay anlaşılacaktır.

Modernite-din ilişkisinin anlamı

Günümüz Türkiye’sinin toplumsal kişiliğini anlamak için, kapitalizmin gelişim süreci içinde Batılı türdaşlarımıza neler olduğuna bakmamız lâzım. Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiğini, “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığını öğrenmemiz lâzım. Nasıl olup da, Amerikalı bir düşünürün ifadesiyle, dinin “Vitrinlerde teşhir edilen mallardan birisi haline geldiğini” anlamak lâzım. Modern Batı’nın “İnsanın varoluşuna ilişkin temel soruları bir yana bıraktık” hayıflanmasını, “Hayatın anlamını, sorunların çözümünü bir yana bıraktık, ömürlerimizi kârlı bir alana yatırmak, çok büyük sorunlar çıkmadan geçiştirmek istiyoruz” mutsuzluğunu anlamak lâzım.

Ve nihayet, günümüzde “modern” ile “din”in karşı karşıya getirilmesi “haksızlıktır” buyurmadan önce, çağdaş Batılının kitaplı dinlerin hiçbirisiyle uzlaşamadığını görmek lâzım. Papaz ve hahamların tüm uğraşmalarına karşın, kilise ve sinagogların Batı toplumunun yabancılaştırıcı güçleri arasında yer aldıklarının farkına varmak lâzım. İnsanları tümüyle din-dışı bir sistemde ve fakat iyi bir Hıristiyan ya da Yahudi olduklarına yaşadıklarına inandırmak diye bir şeyin olduğunun ayırdında olmak lâzım. Çağdaş putperestliğin farkına varamazsak, kendimizi dindar bellemişken aslında küfr içinde olmamız mümkündür.

04 Aralık 2004

Helenizm başka, Ortodoksluk başka”

Yazıyı kışkırtan deniz seyahatindeki Rahmi Koç’un “kim ne derse desin benim nezdimde Ortodoksların papasıdır Bartholomeos” mealindeki ve bana sorarsanız mesnetsizliği nedeniyle haddini aşmasının ötesinde, kraldan ziyade kralcı beyanatları.

İtiraf etmeliyim ki, Koç, Papa’nın “İtalya için yaptıkları”nı sıralar, Türkiye için Bartholomeos’tan medet umarken, “Halifeye ne olmuş?” demekten kendimi alamıyorum. Nitekim, aşağıya aldığım metinler, Ortodoks dünyasında politikanın belki de her zamankinden daha ateşli olduğunun delilleri ve anladığım kadarıyla, İstanbul patrikliğinin liderleri, Bolşevik ihtilâlinin Moskova Kilisesi’ni harap etmesini fırsat bilerek ve Ortodoks akidesine tümüyle aykırı olarak, seküler liderleri hatırlatır yayılmacılığa kalkışmışlar. Dahası, dinî kisve altında Pan Helenizmi ittirmişler ki, günümüzde Rus Ortodoks Kilisesi şöyle dursun, buna Amerikan Ortodoksları bile razı değil!

İki milyon üyesi olduğu söylenen ABD Ortodoks cemaatinin (1) web sitesinde yayınlanan haber şöyle: “Moskova ve Rusya Patriği II. Aleksi’nin İstanbul (2) Başpiskoposu ve Ekumenik Patriği Bartholomeos’a 18 Mart 2002 tarihli mektubunda ‘uzun yıllardır özlenen ahengi baltalayan zihniyetinden vazgeçmesi ve Büyük Kutsal Konsey’in toplanmasını gerçekten hızlandırması’ çağrısında bulundu. Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi adıyla yeni bir oluşum başlatmak suretiyle Estonya Kilisesi’nin işlerine müdahale eden İstanbul Başpiskoposu Bartholomeos’a Ortodoks dünyasının parçalanmasını önlemek üzere büyük bir sabır ve hoşgörüyle yaklaşan Rus Ortodoks Kilisesi, 1996′da alınan kararların uygulanacağını ummakta ve bu yolda bir işaret beklemektedir. ‘Kutsal Rus Kilisesi’nin bütünlüğünün ve tekliğinin restore edilmiş olması” (3) keyfiyeti, Batı Avrupa’da yerleşik Rus cemaatlerine Rus Ortodoks Kilisesi’yle yeniden birleşmek hakkını tanımaktadır. Bu husus, Moskova ve İstanbul tarafından 17 Şubat 1931′de Rus Kilisesi’nin düşman komünist devlet altında yaşadığı zorlukları teslim eden Patrik Fotius tarafından yazılan Tomos’ta belirtilen anlaşmadan bu yana geçerliliğini korumaktadır.

Tarihin gör dediği

Aleksi, Bartholomeos’un dünya Ortodoksluğunun lideri olduğu şeklindeki iddialarını “Ortodoks bütünlüğünü tahribe yönelik ve Ortodoksluk-içi ilişkilerde derin krizler yaratmaktan öte gitmeyecek” söylemler olarak takbih (4) etmektedir. Bartholomeos’un böylesi hareketler ve hevesleri dünyanın dört bir yanında mukim Ortodoks inananlarını derinden şaşırtmış, düş kırıklığına uğratmıştır. Bartholomeos’un iddiaları mesnetsizdir, dinî akideye aykırıdır, tarihî temayüllere aykırıdır ve İstanbul lideri tarafından kilise piskoposlarının onayı alınmaksızın tek taraflı ilân edilmiştir. Tarih ve kilise tarihçileri, Konseylerin İstanbul’un Pontus, Asya ve Trakya olmak üzere sadece üç bölgede yetki sahibi olduğunu açıkça belirtirler. Uluslararası yetki fikri yeni bir icat olup 1920′lerde Patrik IV. Meletios Metaksakis tarafından İstanbul’a akan Ortodoks “Diaspora”sının bütünü üzerinde hakimiyet kurabilmek amacıyla dillendirilmiştir. İstanbul’un dinî yasalara aykırı olan bu icadı, ‘Ortodoks Kilisesi’nin ruhuna, Ortodoks birliğine ve Ortodoks dinî yasalarına aykırıdır.’

Aleksi’nin mektubu, ‘Uluslararası ruhani güç iddiası, Ortodoks yasaları ve Kilise büyüklerinin öğretilerine aykırı olmasının ötesinde, Ortodoks bütünlüğüne doğrudan saldırı mahiyetindedir. Kutsal İstanbul Kilisesi’nin güttüğü tek-taraflı yayılma politikası, kardeşçe sevgi ve barış ruhuna ters olup, özellikle şaşırtıcı ve rahatsız edicidir. Diasporanın (5) karmaşık sorunlarını sadece Pan Ortodoks Konseyi çözme hakkına sahiptir. Kutsal İstanbul Kilisesi’nin özellikle de onun ruhani merkezinden uzakta yaşayan pek çok inananının siz Kutsal Patrik’in böylesi hareketleri ve hevesleriyle şaşkınlığa ve ağır düş kırıklığına uğradığının bilincindeyiz’ diye devam etmektedir.

Bartholomeos’un Patrik Athenagoras ve Patrik Dimitrios’un Büyük Kutsal Konseyi toplamak yolunda yaptıkları hazırlıkları baltalamak yolundaki kararlılığının kendisini hayretlere gark ettiğini yazan Aleksi, ‘Bilindiği gibi Konseyi toplama çalışmaları sizin kanun-dışı hareketleriniz nedeniyle ciddi yara almıştır.’

Helenizm başka, Ortodoksluk başka

Söz konusu sitede yayınlanan Dean Calvert imzalı bir diğer yazının başlığı ise “Helenizm Ortodoksluk’tan Ayrıdır”. 2004 yılının Mart ayında (6) çıkan bir yazıyı yorumlayan Calvert, “…Açıkçası ben Ortodokslukta Helenizmin önemine ilişkin iddiaları, Helenizmin ırkçı bir yorumu ve Ortodoksluğun saptırılmış bir tanımı olarak görüyorum…” diye başladığı makalesine “Kilisenin büyük azizleri St. John Chrysostom, St. Basil, St. Gregory, St. Fotios, St. Constantine ve Bizans döneminin tüm diğer azizleri, ‘Yunan’ Ortodoksluğu diye bir şey bilmezlerdi bile,” diye devam ediyor, “Ayrıca, kendilerine ‘Yunan’ denmesini de hakaret kabul ederlerdi. Tarihe baktığımızda Bizanslıların kendilerine 1453 yılına kadar ‘Romai’ dediğini görürsünüz, Yunan, Helen ya da başka bir şey değil. ‘Helen’ Perikles döneminin paganı, yarı-barbar anlamında kullanıldığından ne Aziz Basil’in ne de diğerlerinin kendilerine ‘Helen’ denmesinden hoşlanmayacakları açıktır… Helenizm, İsa ve diğer kilise büyükleri tarafından belirtilen ve Kilise’nin revaç verdiği görüş değildir. Dahası Ortodokslukta Yunanca da dahil olmak üzere hiçbir dilin özel bir yeri yoktur. Bunun böyle olduğuna 1.000 yıl önce İstanbul’da toplanan Konsey karar vermiş, Aziz Fotios olsun, Papaz Cyril ve Papaz Methodios (7) olsun, Slavlara kendi dillerinde ibadet hakkı tanımışlardır. Kilise’nin kararı kesindir: Tanrı’nın gözünde HİÇBİR dilin önceliği yoktur. Zaten Ortodoksluk da bu demektir. Nitekim, Ortodokslukta Yunancanın özel bir yeri olsaydı, Bulgarlar, Ruslar, Romanyalılar ve diğer cemaatler başarılı olamazlardı. Bugün ne Rus Ortodoks Kilisesi, ne diğerleri yaşar, Kilise halen İstanbul’da mukim 2.000 zavallı ruhla sınırlı kalırdı.”

(1) “Orthodox Christian Laity”

(2) Metnin aslında Konstantinopl olarak geçiyor

(3) Yani Rusya’da komünizmin yıkılmasından sonra

(4) zemmetmekte, onaylamamakta

(5) Rus Ortodoks Kilisesi’nin 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra dünyaya dağılan inananları

(6) The National Herald

(7) Günümüz Kiril alfabesinin mucitleri misyonerler

31 Aralık 2004

“Türk tipi yardım” geliyor 1569-2005

Nereye? “Çoğunluğu Müslüman Aceh, Endonezya’ya bağlı Sumatra Adası’nın kuzeyinde bir eyalet”e. (1) Yanılır da, “Fransız” Meydan Larousse’a bakarsanız “Açeler veya Asinler veya Atjehler… Dravid kanı karışmış Endonezyalılardır. Müslüman ve mutaassıp geçinirler; ama İslâm’dan çok öncelere ait âdetleri de muhafaza ederler.” şeklinde, kan terkibini de ihmal etmeyen tuhaf bir açıklama görürsünüz.

Gelin bir de, İsmail Hami Danişmend’in Kronolojik Osmanlı Tarihi’ne bakalım. Yıl 1569/976, “… O tarihte Sumatra adasıyla Asya’nın güneyindeki Malakka yarımadası diğer birtakım küçük adalarla beraber bir Müslüman sultanlığı şeklindedir: Bu İslâm devletine Sumatra’daki pâyitahtının isminden dolayı Achin/Achem=Açin krallığı denir. Osmanlı vesikalarında da hafif bir tahrifle Aca/acı Sultanlığı şeklinde tesadüf edilir. O sırada bu devletin hükümdarı Sultan Alâüddin Şah’tır. İkinci Selim’in bazı fermanlarında Sultan Alâüddin’den “Padişah” unvanıyla bahsedilir. Hint denizlerinde gösterdikleri müstemlekecilik faaliyetinde bilhassa İslâm ülkelerine musallat olmaları Kanuni devrinde Hadım Süleyman Paşa’nın Hindistan seferine sebep olan Portekizliler, bu sırada Sumatra Müslümanlarına çok baskı yapmakta oldukları için Sultan Alâüddin, İslâm âleminin halifesi ve muhâfızı vaziyetinde bulunan Kanuni Sultan Süleyman nezdinde vezir Hüseyin isimli bir elçi ve bir mektup göndermiş ve top, topçu, silâh, askerlik uzmanları ve bilhassa istihkâm mühendisleri istemiş, fakat bu elçinin İstanbul’a varması Szigetvar seferine tesadüf ettiği için Kanuni’nin ölümüyle İkinci Selim’in cülûsu gibi hadiselerden dolayı iş gecikmiş ve elçi Hüseyin İstanbul’da fazla beklemiştir…

Osmanlı’yı yok saymak…

Sumatra Hükümdarı Sultan Alâüddin, Türk himâyesini isteyerek Osmanlı padişahının yüksek hakimiyetini kabul etmiş ve İkinci Selim de kendisine gönderdiği cevapta, ‘… Ahval-u-atvar her neye müncer olursa i’lâm eyliyesiz. Sonra anda olan asakir hakkında ferman-ı şerifüm ne veçhile sâdır olursa mucibi ile amel eyliyesiz… Kaide-i müstemirrenüz üzre me’müldür ki ol diyarın ahval-ü-macerasına mufassal şerh ve Atebe-i alem-penahumuz canibine inbâ olunmaktan khâli olunmaya…’ (2) buyurmuştur. Bu vesikadan anlaşıldığına göre Sumatra Sultanı’yla daha evvelce de birtakım siyasi muhabereler cereyan etmiş ve hatta iktisadi meseleler bile kurcalanmıştır. Gene aynı namenin sonunda silâh ve asker götürecek Osmanlı gemileriyle ‘baharat’ gönderilmesi emredilmektedir. ‘Gönderilmek için bahar ihzar olunmuş idi: Barçalar irsal olundu, tahmil olunup gönderile.’”

“Sumatra seferi hakkındaki fermanlarda bu işe 17 gemi ile bir topçubaşı idaresinde 7 topçu ve bir miktar asker tahsis edilmiş olunduğundan ve diğer bir takım levazım be mühimmat da gönderildiğinden bahsedilmekle beraber, son tetkiklere göre sonradan birkaç parça daha ilâve edilerek, 22 gemilik bir filo teşkil edilmiş ve bu filo ile 50-60 usta, muhtelif çaplarda birçok top, birçok askerle silâh ve mühimmat gönderilmiştir. Herhalde Sultan Alaüddin’in bu Türk himayesinden çok istifade ettiği ve Türk askerlerinin Sumatra ordusunu tensik ettikleri malum olmakla beraber, bu Türk mütehassıslarından kaç kişinin hangi tarihlerde geri dönmüş oldukları belli değildir. Yalnız, mühim bir kısmının hiç dönmeyip orada kalmış oldukları, Sumatra’da bir Türk mezarlığı, bir Türk köyü ve Türk mütehassıslarının milliyetlerini hâlâ muhafaza ettikleri halde ana dillerini unutmuş nesillerin mevcut olmasından anlaşılmaktadır. Hatta bu Türk nesillerinden ‘Raca’ların bile yetişmiş oldukları rivayet edilir. Bir rivayete göre de İkinci Selim’in Sultan Alâüddin’e göndermiş olduğu Türk bayrağı mukaddes bir emanet gibi son zamanlara kadar muhafaza edilmiştir…”

Kıssadan hisse: Tarih, müspet bir “bilim” değil, ideolojik mülâhazalar doğrultusunda yüceltmek, yermek ya da yok saymak üzere işaretlenen olgular sıralamasından oluşan bir tasavvurdan ibarettir. “Ansiklopedi”ler, asla tarafsız “bilgi” dağarcıkları olmayıp, hizmetinde oldukları ulusların medeniyet tasavvurlarına/çıkarlarına göre şekillenirler. Meydan Larousse’un Açe’lere ilişkin maddesindeki küçümseme, kaleme alındığı tarihteki (19. yüzyıl) Fransız/Avrupa sömürgeciliği ile doğrudan bağlantılıdır. Açe örneği, bir Türk ansiklopedisi yapamamış olmamızın ayıbı şöyle dursun, Osmanlı himayesindeki bir sultanlığın “Sumatra Adası’nın kuzeyinde bir eyalet”e indirgenmiş olmasında görüldüğü gibi, milli bellek kaybını hızlandırmasına en iyi bir örnektir. Yeri gelmişken ve aynı bağlamda, Ermeni soykırımı iftirasını tarihçilerin “hakça” çözmelerini beklemek, meğerki “bilgi dayatan” bir konumda olalım, çocuksu bir safdillikten ibarettir. Bu savım, deprem haberleri nedeniyle Endonezya tarihini özetlemek zorunluluğunu hisseden Batı ve uzantısı Türk basınında Osmanlı’dan tek bir söz olsun edilmediğinin tasdikindedir. (Bu arada, epeydir yayın yapan, daha doğrusu tarih yazan “History Channel”ın kime ait olduğunu bilen var mı?)

Başta, Pasifik Ülkeleri ile Sosyal ve İktisadi Dayanışma Derneği ve AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez olmak üzere, acılı bölgeye yardım götürenleri canı gönülden kutluyorum. Kim bilir, belki Danişmend’in sözünü ettiği Türk köyünün sakinlerine yeni bir sancak bile hediye etmişlerdir.

(1) Radikal gazetesi haberi

(2) Mealen: Yürürlükteki kurallar doğrultusunda umulur ki, o bölgede olup bitenlere ilişkin geniş açıklamaları katımıza haber vermekte özenli oluna…

14 Ocak 2005

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (1)

Emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların, TC’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyorum…

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir. Ermeni “soykırımı” meselesinin günümüz kamuoyunda “kanlı Türk tarihinin muhtemel bir süreci” olarak algılandığını tahmin etmekteyim. Mektupta istatistiklere, münferit olaylara yer ayırmamamın nedeni bu haksız algılamadır. Birden fazla halkı ilzam eden facialara, münferit olaylara yer ayırmak demek “bizim” yaptığımız “soykırım” -her ne idiyse- haklı nedenlere dayanıyordu şeklinde bir tartışmaya girmek demek olurdu, oysa bu topraklarda yaşananlar haklı ya da haksız olma keyfiyetinin çok fevkindedir. Yok edilen insan ve mal varlığına kaba sayılar olarak bakıldığında esası itibarıyla Avrupalı ve açgözlü bir ideoloji ve uygulamanın bölge insanlarına reva gördüğü ile Osmanlı yöneticilerinin tutumları hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Bu mektubun muhatabı gibi ben de birtakım ölçütlere göre kaba saba, hatta belki olmasa da olur (1) bir ulusun sulbündenim. Bu nedenledir ki, ulusumun zaaf ve yetersizliklerini gözden kaçırmamaya var gücümle özen gösterdim. Ancak, emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların ve onların (hiç kuşkusuz “liberal”) yerel Batılılaştırmacı müttefiklerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan çoğunlukla Türk nesebinden milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu topraklara sağ varmayı başarabilmiş sığınmacıların ahfadından oluştuğunu göz ardı etmenin alçaklık olduğunu düşünüyorum. Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden birisi de alternatif tarihlerini oluşturabilecek sivil belgelere, güncelere, edebiyata sahip olmamalarıdır. Oysa, 1910′larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Ernest Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.” (2) Türkler, Araplar, Kürtler ya da İranlılar, bölge halkları için geçerli olan bu olgunun sonucu, deneyimlerinin, uğradıkları haksızlıkların, trajedilerin, emel ve ideallerinin yaşanan gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan, sorumluluğunu taşımayan kalemler tarafından takdim edilmesidir. Bu kalemler, Batı’nın Türkler ve Müslümanlara karşı yüzlerce yıllık önyargılarından kaynaklanan kültürel şablonlarından kurtulamazlarken, aynı kaynaklardan beslenen yerli aydınlarımızın bizi güçlükle katlanılabilen bir belâ konumuna indirgeme eğilimlerine büyük bir hevesle katkıda bulunmalarına içerliyor, teessüf ediyorum. Yaşanan her trajedinin Batılı ideoloji ve uygulamaların sonucu olduğu şeklindeki yorumlar kadar, belirli bir tarih görüşüne uydurulamayan ya da istenen sonuca götürmeyen her eylemin barbarlık, ilkellik olarak nitelendirilmesinin bölge ve dünya barışına hizmet etmediğini savunuyor; ve nihayet, yine bir Avrupalı ideoloji doğrultusunda rakip olduğu düşünülen bir ırkı yeryüzünden silme girişimi olan “Genocide” uygulamasının Türklerin de üstesinden gelebilecekleri bir proje olduğu savını hayretle karşılıyor, bu çabanın Auswitz’de, Bersen’de can veren Yahudilere reva görülen dehşeti evcilleştirmeye yönelik olabileceğinden kuşkulanıyorum. Bu mektubun Pamuk’un iddialarına ilişkin bir “uzman” görüşü olmadığı, meseleye nokta koyamayacağı açıktır. Ancak, Ermeni meselesinin çözümsüzlükten kurtulması için tarafların ve olaylara müdahil olan diğer halk ve devletlerin tutum ve eylemlerinin de ve açık yüreklilikle ortaya dökülmesi gerektiği de bir o kadar açıktır. Kendi adıma böylesi bir yüzleşme olmaksızın, atalarımı “soykırım” gibi rezil bir töhmet altında bırakan ithamları aşağılık tacizler olarak umursamamaya devam ederken, sahici bir tartışma sonucunda genelde kabul gören tarihin tashihine gönül huzuru ile razı olacağımı beyan ederim. Alternatif tarih Yaklaşık üç ay önce Başbakan Erdoğan, 173 yıldır kesintisiz hizmet veren Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Müzesi’nin açılışını yaptı. Müzenin en kıymetli parçası Sultan İkinci Mahmut’un Ermeni hastanesinin açılmasına izin veren 1832′de tarihli fermanı ve tuğrasıydı. İkinci Mahmut, imparatorluğun bu en uzun yüzyılında Üçüncü Selim’in öldürülüşünü, 1809 Rus harbini, 1821′de Yunanistan’ın kopuşunu, 1826 Yeniçeri isyanını, 1826 büyük İstanbul yangınını, 1827′de elli yedi gemi, sekiz bin askerin kaybı ile sonuçlanan Navarin baskınını, 1828′de Tekirdağ’a inen Kazak atlılarını, 1830′da Fransızların Cezayir’i işgalini, 1832 Mısır ordusunun Konya’ya girişini yaşamış bir adam, paha biçilmez fermanını muhafaza eden, İstanbul Ermeni cemaatidir. Cemaatin ileri gelenlerinden Bedros Şirinoğlu’nun Başbakan’ın yanında durmuş fermana bakarkenki yüz ifadesi, dilinden düşürmediğini yakından bildiğim “Biz bu ülkenin çocuklarıyız” beyanı, tarihlerinin izini İsa’dan önce altıncı yüzyıla süren kadim bir halkın kör öfkeden, üstenci hümanizmadan, aklın kurgusundan arınmış engin dünya görüşünün hülâsası gibidir: “Genocide” gibi ekonomik ve siyasi çıkarların şekillendirdiği tarih yorumlarına sarılmayacak kadar deneyimli, dayatılan “konjonktürel resmi tarih”e karşı durabilecek kadar haysiyetli, kendi alternatif tarihlerine sahip çıkabilecek kadar güçlü ve onurlu insanların yaşanan gerçekliğe odaklanan, insanoğlunun fıtratındaki temel iyiliği ululayan, masumiyeti hor görmeyen, trajedilere takılıp kalmayan, coşkuyla, umutla, haysiyetle yoğrulmuş yaklaşımları. “Saroyanesque” Bu mektubun muhatabı bir yazar. William Saroyan (3) da öyle. Ermeni ulusunun yetiştirdiği uluslararası standartlarda en büyük yazar olan Saroyan’ın iki düzine dile çevrilmiş, satışları milyonları bulmuş altmışı aşkın kitabı, “Tarihi sona ermiş, savaşları yapılmış ve kaybedilmiş, müesseseleri un ufak dökülmüş, edebiyatı okunmayan, müziği duyulmayan, duaları artık kabul edilmeyen, önemsiz insanlardan oluşan bir ırk” dediği halkının sesi olur. Bu kadim kavmin kültürünü, güzelliklerini uluslararası camiaya tanıtır. Baba Saroyan, yoksul bir göçmendir; 1911′de öldüğünde William ve kardeşleri yetimhaneye verilirler. Onbeş yaşında okulu bırakmak zorunda kaldığında, ABD 1929 ekonomik krizi eşiğindedir. Açlık sınırında bir yaşam sürdürmesine rağmen 1939′da Amerika’nın “nobeli” sayılan Pulitzer Prize ödülünü “sanatı değerlendiren ticaret olmamalı” gerekçesiyle reddeder; uluslararası edebiyat dünyasında “Saroyanesque” dedikleri, yaşamsever, empresyonist, maddeye burun kıvıran dünya görüşü. Saroyan’ın ömrü Ermeni halkının en dağınık, en acılı, en yenik olduğu bir döneme denk düşer. Buna karşın, büyük yazar, kavmini “Soluklandığınızda derin nefes almayı, yemek yediğinizde ağzınızdaki lokmanın tadını hissetmeyi, yattığınızda sahiden uyumayı öğrenmeye çalışın. Yaşarken tüm gücünüzü diri olmaya verin, güldüğünüzde yer gök titresin.” diye yüreklendirir. Hayat karşısında bu tutum takınılabildiği takdirde, “Kim yok edecekmiş bu kavmi görmek isterdim… Bakın, bakalım yeniden gülmelerini engelleyebilecek misiniz? Yeniden şarkılar söylemelerini, dua etmelerini engelleyebilecek misiniz?..” William Saroyan kime söylüyordu bunları, bize mi? Hayır; çünkü, Ermeni tarihi Türk-Ermeni ilişkilerinden ibaret değildir. Saroyan olsun, Bedros Şirinoğlu olsun tarihin birden fazla yüzü olduğunu, yakın geçmişte yaşananların iki bin altı yüz yıllık kadim Ermeni tarihinin sayısız fesatlarından sadece birisi olduğunu bilen insanlardır. Çıkarılacak bir faturanın adresinin ölmüş kavimlerin kabirleri olacağını bilen insanlar. Ermeni tarihi “tehcirler” tarihidir Yaklaşık 2600 yıl kadar önce “Ermenistan” olarak bilinen toprakların ilk işgalcileri İranlılar, sonra Büyük İskender (4) sonra Romalılar, sonra Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Tatarlar (Çingizler), Osmanlılar, Safaviler ve Ruslar. İ.S. 300′e kadar pagan olan Ermeniler, Zerdüşt İranlılarla benzer dini inançları, gelenekleri paylaşır, kız alır, kız verirler; hatta Sasani hanedanına ortaktırlar. İki halkın araları Kral Tiridates’in Kayseri’de “Gregori” ismiyle (İ.S. 311) vaftiz olmasıyla açılır. İran’ın İ.S. 600′lerde İslâm’a ihtidası, ilişkileri kopma noktasına getirirken, Ermeniler 11. yüzyılda Malazgirt’ten giren Selçuklulara yenik düşerler. Halkın bir kısmı İran Azerbaycan’ına, diğer bir kısmı Adana ve civarına (eski Kilikya) küçük bir kısmı da Batı Avrupa’ya (Benelux ülkelerine) göçer. Haçlı Seferleri’nde Frankların doğal müttefikleridirler. 13. yüzyılda işgalci Moğollarla işbirliği yapmaları da doğaldır; karşılığında Hazar, Karadeniz ve Akdeniz’de ticari imtiyazlar elde eder, Sultaniye, Tebriz gibi şehirlerde ticaret merkezleri kurarlar. Haçlıların yenilgisi, 1375′te Kilikya’daki son bağımsız devletlerini de kaybetmeleriyle sonuçlanır. Ondördüncü yüzyılda Timur işgali, ardından Karakoyunlularla Akkoyunluların savaşlarında taraf değillerdir. Ancak, arada kalır, adamakıllı zarar görürler. Onaltıncı yüzyılda İran birliğini gerçekleştiren Safavi hanedanı (5) Osmanlı karşısında bir tehdit unsuru olarak şekillenir. Birinci Selim, Şah İsmail’in peşine düşer ve Osmanlılar ilk kez eski Ermenistan topraklarına girerler, 1517′de. Ne ki, Şah İsmail, Selim’i göğüslemeye hazır değildir; Osmanlı ordusunun tutunmasını zorlaştırmak için geri çekilirken yaktığı köyler, Ermeni köyleri. Binlerce Ermeni yollara düşerken, Sultan Selim, Çaldıran muharebesini kazanır, başkent Tebriz’i alır; ancak Osmanlı’nın doğuda gözü yoktur, bırakır geri dönerler. Safavilerle-Osmanlılar arasında çekişme devam eder. Ermenistan’ın batı bölgelerini Osmanlılara, doğu bölgelerini İran’a bırakan 1555 antlaşmasının ömrü uzun sürmez. 1578, sonra tekrar 1590 Osmanlı seferlerinde Tebriz birkaç el değiştirir. Güçlü devletler savaşırlarken arada kalmak Ermeni halkının kaderi gibidir. Uzun savaş yıllarında müthiş bir trafik oluşur: Tebriz, Karabağ ve Nahçivan’da yaşayan Ermeniler İstanbul’a gelirlerken, İran, onlardan boşalan topraklara Van Ermenilerini yerleştirir. Böylece boşalan Van’a da Sultan Selim’den itibaren göçebe Kürt aşiretleri yerleştirilir. Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır. (1) “Başlarına böyle bir şey gelmesini istemem; ama Türk milletinin tümü ortadan kalksa, dünyaya bir şey olmaz.” Vladimir Jirinovski, 1993 parti kongresi nutku. (2) 1913, Fransız basınından Pierre Loti (3) 1908-1981 (4) İ.Ö. 356-323 (5) 1501-1732 (6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II. YARIN: İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI

ALEV ALATLI

07 Mart 2005, Pazartesi

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (2)

Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür.

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir. …Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır. “Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın, olan yumurtaya olur”(7) İran Ermenilerinin yaşamlarını radikal biçimde etkileyen, büyük İran şahı Abbas’tır. (8) 1590 yenilgisinden sonra ordusunu güçlendirmeye koyulan Şah Abbas, Gürcü ve Ermeni gençlerini paralı askerler olarak istihdam eder, Batılıların yardımlarıyla modern topçu kıtaları kurar. 1603′te yeniden hareketle Tebriz’i, Nahçıvan’ı geri alırken, Osmanlı vergilerinden bunalmış bölge Ermenileri tarafından “kurtarıcı” olarak karşılanır. Abbas ordularının Nahçıvan’daki Sünni köylerini yakmış, halkını kılıçtan geçirmiş olması yöre halkları arasında kan davasını körüklerken, Şah’ın on bin yerli Ermeni ve Müslüman gencini silah altına almış olması bölgedeki ekonomik faaliyeti durma noktasına getirir. Osmanlılar, Şah’ın hiç beklemediği bir zamanda 1604′te karşı atağa geçerler. Abbas, bu defa Ermeni halkını İran Azerbaycanı’na göçe zorlar; bu meyanda Doğu Beyazıt, Van ve Nahçıvan’ı yakar. 1604-05 arasında tehcir edilen Ermenilerin sayısının 250-300.000 olduğu, Aras nehrini geçerken büyük kayıplar verdikleri anlatılır. (9) Öte yandan, hiçbir ulusun tarihi trajedilerden ibaret değildir. Nitekim, izleyen yıllarda yeni yerlerine yerleşen Ermeniler, Yeni Cuha (Nor Jugha) ismini verdikleri (10) yörede, diğer azınlıklara tanınmayan imtiyazlar elde ederler. “Kalantar” denilen belediye başkanlarını seçer, bağımsız kiliselerini oluşturur, özgür ibadet, yargılama haklarına ek olarak, ipek ticaretinde monopol imtiyazına kavuşurlar. Karşılığında altın olarak ödenen kelle vergisi, bizzat kalantar tarafından toplanır. Zamanla 50.000 nüfuslu bir yerleşim olan Nor Jugha, İran-Avrupa ticaret merkezine dönüşür. Şahın doğrudan koruması altındaki Ermeniler, Avrupa-Rusya-Hindistan ticaretini ellerine geçirir, Levant, East India ve Muskovi şirketleriyle rekabete girişirler. Avrupa Ermenileri Ermenilerin Batı-Avrupa’ya (Belçika-Hollanda-Danimarka) ilk göçleri 11. yüzyıl Selçuklu işgalinden hemen sonra gerçekleşmiş olmakla birlikte, ilk Ermeni ticaret evlerine 13. ve 14. yüzyıllarda rastlanır. Özellikle de Bruges’da, St. Donat Kilisesi meydanında halı, boya, pamuk ve baharat satar, karşılığında yünlü kumaş, Rus kürkleri, İspanyol yağı alırlar. 1375′te Kilikya devletinin yıkılmasından sonra Belçika, Hollanda ve Danimarka’ya göçenleri Hıristiyan iyiliksever kuruluşlarından yardım görürler. Bruge’ün “Ermeni Darülacezesi” haline geldiğinden bahsedilir. Amsterdam’a geçen Ermeni tüccarları, inci ve elmas ticaretine girerler. Avrupalı Ermenilerin 16. yüzyılın ikinci yarısında İranlı Ermenilerle kurdukları bağlantılar, Amsterdam ekonomisine büyük katkı sağlar. Öyle ki, Avrupalı Ermenilerin 17. yüzyılın ikinci yarısında İsfahan’a giden ve yerleşen Hollandalı ortaklarından bahsedilir. İlk Ermenice İncil, Amsterdam’da bastırılmış, matbaayı İran’a getirenler (1638) de onlar olmuşlardır. 1612′de Osmanlı-Hollanda ticaret antlaşması imzalanmasıyla birlikte, Amsterdam’da bu defa Osmanlı Ermenilerini görürüz. Bu insanlar büyük olasılıkla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurucularının 1590′da İstanbul’a yerleşen, akrabalarıdırlar. Hollanda kayıtlarına göre Amsterdam’da yaşayan Osmanlı vatandaşı 500 Ermeni ipek taciri “Qoster” (Şark) pazarında dükkân sahibidirler. 1700′lerin ilk yarısında, Amsterdam’da kendi kiliselerini inşa edecek, kendi ticaret gemilerine sahip olacak kadar zengindirler. Hollanda bayrağını dalgalandırdıkları gemileriyle silâhlı firkateynler refakatinde İzmir’e mal almaya geldikleri bilinir. İran Ermenileri Basra Körfezi’nin özellikle de ipek ticareti monopolü altına almış olması, Osmanlı ticaretinin olumsuz etkilenmesi demektir. Osmanlı ordusunun güç kaybı, Batılıların ticari çıkarlarının İran’a kaymasını hızlandırırken, Nor Jugha, Batılı diplomatların, tüccarların istilâsına uğrar. Şah’ın himayesindeki Ermeni tüccarları rakip Osmanlılar aleyhine ticari ve diplomatik ittifaklara girerler. Bu yıllarda kaleme alınan Avrupa belgeleri Şah Abbas’ı Ermenileri Türklerden koruyan, refaha kavuşturan lider olarak ulularlar, ancak Tebrizli Araken gibi Şah’ın tehcir hareketlerinin ve Türk-İran savaşlarının Ermenistan’ın boşalması ve halkının derin acılara gark edilmesinin müsebbibi olarak gören Ermeni tarihçileri de vardır. Ermeni göçlerinin 19. yüzyılda Ermeni halkının kültürel ve siyasi dirilişinde büyük rol oynadığı da bir vakıadır. Müslümanlarla eşit hatta daha büyük imtiyazlar elde eden İran Ermenilerinin eriştikleri refah seviyesi halkın güvenini artırırken, Şah Abbas’ın Katolik misyonerlerin yollarını tıkamış olması, bağımsız kiliselerini kurmalarını, İran ve Irak Ermeni cemaatlerini birleştirmelerini mümkün kılar. Kilise önderleri İstanbul ve Kudüs’le rakabete girişirler. Kilisenin itibarı Karabağ ve Zangezur meliklerini de yüceltir, topraklarını genişletmelerine neden olur; ileriki yıllarda Ermeni bağımsızlık hareketlerine öncülük edenler bu meliklerin arasından çıkar. Şah Abbas’ın ölümünden itibaren inişe geçen Safavi iktidarı, Ermeni tüccarların iş hayatını tehdit eder boyutlara vardığında göçler yeniden başlar. Bu defa Hindistan ve İtalya’ya gidenler ticari faaliyetlerini o ülkelerde sürdürürler. Yükselen Şii muhalefeti koşullarını daha da zorlaştırınca, 1700′lerin başından itibaren göçler hızlanır: Bu defa Hindistan’a ek olarak, Ortadoğu, Rusya ve Batı Avrupa’da büyük sayılarda Ermeni göçmenleri görülür. Rus Ermenileri Safavilerin güç kaybıyla hamisiz kalan Ermeni halkının korunma hatta kurtarılma için Katolik Avrupa’ya ve Ortodoks Rusya’ya dönmeleri 1720′li yıllarda başlar. Çar Birinci (Deli) Petro, kuzeyden inerken, Osmanlı batıdan yürür; ne ki, bu defa karşılarında sadece İran kuvvetlerini değil, güçlenmiş Ermeni meliklerini de bulacaklardır. Bu arada İran’da Safavi hanedanı değişir, Afşarlar başa gelir. İran’ın yeni hükümdarı Nadir Şah(11) Osmanlı’ya karşı koyan Ermeni meliklerini vergi muafiyeti ve bağımsızlıkla ödüllendirirken, Doğu Ermenistan, özellikle de Karabağ’da yaşayan Türk aşiretlerini tehcir eder; bölgeyi Erivan, Nahçıvan, Gence ve Karabağ olmak üzere dörde böler. Şah Nadir’in ölümü on beş yıl süren hercümercle sonuçlanır. Tehcir edilen Türkler geri dönerlerken, bölge çok sayıda Kürt ve Ermeni aşiretlerinin savaş alanına döner. Bu arada 1793′te Kırım’ı alan Ruslar, gözlerini Kafkaslara çevirirler. Ermeni aşiretlerin bir kısmı doğrudan Ruslarla ittifak yaparken, diğerleri Şah’a sadık kalır. İkinci Katerina dönemi Ruslarla İranlıların arasında kalan Ermenilerin yaşam savaşı verdikleri dönemdir. Rusya 1801′de Gürcistan’ı ilhak eder, 1804′te dokuz yıl sürecek olan Birinci Rus-İran Savaşı başlar. Ruslar, Karabağ Ermenilerinin yardımlarıyla Doğu Ermenistan topraklarını işgal etmeyi başarırlar. İran’ın ordusunu güçlendirme, idari reform vb. gayretlerine karşın, 1826-1828, İkinci Rus-İran Savaşı, Aras’ın kuzeyindeki bölgenin çarlık Rusya’sına geçmesini önleyemez. “Rus Ermenistanı” doğar ve Ruslarla Ermenilerin, deyiş yerindeyse, kaderleri birleşir. İzleyen yıllarda 30.000 Ermeni’nin Rusya’ya yerleştiği görünür. 1850′lerden sonra Rus Ermeni tüccarlarının yeni bir refah dönemine önayak oldukları görünür. Nor Jugha yeniden canlanır, vergiden muaf bir katedral-manastır külliyesine dönüşür. Okullar açılır. İlk Ermeni dergisi yayınlanmaya başlar. (12) Bu defa çarın himayesindeki Ermeni tacirler, Hazar kıyılarında ve Basra Körfezi’nde ticarethaneler açar, Tahran’da Nasreddin Şah’a(13) çevirmenlik, Avrupalılar nezdinde özel temsilcilik vb. hizmetler vermeye başlarlar. 1900′lü yılların başında İran’ın muhtelif şehirlerinde 100.000 Ermeni’nin yaşadığı hesaplanmaktadır. İmparatorluğun en uzun yüzyılı Sultan İkinci Mahmut, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurulmasına izin verdikten yedi yıl kadar sonra, 1839′da “çektiği gailelerin de tesiri” ile vefat eder. Adana yolunda ilerleyen Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın Fırat’ı geçip Halep yolu üzerindeki Nezib’i aldığını duymadan ölmüş olması şans sayılır. Yerine gelen Sultan Abdülmecid saltanatının ilk günlerinde Ahmet Paşa kumandasındaki bütün bir Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazı’ndan çıkıp Mehmet Ali Paşa’ya katılmak üzere İskenderiye’ye hareket ettiğine şahit olur. Bundan dört ay kadar sonra Tanzimat ilân edilir. 1853′te Rumeli ve Kafkas cephelerinde Ruslarla savaşır. 1855′te Kars’ın Ruslar tarafından uzun yıllar sürecek olan işgalini görür. 1856′da Süveyş Kanalı’nın kazıları başlar, bir yıl sonra Lübnan ayrılır. Siyonistlerin Filistin’e göz dikmelerinin ilk işaretleri gelir. Girit, Abdülaziz döneminde gider, Belgrad 1867′de, Bulgaristan 1876′da. Abdülaziz aynı yıl feci bir biçimde katledilir, yerine kısa bir süre Beşinci Murat daha sonra da İkinci Abdülhamid gelir. 1877′de Birinci Meşrutiyet ilân edilir, ilk Meclis-i Mebusan toplantısının üzerinden bir ay geçmeden Çar İkinci Aleksandr tekrar harb ilân eder. Savaş Anadolu ve Rumeli cephelerinde eşzamanlı başlar. Plevne’nin kaybıyla birlikte İstanbul yolu açılır. Edirne işgal edilir, Rus kıtaları Yeşilköy’e dayanırlar. Patrik Nerses’in muzaffer Grandük Nikolay’ı karargâhında ziyaretle cemaatinin dileklerini iletmiş olması da doğal sayılır. İzleyen Ayastefanos ve 1878 Berlin antlaşmaları Rumeli’deki Osmanlı hakimiyetine son verirken, Van’ın doğusu İran’a terk edilir. 1878 Berlin Antlaşması “Batı Ermenistan”ın mesele yapıldığı tarihtir. “61. madde” olarak ünlenen maddede Ermeni halkının çoğunlukla yaşadığı “Vilâyeti Sitte” denilen, ancak günümüz idari bölünmesinde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bingöl, Sıvas, Amasya, Tokat ile Giresun’un Şebin-Karahisar ilçesinden oluşan bölgenin mali özerkliği olan, tek bir vali yönetiminde birleştirilmesi, Hamidiye Alayları’nın dağıtılması, silâh yasağının kaldırılması, basın ve toplanma hakkı talepleri yerel halkın değil aslında Çarlık Rusya’sının talepleridir. Bu amaçla Hınçak ve Daşnaksotun isimli iki siyasi parti kurdurulur. Bu partiler Ermenilerin Kafkasya’daki toprak taleplerine ideolojik meşruiyet geliştirirler. Daşnaksotun, İran ve Türkiye çıkışlı Ermeni göçmenlerle toprakları birleştirmek hedefini gerçekleştirmek için teröre ve silâhlı ayaklanmaya başvurur. Kâh Rusya’ya, kâh Avrupa’ya yönelirken, bazen Türk devrimci hareketinin yanında yer alır, bazen geri döner Rusya’yı destekler.”(14) Proto-Marksistler 19. yüzyıl, milliyetçilik akımlarının şekillendiği, ulus devletlerin oluştuğu yüzyıldır. İktidar peşindeki Rus ve Avrupalı Ermeni aydınları akıma katılmakta gecikmezler. Ulusal önemi haiz ilk örgüt Hunçakyan Partisidir. “Hınçak”lar isimlerini 1887-88 yıllarında Cenevre’de yayınlanan “Çan” isimli bir dergiden alır. Dergiyi çıkaran proto-Marksist Nazarbekyan, Hınçak hareketinin liderliğini üstlenir. Partisi için öngördüğü program, “Batı emperyalizm ve koloniyalizme karşı sosyalist devrimci mücadelenin bir parçası olarak Ermenistan’ın kurtuluşu”dur.(15) Hınçaklar, silâhlı birimler oluşturmakta, milliyetçi duyguları körüklemekte fevkalâde başarılı olurlar. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışçıl gösteriler olarak başlayan; ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâli’nde oynadığı rol”dür.(16) (6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II. (7) Kıbrıs Rum atasözü (8) 1587-1629 (9) Bournoutian, a.e. (10) eski Cuha, Nahçıvan’dadır (11) 1736-1747 (12) 1880 (13) 1848-1896 (14) “Two political parties, “GNCHAK” (1887) and “DASHNAKTSUTYUN” was created for that purpose. These parties developed ideological justification for Armenian territorial claims in the Caucasus. “DASHNAKTSUTYUN” used terrorism and armed rebellion to achieve its goal of unifying territories with Armenian migrant population from Iran and Turkey. “DASHNAKTSUTYUN” party frequently changed its orientation from pro-Russian to pro-European and them from supporting Turkish revolutionary movement back to supporting Russia.” (15) AYF Armenian Youth Federation USA, 2003 (16) a.y. “In the early years of its activity, the notable achievements of the organization were the demonstrations of Kam Kapoo and Bab Ali, intended as peaceful demonstrations seeking redress but which ended in bloodshed and rioting. The most singular feat of the organization was the part it played in the Sassoun Rebellion of 1894.” 2003 YARIN: TÜRKİYE’NİN “BATILAŞTIRMACI AYDIN” TİPOLOJİSİ

ALEV ALATLI

08 Mart 2005, Salı

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (3)

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışcıl gösteriler olarak başlayan ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâlinde oynadığı rol”dür.

“Barış, hakikat ve adalet adına…” 1894, Büyük İstanbul Depremi’nin olduğu yıldır: “İstikameti ‘cenuptan şimale müteveccih’ gösterilen bu müthiş zelzele ‘Tercüman-ı Hakikat’ gazetesinin ertesi günkü nüshasına göre bir dakika kadar sürmüşse de, pek çok tahribat ve telefata sebep olmuştur.” Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Sosun İhtilâli dediği, 1894-96 arasında Bitlis vilâyetinde mukim Ermeni köylülerinin civarda yaşayan göçebe Kürt aşiretlerinin baskın ve yağmalarına karşı silâhlanıp karşı durmaları ve isyanın Hamidiye Alayları tarafından bastırılması hadisesidir. Bölgede Catherine Roth misali “incelemeler yapan” İngiliz elçilik görevlisi C. M. Hallward’ın tahminine göre olayda Hamidiye Alaylarının kılıçtan geçirdikleri Ermenilerin sayısı 8.000; bir diğer İngiliz’e, Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a göre, dökülen kanın sorumluları “Son beş yılda Anadolu’da akan kandan doğrudan sorumlu olan Hunçak Komitesi”dir. Ne ki, Yüzbaşı Norman’ın “Anadolu’yu kana bulayan bu esef verici olayları Müslümanların Hıristiyanlara nedensiz saldırılarıymış gibi yapmak doğru değil… Olayları başlatanlar Ermenilerdir.” diye vurgulamış olması, İmparatorluğu yok etmeye azmetmiş Avrupa nezdinde hiçbir şeyi değiştirmez. Genç Topçu Yüzbaşı, İngiliz kamuoyunun olayların sadece “İngiliz meslektaşlarının isterik lâflarıyla süslenen Ermeni versiyonunu”(17) duyduklarını, yazıp çizilenlerin “yegâne amacının Ermenilerin tümüyle mazlum, Türklerin zalim canavarlar olduklarını kanıtlamak”(18) olduğunu, “barış, hakikat ve adalet adına Ermeni devrimcilerinin amaç ve hedeflerini”n(19) bilincine varmak, İngiltere’nin “Küçük Asya’daki karışıklıkların farkında olmadan desteklediği yaygın anarşist hareketin doğrudan sonucu”(20) olduğunu öğrenmesi gerektiğini haykırır. Yüzbaşının bir açıklaması da “İngiliz basınının sözde Sasun melazimi konusunda Ermeni yalancılar tarafından umutsuzca aldatıldıkları”(21) ve bu bağlamda hem Ermeni nüfusunun hem de zayiat sayısının olağanüstü abartıldığıdır: “Örneğin, 2.000 kişinin katledildiği söylenen Birecik’teki kayıp sayısı sadece beştir.” Evet, bu topraklarda yaşananlar, haklı ya da haksız olma keyfiyetini aşan facialardır. İstanbul’da canlı bombalar… 1890′da Tiflis’te örgütlenen bir diğer devrimci örgüt Hay Hegapohagan Daşnaksotun ya da “Ermeni Devrimci Federasyonu” İran, Türkiye, Rusya ve Avrupa’da faaliyet gösteren devrimcileri bir çatı altında birleştirmek amacıyla iki yılı aşkın bir süre çeşitli zamanlarda toplanır. Sonuçta verilen karar, Federasyon’un “tek amacının Türk Ermenilerinin bağımsızlığı” olduğu şeklindedir. Buna karşın Daşnak, sosyalist ideallerinden vazgeçmiş değildir. 1907 Sosyalist Enternasyonaline katılır. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun kaydadeğer başarı olarak ileri sürdüğü Kumkapı eylemi, 1895 Eylül’ünde 61. maddenin uygulanmasını talep eden göstericilerin Patrikhane’den başlattıkları yürüyüştür. İstanbul öğrenci birliklerinin ve esnafın da müdahalesi ile çatışmaya dönüşür. Ancak, Daşnakların en ses getiren eylemleri 1896 Ağustos’unda yabancı sermayeyi temsil eden Osmanlı Bankası’nın işgalidir. Yirmi-altı terörist, bankanın 150 çalışanını rehin alırlarken, Papken Suni isimli liderleri üzerindeki bombaların patlaması sonucu ölür. Aynı saatlerde Levon Nevruz ve arkadaşları Avrupa elçiliklerine dağıttıkları Ermeni Devrimci Federasyonu Merkez Komitesi imzalı bildirilerde 61. maddenin uygulanmasını talep etmektedirler. Teröristler, Rus ve Fransız elçiliklerinin himayesinde İstanbul’dan Fransız gemileriyle ayrılırlar. Merhametten maraz doğarmış meğer… “İncelikli” aydınlarımızın gönlünü bulandıran, “temkinli” aydınlarımıza “ürkek muhalefet şerhleri”yle yetinmelerini telkin eden bu kadim tesbitin ne yazık, ne kadar yazık ki, geçerli olduğu, 21 Temmuz 1905′te Sultan Abdülhamit’in Yıldız Camisi’nden çıktığı sırada uğradığı saldırıdır. “Machine infernale” denilen saatli bomba 26 kişinin parçalanarak ölmesine, 58 kişinin ağır yaralanmasına neden olurken, Galata Köprüsü, Tünel, Osmanlı Bankası, yabancı elçilikler ve Cercle d’orient (Büyük Kulüp) civarında 148 kilo patlayıcı Mélinite bulunur. Suikastı tertipleyenler “Ermeni Devrimci Federasyonu”na bağlı Rus uyruklu Troşak fraksiyonu devrimcileri, Belçika’nın Anvers şehrinden 29 yaşındaki Charles Eduard Jorris ve eşi Anna birlikte çalışırlar. Caniler yine Rus ve Fransızların himayesinde yurtdışına kaçırılırlar. Türkiye’nin “Batılaştırmacı Aydın” tipolojisi (“zapadniki”) Daha da elim olanı, parçalanmış insan ve at cesetlerinin ortasında nedeni kendinden menkul nefretin kör ettiği “ulusal” şairimiz Tevfik Fikret, canilere methiye düzer: “Bir lâhza-i teahhür”- “Bir anlık gecikme” “Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın “Attın fakat ne yazıklar ki vurmadın! “Mâlik sesin o sevret-i ra’din-i gayza ki “Her yerde hiss-i hakk-u halâsın muharriki!” Mealen: “Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın; Attın fakat ne yazık ki vurmadın! Öyle bir hınçla, hiddetle gürlemekteki sesin, Her yerde harekete geçirir haklı duygusunu halâsın!” Yani? Yani, sağlık olsun dostum, bir dahaki sefere başarırsın! Ve Ahmed Refik, “Abdülhamid ve Devr-i Saltanatı” isimli kitabının üçüncü cildi: “Nihayet hakikat tamamiyle meydana çıkarıldı: Osmanlı milletini Abdülhamid zulmünden kurtarmak için bu hareket-i kahramânânenin (kahramanca karşı çıkışın) Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olduğu anlaşıldı.” Ve Başbakan Erdoğan’ın Surp Pırgiç Hastanesi Ermeni Vakfı Müzesi’ni açtığı haberini “‘Bu müzedeki eserleri gören hiçbir göz, tarihimize şaşı bakamayacak. Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz.’ dedi.” başlığı altında veren RADİKAL gazetesi muhabirinin muhakemesini dumura uğrattığı gözlenen kör öfkesi: “Neredeydiniz bu güne kadar? ‘Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz. Yaşasın insanlığa örnek olan medeniyetimiz. Çok yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.’ Başbakanımızın bu sözlerini sondan yorumlamak çok daha kolay. Yaşasın o Cumhuriyet ki komşu halkların kanı üzerine kurulmuş. Suriye ve Lübnan Şehidler Günü 6 Mayıs, aynı gün 1914 Abdülhamid Arap kurtuluş savaşçılarını ipe çekti. Rumların Bondos’tan başlayıp İzmir, İstanbul katliamlarına kadar, yetmedi bir de Kıbrıs işgali, Ermeni soykırımı, topraklarının boşaltılmasını, Kürtlerin katliamları, binlerce köy yakılma-boşaltmalar, saymakla bitmeyen kanlı tarihle kurulan Cumhuriyet. Bu kadarı yetmedi bir de ‘Örnek olan Cumhuriyet.’ Bunun neyi örnek?..” Yaşam hakkını kendisininkinden başka her kavme tanımaya teşne ruh haline ihanet değilse, mazoşizm denilse gerek. Türkiye’de “milli ve romantik bir edebiyat” yok diyen Renan haklı, Fransız oriyantalistin bilmediği ve herhalde sosyal-psikologlara düşen görev, alçaklık derecesinde “gayri-milli” Türk yazınını doğuran öz-nefretin nerede ve nasıl yeşerdiği?! Bu hususta bize ipuçlarını Rusya verir: “Orient” dedikleri ülkelerini Avrupa medeniyetinin anti-tezi olarak küçümseyen Batılılaştırmacı Rus aydınları: zapadniki. Tanımı, Türkiye’ye uyarlayarak veriyorum: “Çoğu Osmanlı ricali (nomenklatura) kökenli varlıklı ailelerin İstanbul doğumlu çocuklarıydılar. Hepsinin Osmanlı düzenine adam yetiştirmek üzere oluşturulmuş kurumlardan ruhsatları vardı, bu bağlamda ve kaçınılmaz olarak sarayda yüksek mevkilerindeki hamilerine sadakatlerini sergilemekle yükümlendirilmişlerdi. Sivil ve askerî paşaların becerikli yardımcıları olarak, dış seyahatler yapmak ve Batı’nın gelişmiş dünyasını tanımak şansına sahiptiler. Batı düzenindeki karşıtlarına kendilerini ilerici liberaller ve Batılılaştırmacılar, hatta egemen gerici seçkinlerin arasında nasılsa yaşayakalmayı başaran, Şark despotlarının baskılarına dayanan muhalifler olarak takdim etmişlerdi. Batılı dostları, çoğunlukla iyi Fransızca konuşan, Batı kavramları ve teorik modelleri ile oynayan, iyi-giyimli ve kibar ve (sıradan Müslümanların mahzun ve bitkin yüzlerinin tam tersine) yüzlerinden tebessüm eksik olmayan “Türk liberal”lerine zaman geçtikçe daha çok ilgi duyar oldular. Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni kuşağının Batılı seçkinler nezdinde inanılırlık ihdas etmeleri hayati bir gereklilikti. Çünkü neresinden bakılırsa bakılsın, Müslüman ve Türk kimliklerinin son artıklarından kurtulmaya ve kendilerini Avrupalı düzene entegre etmeye hazırlanıyorlardı. Son dönem Osmanlı oligarşisinin parçası ve olmazsa olmazı olmakla birlikte, halkın aşırı-eğitimli, kozmopolit, bireyci ve yaşam-tecrübesi yoksun gördüğü bu genç ve ayrıcalıklı grup, siyasi sorumluluk gerektiren mevkilere gelemedi, ancak iktidar emellerini yabancı ülkelere seyahat, öğrenim, elçiliklerde görev, basın gibi alanlarda politika yaparak tatmin etmek yoluna gittler. Bu reformcuların Osmanlı oligarşisinin çekirdeği ile paylaştıkları pek fazla bir şey yoktu, ancak toplumun ayrıcalıksız katmanlarından daha da uzaktılar ve çoğu Türkleri çok tembel, uşak ruhlu ve Batılı tüketicilerin sahip olduğu hayat standardına layık olamayacak kadar cahil buluyorlardı. Ayrıca, bireysel çıkarların önde geldiğine inanıyor, İstiklâl Savaşı’nı ve 1920′lerin ‘ütopik’ sosyal hedeflerini küçümsüyorlardı. Dostoyevski’nin 19 yüyzyıl Rus liberalleri için söylediklerinin çoğu bu reformcular için de geçerliydi: Ulusal topraklarından kopmuş (köksüz) hemen her türlü değer yargı sistemine şüpheyle yaklaşan, Türkiye’yi kendileri için kolay yaşanılabilen (yani Batılı ekonomilerin kendi zihinlerindeki varlıklı imajına uygun) bir ülke yapacak atak ve soyut ‘toplum mühendisliği’ rüyaları gören bir grup.”(22) Pamuk’un “psikolojik yatırımı” Dr. Vamik D. Volkan, kültür-birey ilişkilerini inceleyen ünlü psikoanalist Erik H. Erikson ekolünden, psikiyatri profesörü. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı İnsan Zihni ve Beşeri İlişkiler Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu ve direktörü. Washington Psikoanaliz Enstitüsü’nün ve Uluslararası Siyaset Psikolojisi Derneği’nin başkanı. Irkçılık ve soykırım psikolojisi üzerindeki çalışmaları nedeniyle çok sayıda ödülleri var ve bazıları Türkçeye çevrilmiş yirmi dörtten fazla kitabı var. Tarih, kültür, siyaset ve psikolojiyi harmanladığı “Düşman ve Müttefik İhtiyacı,” “Etnik Gurur ve Etnik Terör,” “Üçüncü Reich ve Bilinçaltı” gibi eserlerinin yanı sıra Atatürk ve Richard Nixon’un psiko-biyografilerini inceleyen kitapları var. “Psikolojik yatırım” tanımı, Dr. Volkan’ın; bireyin kimliğini “hasım yaratmak” suretiyle idame ettirebildiği ruh halini anlatıyor. “Seçilmiş travma” insan klanlarının kendilerini gadre uğramış hissetmeleri hali. Bu ruh haline giren klanlar, seçtikleri olay ve olayları mitleştiriyor, kimliklerinin bir parçası haline getiriyor, seçtikleri bu travmaya karşı savunma geliştiriyor ve kuşaktan kuşağa aktarıyorlar. Mitleştirilen olayın/olayların tarihte yer almamış olması fark etmiyor; tersine, orijinal travma tarihi tek taraflı, sansasyonel bir metinle değiştiriyor. Örneğin, 24 Nisan “Ermeni Soykırım” günü gibi na-mevcut bir tarih, çeşitli ritüellerle yaşatılıyor ve perçinliyor. Böylece yaratılan “düşman” insanoğlunun tüm olumsuz niteliklerini içeren ve dolayısıyla “insan-olmayan” bir nesne şeklinde tahayyül ediliyor. Örneğin, Vakahn Dadrian isimli çağdaş Amerikan Ermeni bir yazar, Türkiye’deki Ermeni toplama kamplarından, Ermeni tutsaklar üzerinde Dr. Mengele usulü deneyler yaptığını hayal ederken, “iblis” kavramıyla özdeşleştirdiği Türklerin kayıpları hiçbir şekilde gündeme getirilemiyor. Pamuk, Tevfik Fikret’in iyi bir örneğini teşkil ettiği zapadniki ahfadından bir yazar olarak, bireysel kimliğini idame ettirebilmek için: (1) “Şarklı, Müslüman, gerici, milliyetçi, muhafazakâr” bir Türkiye’yi “düşmanı” ilân etmek, (2) Avrupa/Amerika medeniyetinin anti-tezi olarak görmek suretiyle “seçilmiş travma”sını yaşatmayı sürdürmek, (3) Türkiye’ye ilişkin benzer görüşleri paylaşanlarla ittifak yapmak ve onlar tarafından kabul görmek, (4) Gadre uğramışlık, baskı altında bırakılmışlık duygusunu meşru kılmak için ülkeyi her fırsatta yermek (bkz; Radikal muhabiri) zorundadır. (17) “the Armenian version of the disturbances embellished with the hysterical utterances of their English confreres” (18) “for the avowed purpose of proving the Armenian to be a model of all meekness and the Turk a monster of cruelty” (19) “in the interests of peace, of truth and of justice to point out the aims and objects of the Armenian Revolutionists” (20) “the disturbances in Asia Minor are the direct outcome of a widespread anarchist movement of which she has been the unconscious supporter” (21) “British correspondents, reporting on the “so-called Sassoun atrocities, were hopelessly duped by Armenian romancers” (22) The Tragedy of Russian Reforms, Peter Reddaway Dmitri Glinski, s. 378-9 YARIN: 24 NİSAN “GENOCİDE” GÜNÜ

ALEV ALATLI

09 Mart 2005, Çarşamba

‘Barış, hakikat ve adalet adına…’ Orhan Pamuk’a açık mektup (4)

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yılları arasında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir. Pamuk, Tevfik Fikret’in iyi bir örneğini teşkil ettiği zapadniki ahfadından bir yazar olarak, bireysel kimliğini idame ettirebilmek için: (1) “Şarklı, Müslüman, gerici, milliyetçi, muhafazakâr” bir Türkiye’yi “düşmanı” ilân etmek, (2) Avrupa/Amerika medeniyetinin anti-tezi olarak görmek suretiyle “seçilmiş travma”sını yaşatmayı sürdürmek, (3) Türkiye’ye ilişkin benzer görüşleri paylaşanlarla ittifak yapmak ve onlar tarafından kabul görmek, (4) Gadre uğramışlık, baskı altında bırakılmışlık duygusunu meşru kılmak için ülkeyi her fırsatta yermek (bkz; Radikal muhabiri) zorundadır.

Ermeniler iyi insanlardı… “Avrupa’dan mahsus bize gelenler Şöhretleri ise Hınçak baronlar Millet için bunlar fedaidirler Haykazyan neslinin hep kahramanı …… Haylıca Türklere kurşun vurdular Çokça ağlattılar Türk’ü, Müslüman’ı “Zeytin mersiyesi” diye bilinen bu manzume, bir İstanbul Ermeni’si tarafından Türkçe yazılmış. Öte yandan, “fedayiler”in fazla güçlendiklerini düşünen Ruslar imtiyazlarını kısma yoluna giderler. Osmanlı Bankası’na düzenlenen terörist saldırından sonra Kafkaslar Umumi Valisi Prens Golitsîn, bürokraside Ermenileri tasfiye ederek, yerlerine Azerileri istihdam eder. 1903′te kilise mallarına el koymaya kalkınca, Sultan Abdülhamid gibi silâhlı saldırıya uğrar. Ağır yaralanır, bölgeyi terk eder. 1905 Baku konferanslarında Daşnak-Azeri mücadelesi tırmandığında, Rusların, bir kez daha Kafkas hakimiyetlerini borçlu olduklarını düşündükleri Ermenilerin yanında yer aldıkları görülür. İzleyen Rus destekli Ermeni saldırılarının vahşeti Azerilerin hafızalarına silinmemek üzere kazınır: “Ermeni-Tatar (Rus imparatorluğunda Azerilere Tatar demek gibi bir yanlış yapılırdı) katliamının dehşetini artık kimse hatırlamıyor… Ermeni devrimcileri, özellikle de Daşnaksotun partisi ortaya çıkmadan önce Transkafkaslarda barış ve düzen vardı. Daşnaklar geldiler ve geleceğin bağımsız Ermenistan’ı için Ermeni topraklarının bölünmezliğini sağlamaktan bahsetmeye başladılar ve Transkafkasya köyleri ırkçı nefret ve ulusal mücadeleye boğuldu… Ermeni toplumu için Ermeni-Tatar katliamında Daşnaksotun’un kendi önemini kanıtlamak için provokasyon yaptığı sır değildi. Ermeniler iyi insanlardı. Daşnaklar komşu Tatar (Azerbaycan) köylerine ‘fedayi’ çeteleri vasıtasıyla taktik saldırılar düzenleyerek, Azerileri tepkiye zorladılar. Yaptıklarını geleceğin bağımsız Ermenistan’ı için, sadece Ermenilerin yaşadıkları topraklar hazırlamak arzusu ile açıkladılar. 1907-1912 arasında yaklaşık 500 bin Ermeni, İran ve Türkiye’den Rus işgali altında olan Kars’a göçtü. Oysa, Erivan ve Elizavetpol’u da içeren bu bölgede Azeriler yaşardı. Rus yetkililerin gözetiminde gerçekleşen bu uygulamanın neden olduğu sadece ilk savaşta her iki taraftan ölen sayısı 10 bini buldu.” Ermenilere bir destek de Amerikalılardan geldi. ABD Başkanı Woodrow Wilson (23) “Ermenistan’ın desteksiz var olamayacağı” savıyla, sınırlarının belirlenmesini, Amerikan koruması altına alınmasını istedi. Amerikan Senatosu’nun Ermenistan’ı mandası altına almayı reddetmiş olmasının nedeni “Ermeni meselesi”nin bir “Avrupa davası” olması. “Yangına körükle gitmemek isterken…” “Daha iyi örgütlü ve daha iyi silâhlı Ermeniler terörist yöntemlerine ilâveten, köyleri yakmak, Azerileri topraklarından sürmek gibi taktikler kullandılar. Propaganda makinesini de başarıyla kullandılar: Türkiye’deki katliamları ve Pan-İslamizme ilişkin makaleleri kullanarak Rus ve Batı basınının sempatisini kazandılar. Ancak aynı zamanda Ruslarla olan ilişkilerinde teröre ve rüşvete başvurmaktan çekinmedikleri gibi Hıristiyan dayanışmasını da suiistimal ettiler. Buna karşın, yasalara uymaktan yana olan Azeriler umutlarını Rus yöneticilerine bağlamayı sürdürdü. Azerilerin yaklaşan tehlikenin işaretlerini almalarına, Rus yetkililerin kışkırtmalarına karşın önlem almakta gecikmelerinin nedeni budur. İlk kurbanlar görüldüğünde Azeriler olanları kendilerine sakladılar, taviz verdiler hatta ölü sayılarını gerçek rakamların altında gösterdiler. Bu nedenledir ki, askerî olsun, siyasi ya da propaganda olsun, Azeriler ‘yangına körükle gitmemek isterlerken’ her sahada geç kaldılar.” Öte yandan, 1914′te Osmanlı’ya karşı gönüllü kıtalar oluşturan Ermenilerin düş kırıklıkları da söz konusudur. 1918′den sonra kurulan bağımsız Ermenistan’ın ilk başbakanı, Daşnaksotun’un ileri gelenlerinden Katçaznuni’nin kelimeleriyle: “Biz içten içe Rusya’ya yönelmiştik. Sağlam temellere oturmamakla birlikte zafer sarhoşuyduk ve Çarlık hükümetinin sadık müttefiklerini ödüllendireceğinden, Türkiye’deki Ermeni bölgelerini ve Transkafkas Ermenistan’ını içeren bağımsız Ermenistan’ın kurulması için icazet vereceğinden emindik. Rüya alemindeydik. (24) İsteklerimizi dayattık, sorumsuz insanların boş lâflarına büyük anlamlar yükledik, kendi kendimizi öylesine uyutmuştuk ki, gerçeği algılayamadık, hayal alemine daldık. (25) Bölge valisinin sarayda söylediği herhangi bir söz kulaktan kulağa fısıldandı, birisi yazılan bir mektuptan bahsetti ve biz bunları taleplerimizin onaylanması, haklarımızın korunması olarak yorumladık. Oysa, konuşanlar profesyonel insanlardı ve sözleri her türlü yorumlanabilecek şekilde ayarlanmıştı. Ermeni halkının gücünü, siyasi ve askerî önemini, Ruslara gösterdiğimiz kolaylıkları abarttık. Mütevazı liyakatimizi abarttık, umutlarımızı, beklentilerimizi yükselttik.” (26) Şubat ve Ekim 1917 Bolşevik devrimi, yeni bir perde açar. Aynı yıl Tiflis’te toplanan Ermeni Kongresi “Vilâyet-i Sitte”nin Rusya’ya ilhak etmesini ister. Ne ki, Bolşevikler, “Türk Ermenistanı”nın kendi kaderini kendisinin tayin etmesi gereği”ne karar verirler. Mayıs 1918′de iktidara geldiklerinde Daşnaksotun’un ilk icraatı Azerbaycan ve Türkiye’den toprak talep etmek olur. 1918-1920 Ermeni-Azeri savaşının sadece ilk yılında da 115 Azeri köyü yakılır, yedi bini aşkın insan ölür, Nahçıvan, Karabağ ve Zenzegur Azerileri göçmek zorunda kalırlar. Türkiye cephesine gelince: Daşnaksotun liderliğinin başarısız olma nedeni, “Denizden denize Büyük Ermenistan” kurmak gibi (“Denizden denize”den kasıt, Karadeniz-Akdeniz’dir) gerçek gücünü aşan bir hedef belirlemiş olmasıdır. Amerikan Ermenileri… Günümüzde ABD’de yaşayan bir milyon Ermeni’nin büyük çoğunluğu 1918′de bağımsızlığını ilân eden Rus Ermenistan’ından göçenlerin çocuklarıdır. Muhtelif isimler altında bini aşkın örgüt altında toplanmış bu insanların Prof. Volkan’ın saptadığı “seçilmiş travma”ları maalesef cinnete varan Türk düşmanlığıdır. Yeri gelmişken; günümüzdeki Ermeni nüfusunun üç milyonu başka ülkelerin topraklarında, üç milyonu Ermenistan’da olmak üzere altı milyon olduğu hesaplanmaktadır. 1914 yılında yapılan sayımda Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin sayısı 1.221.850′ydi. İstanbul, Bursa, Kütahya ve Aydın’a tehcir edilenlerin toplam sayıları ise 167 bin 778. 1914 Çanakkale’de İngiliz denizaltıları Osmanlı zıhlılarını torpillemeye koyulurlar, Irak cephesinde yine İngilizler Basra’yı işgal ederler, Sina-Filistin cephesinde savaş devam etmektedir. Kafkas cephesinde doksan bin asker donarak ölürken, Karadeniz’de Rus donanması Trabzon’u, Hopa’yı topa tutar. 1915′in 25 Nisan’ında müttefikler Çanakkale’ye asker çıkartır, 13 Nisan’ında Ermeni alayları destekli Rus orduları Van’a, Muş’a, Bitlis’e girerler. 24 Nisan “Genocide” günü İlk işlerinden birisi bölgeye bir Ermeni idare amiri atamaktır ki, varlık nedeni Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Daşnakların “en eşsiz yiğitliği” dediği 1894′ün “intikamını” almaktır. İzleyen katliamı betimlemeye kalem gitmez. Osmanlı yönetimi Azerileri hatırlatır bir tevazuuyla Ermeni Patriği’ne Müslüman kıyımına son verilmesi çağrısında bulunur, cevap gelmez. 24 Nisan 1915′te ülkedeki Ermeni örgütleri kapatılır, iki bin küsur yönetici tutuklanır ki, günümüzde “Ermeni Genocide” günü olarak yaşatılan gün, bu gündür. Yaklaşık bir ay kadar sonra çıkartılan iki maddelik MUVAKKAT KANUN’un tam metni ise şöyledir: 1) Vakt-i saferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse hemen kuvay-i askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar. 2) Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri karyeler ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler. 27 Mayıs 1915 tarihli Muvakkat Kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanır ve yürürlüğe girer. Metnin hiçbir yerinde belirgin bir etnik grup belirtilmez, “tehcir” kelimesi bile yoktur. Göçmenlerin sevk, yerleştirme, geçim vb. ihtiyaçlarının karşılanması için tahsis edilen fon, sadece 1915-1916 yılında 255 milyon kuruş gibi bir meblağdır. Ne ki, cephede asker arpa yer, ordunun yegâne ulaşım vasıtası katırlar açlıktan kolonlarını kemirirlerken, hükümetin nakledilen Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin, iaşe, ibate ve can güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin emirlerinin çoğunlukla kağıt üstünde kalması kaçınılmaz olur. Kafileleri döner açlık vurur, döner yolların zor koşulları vurur, döner iklim şartları vurur, döner tifo, tifüs, çiçek vurur, döner Ermeni fedayilerinin yıllar yılı kan kusturduğu muhtelif aşiretler vurur; sonuç bir insanlık dramıdır ki, kahretmesine kahreder ama asla Ermeni kafilelerinin yerine, Türk ya da Kürt Müslüman kafilelerini görmek isteyecek kadar değil. Orhan Pamuk’a gelince: Teessüf ettiğim, Pamuk’un Müslüman ve Türk kimliğinin son artıklarından kurtulma, Avrupalı düzene entegre olma azmi değil, bunu çok gördük. Teessüf ettiğim, Pamuk’un Batı medyası nezdinde inanılırlık ihdas etme çabası içinde Türkiye’yi Batı medeniyetinin anti-tezi olarak küçümsemesi de değil, bunu da çok gördük. Teessüf ettiğim, özetleyegeldiğim faciaya rağmen yaşayakalmakta başarılı olmaktan gayrı bir ayıbı olmayan Türkiye’nin şamar oğlanı yapılmasına seyirci kalmaktan öte yüreklendiriyor olması. Teessüf ettiğim, bir Türk yazarının başarısından duyduğum keyfi böylece boğazıma tıkarken, bu toprakların insanlarının Batı kamuoyu nezdindeki başarılarının hemen her zaman liyakat dışında birtakım pazarlıklara tabi olduğu şeklindeki sakatlayıcı duyguyu bir kez daha hortlatmış olması. (23) 1856-1924 (24) Katchaznuni N., The Armenian Revolutionary Federation has nothing to do anymore, Baku, 1990, s. 12 (25) “We were befogged” (26) “we were so mesmerized by ourselves that we didn’t understand the reality and fell into a reverie” (27) Vartan Gregorian Professor of History, Brown University September, 1996. BİTTİ

ALEV ALATLI

10 Mart 2005, Perşembe

8 Mart ‘Kadınlar Günü armağanı’

Birinci Çeçen Savaşı’na (1994-1996) son verilmesini sağlayanlar eski askerlerdi: Rus kökenli SSCB generali Aleksandr Lebed ile Çeçen kökenli SSCB albayı, madalyalı Aslan Maskhadov.

Lebed, tıknaz, kaba tavırlı, değirmi yüzlü bir Rus subayı, “Kendi tarihimizi okumak zorundayız” diyebilecek kadar yürekli bir savaş kahramanı: “Yüz yıldır Ruslar, Çeçenleri yenemedi, kazanan hep diplomasi oldu.” 1996′dan sonra “hırsızların, dolandırıcıların uykularını ve güvenliklerini kollamaktan bunaldığını” söyleyip, Moskova’yı terk ettiğinde adı “geçimsiz”e çıkar. Sibirya’ya çekilir, Krasnoyarsk’ta karargâh kurar. Devasa bir bölgenin valisi olarak, birinci görevinin ülkedeki yozlaşmaya karşı durmak, hafifliği bırakıp kanun hakimiyetini tesis etmek olduğunu açıklar: “Ben bir generalim, liberal değil.” Ne ki, General Lebed’in Holywood filmlerinin beyinlere kazıdığı haşin imajı, egemen oligarşiyi daha ilk günden tehdit etmeye başlar. Örneğin, Rusya’da 1996 seçimlerine girmeye hazırlanan yüz elliden fazla siyasi parti, platform, cephe vb. örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, “bu bolluğun sıradan vatandaşın kafasını karıştırdığını”, Rusya için “en az votka bağımlığı kadar kötü sonuçlar” doğurabileceğini söyler, “anti-demokrat” damgası yer. İç siyasetin “çığırından çıktığını, ülkenin yönetilemez hale geldiğini” (1) anlatmaya çalışır, General Charles de Gaulle’e özenmek, “Rusya’ya demokrasiyi fazla görmekle” suçlanır. Çest i Rodina (2) isimli siyasi hareketi örgütler, “siyasi hırsı” konuşulmaya başlanır. Hükümetin ekonomik politikalarına karşı sol, ortanın-solu ve yurtsever güçlerin ortak hareket etmelerini sağlamak üzere ittifak arayışlarına girer, “ucuz popülizm” yapmakla itham edilir. Mayıs 1996′da, başkanlık seçimlerine iki ay kala, Boris Yeltsin’in Grozni’de Rus askerlerine “Kazandınız… Asi Dudayev rejimini yendik” demesini dinleyen Ruslar, hemen aynı günlerde, Çeçenistan’da kalan son iki tümeni gizlice çektiğini, teslim antlaşması imzaladığını öğrendiklerinde patlar, Yeltsin’i Rus askerlerine ihanet etmekle suçlar: “Tereddüt, ancak bir savaş başlatılmadan önce kabul edilebilir bir şeydir… Birkaç gün içinde teslim olmayı plânlıyorsanız, yüzlerce askerin ölümüyle sonuçlanacak bir saldırıya kalkmazsınız.” Kalktıysanız, sonunu getirmek zorundasınız, “çünkü gelinen bu noktada artık belirli bir bölge için değil, Rusya’nın ulusal haysiyeti için savaşıyorsunuz demektir. Bir daha asla ricat etmeyeceğinizi dünyaya ilân etmeniz gerekir.” Lebed’in neden bahsettiğini anlamak için asker olmaya gerek olmasa gerek diye düşünürüm. İki komutan: Lebed ve Maskhadov… Öte yandan, Lebed, Aslan Maskhadov’u iyi tanır, “Vicdan, onur, haysiyet kavramlarını yitirmemiş bir adamdır.” der, “Bizim ordumuzun en iyi kumandanlarından biriydi. Altını çizerek söylüyorum: Bizim ordumuzun yozlaşmamış olduğu zamanlardaki en iyi kumandanlarından birisi. Bu çok şey ifade eder.” Bahis konusu ordu, “Sovyet ordusu.” İki eski asker, 1996 Ağustos’unda Dağıstan’ın Hasavyurt şehrinde bir araya gelir, Ocak 1997 itibarıyla savaşa son verilmesini kararlaştırırlar. Mayıs 1997′de Maskhadov’la Moskova’da buluşan Boris Yeltsin, iki ulus arasındaki 400 yıllık mücadeleye son vereceğine yemin eder. Zamanın başbakanı Viktor Çernomırdin, Maskhadov’la bir dizi ekonomik yardım antlaşması imzalar. “Maskhadov, taş üstünde taş kalmamış bir ülke ve çökmüş bir ekonomi devraldı,” diye anlatılır, “Yetmezmiş gibi, tepeden tırnağa silâhlı binlerce adam. Moskova, yardım sözünde durmadı. Çernomırdin, vaatlerinin hiçbirini yerine getirmedi. Çeçen destanı sona ersin, Çeçenistan yere yapışsın diye beklediler.” Meğer, Yeltsin ve avenesi, nihai darbeyi vurmak için meşru sayılabilecek bir bahane arayışındadırlar. Bulamayınca, icat ederler: Moskova’da Fırtına kod isimli bombalama operasyonu. Operasyonun isim annesinin Yeltsin’in yaka silkilen kızı Tatyana Dayaçanko olduğu, Moskova’da Fırtına’nın her aşamasının altında imzası bulunduğu söylenir. Kadın, bu yolla sadece Çeçenlere saldırmak için iyi bir bahane bulmakla kalmıyor, aynı zamanda Boris Yeltsin’in bir numaralı rakibi olan Moskova Belediye Başkanı Lujkov’un 1999 Aralık Duma seçimlerindeki şansını sıfırlamayı hedeflermiş. (3) Genelkurmay Başkanı Aleksandr Voloşin’in cebine on milyon dolar konuyor, Şamil Basayev’le buluşmak üzere ünlü silâh tüccarı Adnan Kaşıkçı’nın güney Fransa’daki malikânesine (4) gönderiliyor. Basayev, Devlet Başkanı Aslan Maskhadov’un efsanevi komutanı. Yollarının ayrılmış olmasının nedeni, Basayev’in Çeçenistan’da şeriat yönetimi talepleri. General Voloşin, Basayev’e Moskova’nın Dağıstan’a girmesini istediğini belirtir, savaş masraflarını karşılaması için on milyon dolar önerir. Söylediğine göre, Basayev dünden razıdır, zira “Moskova’dan emir alan Nadirşah Hacilayev isimli bir kışkırtıcının etkisindeydi” denir. Basayev’i Dağıstan’ı işgal etmeye yönlendiren de, İslâm Şûrası tarafından “askerî emir” ilân edilmesini sağlayan da Nadirşah isimli bu zattır. Sonuçta, Basayev ve Ürdün asıllı “Vahhabi” komutan Hattab komutasındaki Çeçen gerillalar Dağıstan köylerine girerlerken, Moskova’da “Fırtına”nın düğmesine basılır. Aslan Maskhadov, Basayev’i durdurmak için çırpınır. Moskova’yı defaatle uyardığına onlarca gazeteci (5) tanıktır, ne ki, Çeçenistan ve Dağıstan’daki Rus kuvvetleri asilerin ilerlemelerini engellememek, çatışmaya girmemek için emir almışlardır. Onlar, onları seyrederlerken, Rus uçakları Çeçen köylerini bombalamaya koyulurlar. Asıl hesabın, Basayev-Hattab kuvvetlerinin Mahaçkala’yı almaları, orada bir İslâm devleti kurulduğunu ilân etmeleri, Rusya’da sıkıyönetime gidilmesi, aralık Duma seçimlerinin ertelenmesidir. Ama öyle olmaz, çünkü hiç beklenmedik bir biçimde Avar Dağıstanı polisleri işgalcileri püskürtürler. Rus ordusu, 1 Ekim’de saldırıya geçer: İkinci Çeçen savaşı. 2000′in başlarında Rusya’nın “en cüretkâr, en kurnaz oligarkı, dünya çapında bir dalavereci, hilebaz, soğukkanlı ve şerir, Rönesans İtalya’sının prenslerini hatırlatıyor” dedikleri Boris Beryozovskî (Ki, kendisi diğer “işler”inin yanı sıra Çeçenistan’da petrol ticareti yapmaktadır.) Başkan Putin’e “Aslan Maskhadov’un olaylara hakim olamadığı” gerekçesiyle, “Şamil Basayev, Ruslan Gilayev gibi liderlerle görüşmeler başlatmasının uygun olacağını” telkin etmeye koyulur. Şubatın başlarında Kremlin’in Çeçenistan sözcüsü Yastrjembskî, “Moskova uluslararası teröristlerle masaya oturmayacak.” dediğinde, televizyon, Basayev’i ayağı kesilirken göstermektedir. Grozni’den Alhan Kala’ya çekilirken (6) mayına basmıştı. Ağustos 1996 Hasavyurt barışının mimarlarından General Lebed, Nisan 2002′de şaibeli bir helikopter “kaza”sında, Albay Maskhadov, 8 Mart 2005′te FSB (7) özel kuvvetlerinin Çeçenistan’ın Tolstoy-Yurt köyünde düzenledikleri operasyonda ölür. Çeçenistan başbakan yardımcısı Ramazan Kadirov’un yorumu: “Maskhadov’un ölümü, tüm Çeçen kadınlarına ‘Kadınlar Günü’ armağanıdır.” (8) Bir cinnet ki, neresinden tutsanız elinizde kalır. (1)”Nezavisimaya gazeta,” 3 Nisan 1996 (2) “Onur ve Anavatan” (3) Moskovskaya Pravda, 22 Temmuz 1999, Aleksandr Jilin haberi (4) ) Novaya Gazeta, 24 Ocak 2000 kaynak: Fransız istihbarat servisi (5) Örneğin, Versiya, 1-7 Şubat 2000 (6) 4 Şubat 2000 (7) “Federalnaya Slujba Bezopasnosti” KGB’nin yerine kurulan güvenlik örgütü (8) The Moscow Times haberi, 9 Mart 2005

ALEV ALATLI

18 Mart 2005, Cuma

“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (I)

Koskoca New York’ta cuma namazı kılacak başka yer mi kalmadı, Episkopal Katedrali niye diye soracak olursanız, cevabı, evet, başka yer kalmamış(!) çünkü, Müslüman kardeşlerimizin başvurdukları üç cami, kadın imama yer açmayı reddetmiş. Bir yerde bir binada bir mescit bulamazlar mıydı derseniz yine hayır, çünkü medyada yer almak istemişler. Nitekim, öyle de oldu…Bu yıl martın üçüncü cuması ayın 18′ine rastladı. O gün, dünyanın her yerindeki Müslümanlar gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde yaşayan Müslümanlar da cuma farzını eda etmek üzere bir araya geldiler. Şu farkla ki, sayıları yüz elliyi bulan kadınlı erkekli bu New York grubu, cumayı “Amina Wadud” isimli bir hanımın imamlığında Manhattan’daki S. John Episkopal Katedrali’nde kıldılar. Koskoca New York’ta cuma namazı kılacak başka yer mi kalmadı, Episkopal Katedrali niye diye soracak olursanız, cevabı, evet, başka yer kalmamış(!) çünkü, Müslüman kardeşlerimizin başvurdukları üç cami, kadın imama yer açmayı reddetmiş. Bir yerde bir binada bir mescit bulamazlar mıydı derseniz yine hayır, çünkü medyada yer almak istemişler. Nitekim, öyle de oldu. CNN, BBC, the New York Times vb. olmak üzere uluslararası medyada geniş yer aldılar. Amina ya da Emine Wadud Hanım’la uzun uzun söyleşiler yayınlandı. Türkiye’den bakınca görülmüyor, meğer, kendi çapında bir şöhretmiş Emine Wadud. Kendisi bir profesör. Amerika’nın Virginia Commonwealth Üniversitesi Felsefe ve Din Araştırmaları Merkezi’nde öğretim üyesi. Özgeçmişine daha doğrusu özel yaşamına ilişkin pek bilgi yok, ancak Afrika kökenli bir Amerikalı mühtedi olduğu biliniyor. Hanım, 1990′lı yıllarda “Kur’an ve Kadın: Kutsal Metni Bir Kadın Gözüyle Okumak” isimli bir kitap yazmış. Kur’an-ı Kerim bu kitapla ilk kez bir kadın tarafından yorumlanmış oluyormuş. Hanım, ABD’de “ilerici Müslüman” olarak tanınıyor. Bu çerçevede, Müslüman toplumlarda kadınların erkekler tarafından baskı altında tutuluyor olmalarının Kur’an emri değil, ataerkil kültürlerin yorum ve uygulamalarının sonucu olduğunu söylüyor. Kur’an-ı Kerim’i kadın gözüyle yorumlamasının nedeni; kitaptaki “kadın sesini” (bu kendisinin ifadesi) ortaya çıkarmakmış.

Bu ilk ‘devrimci’ çıkışı değil!

Episkopal katedralinde “imamlık” Amina Wadud’un ilk “devrimci” çıkışı da değil. Bundan on sene kadar önce, 1994 Ağustos’unda Güney Afrika’da, Cape Town’da, Claremont Main Road isimli bir camide, yine bir cuma namazında, okuduğu bir hutbe var. İngilizce okuduğu hutbenin başlığı “Islam as Engaged Surrender” yani -mealen- “Zorunlu Teslimiyet Olarak İslâm”. Anladığımız kadarıyla “zorunlu teslimiyet” derken kadınların erkeklere teslim olmalarından bahsediyor. Amina Hanım’ın Güney Afrika’daki bu hutbesi epeyce ses getirmiş; hatta ders verdiği Virginia’da yaşayan Müslümanlar, üniversiteden atılması için imza toplamışlar ama başarılı olamamışlar.

Wadud’un hocalık ettiği Virginia Commonwealth, Amerika’nın en eski eğitim kurumlarından, 1693′te, Amerika daha henüz bir İngiliz kolonisiyken, Kral William ve Kraliçe Mary’nin izniyle kurulmuş. Ve tabii Protestan. Ve tabii, diyorum; çünkü İngiliz hanedanı, ünlü kralları VIII. Henry (1) Vatican’a başkaldırıp ulusal İngiliz Kilisesi’ni (2) kurduğundan bu yana Protestan ve Amina Hanım’ın cumayı kıldırdığı Episkopal Kilisesi’nin menşei.

Episkopalciler, “ilerici” ve “geniş görüşlü” olmaları ile tanınıyorlar. Nitekim, daha 1976′da “kadın rahip”leri var. “Nedi” lakaplı Bavi Edna Rivera isimli, Porto Rico kökenli bu hanım, 2005′in Ocak’ında “piskopos” ilân ediliyor. “İmam” Amina Wadud’la Psikopos Bavi Edna Rivera’nın ortak noktaları, her ikisinin de 1968 kuşağının “ikinci dalga feministler” dedikleri akımdan olmaları. New York’un St. John Episkopal Katedrali’nin kapılarını Prof. Wadud ve cemaatine açmasında hanımın Virginia Commonwealth Üniversitesi’nde hoca olmasının dahli olduğu muhakkak. Dahası, Amina Hanım, Princeton, Harvard gibi Amerika’nın en medyatik üniversitelerinde verdiği halka açık konferanslarla ünlenmiş. Söz konusu konferansların sponsoru da Woodrow Wilson Kamu İdaresi ve Uluslararası İlişkiler Okulu ile Din Araştırmaları Merkezi. Bu cümleden olmak üzere, Ekim 2002′de Princeton’da verdiği tebliğin başlığı “Cinsiyet Adaleti: Kur’an’sal Tefsir İlmi ve Sonrasına Geçiş” adını taşıyor. Amina Hanım, ayrıca Harvard İlâhiyat Fakültesi’nin Kadın Araştırmaları bölümünde de araştırma görevlisi. Amina Hanım’ın imamlık girişiminin ciddi tepkilere yol açtığı bir gerçek.

İslâm akidesinde bir kadının imamlığının ancak cemaatte erkek yoksa kabul edildiği malûm. Böylesi bir uygulama ne Hazreti Muhammed, ne dört halife, ne de sonraki dönemde görülmüş. Buna karşın, Amina Hanım’ın çıkışını “içtihat” kabul edenler, hatta özgürleştirici bulanlar da çıkmış. Meselenin özü de bu kelimede yatıyor: “Özgürleştirici.” Kadınlar açısından özgürleştirici ki, bu bağlamda, Amina Wadud’un imamlığının İslâm’da yeni bir içtihattan çok, yükselmeye devam eden “dünya feminist hareketin bir uzantısı olarak” ortaya çıktığı değerlendiriliyor.

Feminizm, bir biçimde hep var olmuş, ancak, bir dava olarak ele alınması, İngiliz yazar Lady Mary Wortley Montagu (3) ile başlıyor. Lady Montagu’ya çalışmalarında destek veren de “ilerici” bir din adamı, Piskopos Gilbert Burnet ki, kendisinin “İngiltere Kilisesi’nin Reform Tarihi” isimli bir de kitabı var. 1785′te Hollanda’nın Middleberg şehrinde kadınlara yönelik “ilk popüler bilim” dergisi çıkıyor. Yasalar önünde kadın erkek eşitliğini savunan ilk kitap yine bir İngiliz’den, Mary Wollstonecraft’tan. (4) İlginç olan Wollstonecraft ve eşi William Goldwin’in dönemin önde gelen ateistlerinden olmaları. Hatta anarşizmin öncülerinden sayılıyor.

1800′ler vahşi kapitalizmin kök saldığı yıllar. Hele de İngiltere’de on beş-on altı saat, gün yüzü görmeden çocuk çocuk çalıştırılmak normal sayılıyor. Dahası, erkeklerle aynı koşullar altında çalışmalarına karşın, kadınların ücreti erkeklerin ücretinin yarısını bulmuyor. Hal buyken, feminist hareket hız kazanıyor. Avrupa’da başlayan reform hareketleri Amerika’da şekilleniyor. İlk kadın hakları konferansı, 1848′de New York’ta Seneca Falls denilen yerde toplanıyor. İngiltere’deki cinsiyet ayrımcılığına karşı kısaca WSPU diye bilinen Siyasi ve Sosyal Kadın Birliği kuruluyor. Birlik üyeleri seslerini duyurabilmek için, şiddet dahil hemen her yola başvuruyor, hatta açlık grevine gidiyorlar. Dönemin en etkin feministlerinden birisi, ünlü Marksist Emma Goldman. (5) On beş yaşındayken zorla evlendirilmekten kurtulmak için, St. Petersburg’dan New York’a kaçıyor. Orada anarşist hareketin içinde yer alırken, işsizlerle birlikte hareket ediyor. Doğum kontrol ve kürtaj yasaklarına karşı kampanyalar düzenliyor. Başkan Edgar Hoover’ın “Amerika’nın en tehlikeli anarşistlerinden birisi” dediği Goodman, yine Amerikan başkanlarından McKinley’e düzenlenen bir suikast girişiminde yer aldığı iddiasıyla birkaç kez hapse giriyor; Rusya’ya geri gönderiliyor. Orada Bolşeviklere katılıyor, daha sonra İspanya içsavaşında vuruşuyor, vs.vs.

İkinci dalga feministler ve….

Böylesi bir arkaplânı haiz feminist hareket Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında askere giden erkeklerden boşalan mevkileri kadınların devralmalarıyla güçleniyor. Kadınlar, fabrika işçiliğinden yöneticiliğe kadar erkekleri aratmayacaklarını kanıtlarlarken, “eşit işe-eşit ücret” düsturunu hayata geçirmiş oluyorlar.

1960′lı yıllarda yeni bir ivme kazanan feminist harekete “ikinci dalga” deniyor. Avrupa ve Amerika’da ikinci dalga feministlerin birinci meseleleri kadının bedenini istediği gibi kullanma hakkı. Bu, öncelikle kadınların cinsel özgürlüğü, ardından doğum kontrol uygulaması ve çocuk aldırma hakkı anlamına geliyor ki, başta Katolik ve Ortodoks olmak üzere “Kilise.”

“İkinci dalga” feministlerinin Kilise’nin kadınları dışarıda bırakan yapılanmasını sorgulayarak başlattıkları hareket, Amina Wadud’un imamlığına da zemin hazırlarken, çekişme Ratzinger’in seçimiyle doruğa ulaşıyor.

(1) 1491-1547

(2) Church of England

(3) 1689-1762

(4) 1759-1797

(5) d. 1869

ALEV ALATLI

22/04/2005

“İmam” Amina Hanım’dan Papa XVI. Benedictus’a İçtihat ve Feminizm (2)

Amina Wadud, kendisinin bir “post-modernci” olduğunu, girişiminin İslâm’ın post-modern dirilişi ile ilgili olduğunu söylüyor. “Post-modernite”den kasıt, “geçmişi yeniden irdelemek, geçmişin üzerinde yeniden düşünüp, çoğulcu ve dinamik geleceğe uyarlamak”mış. “Yaşanan sürecin postmodern olduğu doğru; ancak Müslümanların yaşanan süreci bilinçli olarak tanımlayıp tanımlayamadıkları da başka bir mesele.”Kadınların papazlığa kabulü, en az Amina Wadud’un imamlığı kadar tartışmalı bir olay. Hıristiyanlığın baş doktrincisi havari Aziz Pavlus’un hükmü açık: “Sessiz durmalı kadın kilisede. Arkalarda, göze batmayacak bir yerde oturmalı. Varsa öğrenmek istediği bir şey, eve saklamalı ve evde kocasına sormalı. Kadın sesinin kilisede çınlaması aşağılık bir iştir. Kilisede başını da örtmelidir kadın. Erkeğin örtmesi gerekmez. Çünkü, erkektir Tanrı’nın görüntüsü ve Tanrı’nın görkemini erkek simgeler. Kadın, erkeğin görkemini yansıtandır. Çünkü, erkek kadından değil, kadın erkekten yaratılmıştır. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratılmıştır…” Bu hükme göre, kadınların kilisede bırakın ayin yönetmeyi, erkek cemaatle birlikte oturmaları bile hoşgörülmüyor. Buna karşın, Hıristiyan feministlerin geliştirdikleri argüman da şöyle bir şey: “Eğer bir kadın İsa’yı cinsiyeti nedeniyle temsil edemiyorsa, (yani İsa’nın kilisesinde papaz olamıyorsa) İsa’nın çarmıha gerilmesi ve yeniden dirilmesi kadınların dışında ve dolayısıyla kadınları ilgilendirmeyen bir olaydır ki, İsa tüm insanlığın peygamberi olduğuna göre burada bir yanlış var.”

Amerikalı feministler işbaşında!

1960′lardan itibaren yüzlerce sivil toplum örgütü kuruluyor ve mücadele başlıyor. Örgütlerden birisi Amerikan Katolik Kadınların Papazlığa Kabul Konfederansı – WOC.(1) Amerikalı Katolik hanımlar, hedefleri doğrultusunda çalışadursunlar, daha 1975 yılında, Çekoslovakya’da, Ludmilla Yavorova isimli bir hanımın cüppe giymiş olduğu ortaya çıkıyor! Dahası, Yavorova Hanım’ın papazlığı kendinden menkul de değil. Bölgeye Vatikan tarafından atanmış Roma Katolik Piskoposu Davidek tarafından onaylanmış ki, papanın kilisesine ne kadar hakim olduğu sorusunu da gündeme getiriyor. Haber 1991 sonunda New York Times gazetesinde, Amina Wadud Hanım’ın imamlığına benzer bir biçimde patladığında, Amerikalı Katolik hanımlar derhal küçük bir komite örgütleyip, Çekoslovakya’ya uçuyorlar. Prag’a, oradan Brno’ya geçiyor, hanım papazla tanışıyor, Amerika’ya davet ediyorlar. Amaçları, bir örnek teşkil eden Çek hanımın tanınmasını, kadın rahipliğe giden yolu hızlandırmaya yardımcı olmasını sağlamak. Yavorova, davete altı yıl direniyor. Sonunda 1997′de Washington’a iki haftalığına geliyor, öyküsünün kitaplaştırılmasını kabul ediyor. Rahip Yavorova’nın söylediklerini kaleme alan Amerikalı Katolik hanım, papaz olmak isteyen bir kadına, ancak bir kadın papazın örnek olabileceğini belirtiyor. Kadınların Tanrı ile olan diyalogları erkeklerin diyaloglarından farklı oluyormuş. Kadınlar, ibadete bambaşka bir derinlik getiriyorlarmış.

Böyle de olsa, Aziz Pavlus’un hükmü ortadayken, müteveffa Papa II. John Paul’ün kadınların cüppe giymelerini onaylaması düpedüz “günah” olurdu, diye düşünüyor insan!.. Oysa, anlaşılan, İncil’in derlendiği asırlardan bu yana köprünün altından tonlarca su geçmiş. Hatta, Papa’nın “yanılmazlık” niteliği sorgulanır olmuş ki, Vatikan’ın kutsal otoritesi ne derse dersin, kadınların cüppe giymeleri meselesi kapanmamış ve taze papa Ratzinger’e rağmen de kapanacak gibi görünmüyor. Bir kere, Katolik kardinallerinin arasında fikir ayrılığı var ve bu Katolik cemaatine de sıçramış durumda. Özellikle de Amerikan Katolikleri, kadınların cüppe giyinmesine (ve erkek papazların evlenmelerine) izin verilmesini istiyorlar ki, bu, Hıristiyan akidesinin hiçe sayılması değilse, ciddi içtihat, haydi adını koyalım, radikal “reform” demek. Öte yandan, geçtiğimiz aylarda Associated Press haber ajansının yaptığı bir ankete göre, müteveffa Papa, Amerika’da pek sevilir ve sayılırmış. Tarihe en sevilen papalardan biri olarak geçeceği de belliymiş. Ancak, bu durum, Vatikan ile Amerikan Katolik Cemaatinin arasındaki düşünce farklılıklarını ortadan kaldırmaya yetmiyormuş. Meseleye bu açıdan baktığımızda, Ratzinger’in Papa XVI. Benedictus namıyla taç giymesini Avrupa’nın Amerika’yı terslemesi olarak yorumlamak da mümkün. İtiraf etmeliyim ki ben kendi adıma, Afrika ya da Asya ülkelerinden birisinden Kofi Annan türünden “ılımlı” birisini seçip, uzlaşacaklarını düşünmekteydim ki, fena halde yanıldım.

Kadın papaz meselesinin gör dediği!

Katolik nassları bu kadar açıkken, Amerikan Katolik Cemaatinin kadın papaz vb. konularda nasıl ısrarlı olabildiklerine gelince: Sorunun cevabı “demokrasi.” “Tanrı’nın emirleri söz konusu olduğunda ‘demokrasi’ olur mu?” sorusuna da “Demokrasi asıl inanç alanında olur” mealinde bir cevap geliyor. Vicdan özgürlüğünden söz ediliyor. “Katılımcı demokrasi”nin “Vatikan’ın fetvalarına cemaatin de katılımını” getirdiği savunuluyor. Demokrasinin çoğunluğun sesine kulak vermek anlamına geldiği kuşkusuz. Söz konusu Associated Press araştırmasına göre, Amerikan Katolik cemaatinin yüzde 63′ü gibi büyük çoğunluğu “inananların düşüncelerinin Vatikan kararlarında etkili olması gerektiği”ni söylüyorlar. Bunların yüzde 82’si, “kuralların gevşetilmesinden” yani kadınların papaz olmalarından, erkek papazların evlenmelerinden vs. yanalar. İşin ilginç yanı, aynı yüzdeler Katolik olmayan Amerikalılar için de geçerli. Yani, Amerikalıların yüzde 62’si, Katolik, Protestan, Ortodoks, Müslüman ya da bir başkası, “inananların inandıkları dinin kurallarının belirlenmesinde söz sahibi olmaları gerektiği”ni düşünüyorlar. Ve yine % 82 gibi ezici bir çoğunluk, Katolik, Protestan, Ortodoks, Müslüman vb. dini kuralların “cemaatlerin tercihleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesinden yana” oldukları ifade ediliyor. Bu arada, dünyadaki toplam Katolik nüfusunun bir milyar olduğu tahmin ediliyor. Bunlardan sadece 65 milyonunun Amerikalı olmalarına karşın Vatikan üzerinde sayılarıyla kıyaslanamayacak etkileri olduğundan bahsediliyor, “Amerikan Katolik cemaatinin büyük çoğunluğu kadınların papaz olmaya hakları olduğunu düşünüyorsa, Vatikan, bu demokratik talebe önünde sonunda boyun eğecektir” deniyor. Doktrini yeniden yorumlamaya talip olanlara baktığımızda, bu insanların ABD’nin muhtelif ilâhiyat fakültelerinde okumuş, çoğu doktoralı, kadın “din uzmanları” olduklarını görüyoruz. “Kariyer”lerini kilise dışında sürdürmekle birlikte, düşüncelerini yayabilecekleri mümbit bir akademik ortamda yaşadıkları muhakkak. Episcopal Katedralinde Cuma kıldıran 58 yaşındaki Amina Wadud da bu iklimin ürünü. 1960′lardan sonra güçlenen “ikinci dalga” Amerikan feminizminin ikliminde yetişmiş, feminist kuruluşların ve sempatizanlarının desteğini almış bir almış bir hanım. Yaşadığı ortamın mümbitliğine karşın, ilhamını “Arap Feminist Hareketi’nin babası olarak bilinen Mısırlı fıkıh alimi Kasım Amin’den” aldığını söylüyor.

Kasım Amin 1863-1908 yılları arasında yaşamış. Mısır Ulusal Hareketi’nin ve Kahire Üniversitesi’nin kurucusuymuş. İlk Arap feministi olduğu kabul edilirmiş. 1899′da Tahrir el-Mar’a, mealen, “Kadınların Özgürleşmesi” isimli bir kitap yazmış. Erkeklerin birden fazla evlenmelerini, peçeyi, kadınların haremde saklı tutulmalarını İslâmi-olmadıkları, hatta İslam’ın sahici ruhuna ters düştükleri gerekçesiyle eleştirmiş. Soylu Arap kadınlarının “kendi evlerinde kölelerden beter bir durumda esir tutulduklarını” anlatarak, bu konumdaki annelerin sağlıklı çocuklar yetiştirmelerinin de pek mümkün olmadığını anlatmış(mış.) Kasım Amin’in İslâm ve Arap dünyasındaki kadın siyasi hareketlerinin üstünde büyük etkisi olduğundan, bugün dahi okunup üzerinde tartışıldığından bahsediliyor.

Amina Wadud, bir söyleşisinde kendisinin bir “post-modernci” olduğunu, girişiminin İslâm’ın post-modern dirilişi ile ilgili olduğunu söylüyor. “Post-modernite”den kasıt, “geçmişi yeniden irdelemek, geçmişin üzerinde yeniden düşünüp, çoğulcu ve dinamik geleceğe uyarlamak”mış. “Ben İslâm’ın ve Müslümanların bu sürece katılmış olduklarını düşünüyorum,” diyor, “Yaşanan sürecin postmodern olduğu doğru; ancak Müslümanların yaşanan süreci bilinçli olarak tanımlayıp tanımlayamadıkları da başka bir mesele.”

Bayan Wadud, hayattaki en büyük arzularından birisinin bir gün Istanbul’da, Sultan Ahmet’te kılınacak bir Cuma namazına imamlık etmek olduğunu da söylemiş. Anlaşılan, işimiz var.

(1) Woman Ordination Conference

ALEV ALATLI

23/04/2005

Kapadokya’da 10 bin yıllık kampüs

Nevşehir il merkezi, Acıgöl, Avanos, Derinkuyu, Gülşehir, Hacı Bektaş, Kozaklı ve Ürgüp’ü kapsayan bölgeye “İç Kapadokya” deniyor -yeri gelmişken, yaygın inancın aksine, “Kapadokya” Yunanca değil. Bölgeyi İsa’dan önce VI. yüzyıldan itibaren kontrol etmeye başlayan Perslerin dilindeki “Katpatuka” tanımından türemiş, “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına geliyor.

On bin yıllık yerleşim merkezi, 1985′ten bu yana UNESCO Dünya Mirası geçici listesinde. Muhteşem bir miras; ama bölge insanının maişetini temin edebileceği kaynak olmaktan hayli uzak. Kişi başına düşen gelir rakamları Türkiye ortalamasının üzerinde olmasına rağmen bölge ciddi oranlarda net göç veriyor.

Göç edenlerin % 50’si, 25 yaşın altında, eğitim düzeyi düşük gençler. En büyük sorun, işsizlik. Ancak, araştırmalar, göç kararının temelinde yaşam kalitesinin artırılması isteminin yattığını gösteriyor. Tarımsal yapıya uygun olan bilgi birikimlerinin kent ortamında gelire dönüşmeyeceğini bilmelerine rağmen göçmelerinin nedeni, büyük şehirlerdeki yaşama özeniyor olmaları. Daha zengin, daha pırıltılı, daha coşkulu bir hayat istiyorlar, gençler. Düşledikleri hayata kavuşmak için çalışmaya hevesliler. Ve fakat kendi bölgelerinde değil, göç ettikleri şehirlerde! Öyle ki, çalışmak için gitmeye koşullanmaları gibi bir durum ortaya çıkıyor. Çalışma hevesinin yer değiştirmeye endekslenmiş olması, birtakım psikolojik etkenlerin varlığına işaret ediyor. Nitekim, “yaşam kalitelerinin yüksek olduğunu” düşünen kırsal kesim insanları göç etmiyorlar. Örneğin, Muğla’nın son beş yıldır hiç dış göç vermemiş beş köyünde yapılan bir alan çalışması, o yöre gençlerinin köylerindeki yaşam şeklinin Almanya’dakinden bile iyi olduğuna inandıklarını gösteriyor. Bu köylerin yol, su, telefon vb. altyapı sorunları Kapadokya’dan daha iyi değil. Buna rağmen, turizm ve sanayiye yönelik tarım yapılıyor; arıcılık, hayvancılık, zeytincilikten gelir elde ediliyor. Daha da önemlisi, Muğla köylüleri “bağımsız ve kaygısız” hareket edebilmekten mutlu olduklarını söylüyorlar. Ürünlerinin doğrudan veya yöre pazarları aracılığı ile otellere satılıyor olması, kâr mantığına dayalı olarak üretim yapılmasını getiriyor ki, bu da çalışmak için başlı başına bir motivasyon olarak ortaya çıkıyor.

Bir mucizenin ayak sesleri…

İç Anadolu’da durum farklı. Yaşanan örnekler, bölge halkının bir araya gelerek iş yapma becerisi sergileyemediklerini, hatta böyle bir eğilim içine dahi giremediklerini gösteriyor. Başlı başına bir sorun olarak ortaya çıkan örgütlenme meselesi, Kapadokya gibi muhteşem bir potansiyelin sürdürülebilir kalkınma dinamiğine dönüşmesinin önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkıyor. Derken ilk mucize gerçekleşiyor. Bölgeyi sahiplenmeye karar veren her siyasi partiden yerel yönetimler, bölge eşrafı ve Kapadokya’ya gönül verenler bir araya geliyorlar ve 1998′in başlarında bir vakıf kuruyorlar. Vakfın amacı Kapadokya’nın maddi ve manevi varlıklarını sürdürülebilir kalkınmanın temel dinamiğine dönüştürmek, bölge ekonomisinin Türkiye, sonra da AB ve Avrasya ekonomilerine eklemlenmesini sağlamak ve böylece Kapadokya’yı göç veren konumundan göç alan konumuna getirmek. Bu çerçevede bölge gençlerine meslek edindirmeyi, Kapadokya’da uluslararası nitelik ve nicelikte üretimi ve istihdamı gerçekleştirebilecek donanımı haiz orta-kademe yönetici ve girişimci yetiştirmeyi hedefleyen bir yüksekokullar zinciri ve giderek bir üniversite kurmaya karar veriyorlar. Türkiye’nin ilk yerel yüksek eğitim kurumu olacak olan okul, deyiş yerindeyse bir “halk üniversitesi” niteliğinde düşünülüyor. Akademik yapılanmasının “Kapadokya Yerel Gündem 21 Faaliyetleri” isimli Bölge Kalkınma Plânı hedefleri doğrultusunda oluşması isteniyor.

Başta Ürgüp’e bağlı Mustafapaşa (Sinasos) Belediye Başkanı Mustafa Özer olmak üzere, Kapadokya yerel yönetimleri ve bölge yaşayanları, okula derslik, öğrenci yurdu, yemekhane, konferans salonu vb. olarak kullanılmak üzere restorasyona muhtaç tarihî binaları tahsis, hibe veya kiralama suretiyle devrediyorlar. Kapadokya Meslek Yüksekokulu (ve ilerde üniversitesi) bu binaları restore ederek, İç Kapadokya’da yaygın bir kampüs oluşturacak, böylece faaliyete geçtiği ilk günden itibaren istihdam yaratarak bölge halkı ile bütünleşebilecektir. Benzerlerine Kopenhag ve İskoçya’da rastlanılan “mahalle kampüsü” uygulamasının yeni bina inşa etmemek suretiyle bir yandan kıt kaynaklarının optimal kullanımına, diğer taraftan da bölgedeki restorasyon faaliyetlerine doğru örnek teşkil etmesi düşünülüyor.

Nevşehir Valiliği’nin hazırladığı, Nevşehir İl Özel İdaresi’nin yürüttüğü Bölge Kalkınma Planı, Kapadokya’nın yerel gelişme dinamiklerini öncelik sırasına göre turizm, bağcılık, meyvecilik, tarım ve hayvancılık olarak tanımlıyor. Oysa, son beş yılın en düşük “her şey dahil” sistemiyle çalışan “dinlence turizmi”nden Antalya ve Muğla bölgeleri yararlanmakla birlikte, kültür ve tarih turizminde iddialı diğerleri gibi “İnançlar Kavşağı” olarak tanınan Kapadokya da zarar görmüş. Gelen turist sayısı azalıyor. Nedenini Kapadokya mirasının yeterince irdelenmemiş; kültür turizminin talep profilinin belirlenmemiş; doğa, tarih ve kültür mozaiğinin hangi tip turisti ve hangi yöntemlerle yöreye çekilebileceği belirlenmemiş, hizmet kalitesinin yetersiz kalmış olmasına bağlıyorlar. Bağcılık ve tarım potansiyeli de gerçekleştirilemiyor. Toprak, gübre ve su kullanımındaki yanlışlar Kızılırmak havzasının ekolojisini tehdit eden boyutlara varmış. Oysa, bölge çiftçilerinin bağ ve bahçelerde verimi artırmak için güvercin gübresi kullanmak gibi binlerce yıllık alışkanlıkları var. Bu alışkanlığın yeniden edinilmesi halinde Kapadokya’nın hızla AB standartlarında organik ekime geçmesinin mümkün olduğu düşünülüyor. Halk sanatlarının da yeniden keşfedilmeye ihtiyacı var. Kapadokya halk seramiğinin İznik’e öykündüğü ve dolayısıyla kendi kimliğine yabancılaştığı, İç Anadolu taş ustalığının yerini Güneydoğu tarzına bıraktığı, dokumacılığın kaybolmaya yüz tuttuğu biliniyor.

İlk aşamada on üç bölüm olarak planlanan Kapadokya Meslek Yüksekokulu’nun akademik yapılanması bu sorunlarına çözüm bulacak şekilde düzenlenmiş. İlk dört bölümü oluşturan Konuk Ağırlama, Mutfak Sanatları Yönetimi, Kapadokya Turizm Rehberliği ve Bilgisayar Programcılığı bölümlerinin 2005-2006 akademik yılında Mustafapaşa beldesindeki Mehmet Şakir Paşa Medresi ve Osmanlı Konağı’nda (eski Sinasos Oteli) faaliyete geçmesi planlanıyor. Bu amaçla restore edilen on bin sekiz yüz metrekare kapalı alana sahip Mehmet Şakirpaşa Medresesi ve Osmanlı Konağı (eski Sinasos Oteli) Mustafapaşa Belediyesi tahsis etmiş. Önümüzdeki iki yıl içinde öğretime geçmesi planlanan bölümleri; Fotoğrafçılık ve Filmcilik, Organik Tarım, Bağcılık, Çömlekçilik, Gerontik Hasta Bakımı, Spor ve Binicilik, Fon Yönetimi, İpekyolu Konservatuvarı ve Asım Bey Sivil Havacılık Meslek Yüksekokulu.

Yılın 12 ayı açık olacağı düşünülen okulda düzenlenecek yaz kursları, bölge halkına açık sertifika programlarıyla tam bir mahalli üniversite hüviyetinde olacak ama “evrenkent” değil de, “uni-verse” yani “birleşik-gerçek” anlamında. Bu bağlamda, Alman Witten-Heidecker Üniversitesi’yle olduğu gibi, Rusya Federasyonu Kazan Devlet Üniversitesi ile de akademik işbirliğine gidiliyor. Kazan Devlet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Myakzum Salahov, 18 Mayıs’ta incelemelerde bulunmak üzere Mustafapaşa’da olacak.

“İmece mucizesi” dediğim, arkasında bir sermaye grubu olmayan bir yüksek eğitim kurumunun tümüyle yerel ve partiler üstü gayretlerle buralara kadar gelebilmiş olması. Eleştiri oklarının daimi hedef tahtası YÖK’ün rahmetli Bener Cordan ve Kemal Gürüz zamanında olduğu gibi, bugün de Erdoğan Teziç başkanlığında desteğini sürdürüyor olması, e-meğin zayi olmadığını bir kez daha kanıtlıyor.

13 Mayıs 2005

‘Apologetics’ ya da ‘hüccetle müdafaa’

Hüccet”, delil, kanıt demek. “Hüccetle müdafaa” ya da “apologetics” Hıristiyan ilâhiyatının Hıristiyan öğretisini/dogmalarını savunmak, kanıtlamak veya bunlara “mazeret bulmak”la iştigal eden dalı.

Örneğin, Hazreti İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu gibi bir inancın akıldışı ya da mantıksız olmadığını, hatta diğer dinlerin inançlarından daha akla yatkın ve dolayısıyla insanlığa daha yararlı olduğu iddiasını kanıtlama uğraşı.

Günümüzde “tarziye vermek, özür dilemek” anlamında kullanılan “apologize” sözcüğü de buradan gelir. “Apology” mazerettir, tarziyedir. Kelime, içini doldurmayan, anlamını karşılamayan oluşumları tanımlamak için de kullanılır. Örneğin, köse bir erkeğin uzatmaya çalıştığı sakalına “sakal müsveddesi” anlamında “an apology for a beard” denir.

Apolojistler, davalarını sistematik olarak yürütürlerken, inanç ya da varsayımlarını destekleyecek sürgit gerekçeler üretirler. Bu çerçevede, argümanlarını zayıflatabilecek olgu, olay hatta cürümleri inkâr ederler. Yıllar içinde “muğfil” yani aldatıcı olmakla, insanları iğfal etmekle, amaçlarına ulaşmak için gerçekleri hasıraltı etmek, aklamakla suçlanmış olmaları bundandır. Örneğin, Hıristiyanlığın ilk yıllarında Hıristiyan inancının Roma İmparatorluğu’nun (ve giderek insanlığın) yararına olduğunu savunmak üzere binbir dereden su getiren apolojetiklere yöneltilen bir suçlama budur. “Seçici algılama” yani davalarını kötü etkileyecek gerçekleri yoksaymak, işlerine gelenleri büyük bir belâgatle abartmak, apolojistlerin başlıca yöntemleri olarak görülür. Bu bağlamda günümüzde “apolojetik” olarak anılmak iltifat sayılmaz.

Öte yandan, apolojistlerin en yaman hasımları, “gerçek”e inanç, dogma ya da Hıristiyan öğretisi ile değil, mantık ve sınama/deneme yani bilimsel yöntemle varılabileceğini savunan “rasyonalistler”dir.

Bilim değil, önyargılar…

“Bilimsel yöntem” elle tutulur verilere dayanır. Önce hüküm bildirip, ardından bu hükme mazeret/delil aramaz. Sonuca/hükme delillerden yola çıkarak varmaya çalışır.

Bu uzunca girizgâhtan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde toplanması plânlanan (ve ertelendiği anlaşılan) “İmparatorluğun Çöküşünde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi” isimli konferansı tertipleyenlerin, söylemlerinin aksine, “bilim adamları” değil “apolojistler” klasmanına girdiklerini düşündüğümü ifade etmek isterim.

Şöyle ki, akademik unvanları ne olursa olsun, Belge-Berktay-Deringil üçlüsü ve yandaşları, yola “Ermeni soykırımının bir vakıa olduğu” ön-yargısıyla yola çıktıklarını defaatle ilân etmiş insanlardır. “Ön-kabul” değil, “ön-yargı” çünkü ön-kabul bilimsel yöntemde “hipotez”in karşılığıdır. “Hipotez,” sınanmak içindir. Oysa, bu beyler, hipotezlerini sınamak, gerçeğe bilimsel yöntemle ulaşmak gibi niyetleri olmadığını, konferansı “verilere” kapatmak suretiyle ilân etmişlerdir.

Soykırım ithamında “veriler” arşivlerdir. Bir toplumun arşivlerini bireyler değil (ister istemez) “devlet” kurumları muhafaza ederler. Bu arşivlerden nasibini alan bireylerin vardıkları sonuçların devletin o günlerdeki politikasıyla hasbelkader örtüşüyor olmaları onları ikinci sınıf bilim adamları yapmadığı gibi, apolojist davaları nedeniyle arşivlerin yanına uğramayanların “bilimsel yöntem” konusunda söyleyecekleri sözleri olamaz. Nitekim, İlber Ortaylı, Halil İnalcık gibi tarihçileri dışlayan bir konferansın, elif-be’den nasibini almamış edebiyatçı ve şairlere itibar etmesi “seçici algılama”nın itirafından öte değildir.

Konferans ‘tartışmalı’ çünkü…

“Seçici algılama” düşünce özgürlüğü gibi, demokrasi gibi günümüzün popüler kavramlarının ardına da saklanamaz, çünkü, bilimsel veriler demokrasi kaldırmaz. Veriler dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlıyorlarsa, düşünce özgürlüğü adına tersini savunmakta ısrar abesle iştigal olamayacağına göre, kitleleri bir dava uğruna aldatmak gayretinden ibaret kalacaktır. Dünyanın yuvarlak olup olmadığına “demokratik oylama” ile de karar veremezsiniz. Yapacağınız iş, verilere itibar etmektir ki, bu da verileri yoksaymakla olmaz.

Peki, Ermeni soykırımı olmadığını içinize sindiremiyorsanız ne yaparsınız? Çok basit: verileri sorgular, eldeki verileri geçersiz kılan veriler sunarsınız. Ancak bunu yapabilmek için, bir karşı tarafın yani iddiaları resmi tarihle örtüşenlerin elini görmeniz; iki, kendi elinizin daha iyi olduğundan emin olmanız gerekir. Konferansı, resmi ya da değil, “verilere kapatmak” olayı bir “fact-finding” misyon olmaktan çıkaracak, apolojist hareketine döndürecektir ki, olan da budur.

Bu noktada sorulacak soru, peki, Belge-Berktay-Deringil üçlüsü ve yandaşlarının hüccetle müdafaa ettikleri nedir? Bu sorunun cevabını bir çırpıda vermek hiç de kolay olmamakla birlikte, bana öyle geliyor ki, “Avrupai” olduklarını düşündükleri değerler ve yaşam biçimidir. Yeni dünya düzeninin ve neo-liberalizmin diğer sistemlerden daha akla yatkın ve dolayısıyla insanlığa daha yararlı olduğu iddiasını kanıtlama uğraşıdır. Günümüzde Hırisitiyan apolojetiklerini aratmayan bir inanç manzumesi haline gelmiş olan bu sistem ve değerleri yüceltmek için bulunamayacak mazeret, hasıraltı edilemeyecek arşiv, aklanamayacak haksızlık, çiğnenmeyecek bilimsel kural yoktur.

Bu bağlamda, Boğaziçi Üniversitesi’nin bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir toplantıya evsahipliğine kalkışmasını “ihanet” vb. kötü niyete değil, fevkalâde “ala turca” bir sen-ben-bizim oğlan ilişkisine atfettiğimi de söylemeliyim. Toplantıya davet edilenlerin asgari müştereğinin AB’cilik ve türevleri olduğu düşünüldüğünde, “düşünce özgürlüğü” ya da “akademik özgürlük” gibi “mazeretler”in kolayca yandaş bulmuş olmasına şaşırmamalı.

Yeri gelmişken, “apolojist” kelimesi günümüzde saygınlığını yitirmiş bir kelime olduğundan yerini “spokesperson” ya da “sözcü” kelimesine bırakmış olduğunu hatırlatmalıyım. Sözcü, tıpkı bir apolojetik gibi, “verili bir davanın partizan/yanlı sunucusu” olup, aralarındaki tek fark belâgat farkıdır. Avrupa Birliği sözcüleri, bilimsel yani yanlı olmadıklarını açık etmemeye özen gösterdikleri için “yansız” bir dil kullanmaya çalışırlar. Konferansın adının her derde deva muğlaklığı da bundandır.

27 Mayıs 2005

Yorumsuz

Bugün Kilise’yi tehdit edenler artık komünistler değil! Bugün artık tehdit, kendi içimizdeki iyi giyimli, iyi eğitimli liberallerden geliyor! Liberallerden ve dünyada sürdürülebilir barışı sağlamanın tek yolunun Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması olduğunu söyleyen küreselleşmeciler, sosyalistler, farmasonlar, Kadın Hareketi, Barış Hareketi, Çevreciler ve hepsinden tehlikelisi New Ager’lardan geliyor!

2004′ün başlarında “Uçan Süpürge”nin sitesinde Diyarbakır’da “İştar” isimli bir derginin yayınlanmaya başladığını okumuştum. Geçtiğimiz günlerde tanrıçanın adına bir toplantıya ilişkin olarak tekrar rastladığımda, Uçan Süpürge’nin haberini bulabilir miyim diye baktım, oradaydı. Şöyle: “25 Kasım 2003′te yayın hayatına başlayan kadın dergisi “İştar”, 7’si yayın kurulunda olmak üzere 30 kadın ve iki erkeğin desteğiyle çıkıyor. Adını, Mezopotamya’nın aşk ve savaş tanrıçası İştar’dan alan dergi, Güneydoğu Anadolu kadınını bilinçlendirmeyi hedefliyor. İştar’ı çıkaran kadınlar, 17 Ocak 2004 tarihinde dergilerini …’da düzenledikleri bir kokteylle tanıttılar. Derginin yayın yönetmeni Avukat Hamiyet Çelebi İzol, tanıtım toplantısında, derginin iki aylık yayın sürecini değerlendiren bir konuşma yaptı. İzol, dünyada, Türkiye’de ve özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kadın sorununun “yaşamsal” olduğunu ve diğer birçok sorunun nedeni olarak göründüğünü vurgulayarak, “Dergimiz bu yakıcı sorunun tartışılıp çözümlenmesi sürecine aktif katkıda bulunmayı hedefliyor” dedi. Bölgede, geleneksel baskı biçimlerinin yanı sıra siyasi mekanizmanın da kadını dışlayan bir niteliğe sahip olduğunu vurgulayan İzol, “Dergiyi oluştururken en önemli kaygımız ‘bağımsızlık’tı. Siyasi, kamusal ve erkeksel iktidardan bağımsız olmaya özen gösterdik” diye konuştu. İzol, bu bağımsızlık kaygısının “retçi” bir duruş anlamına gelmeyeceğini belirttiği konuşmasında, derginin adı üzerine de bilgiler verdi: “İştar’, kadınların taptığı bir tanrıça, ama aynı zamanda toplumsal değerlerin küçümsediği bir ‘kadın’… Bu da bizi, dergiye İştar adını vermeye yöneltti.” İştar’ın bir simge olduğunu söyleyen İzol, daha yolun başında olduklarını ve genişlemeyi düşündüklerini, bu yolculukları sırasında kadınlardan destek beklediklerini belirtti. Derginin bir sonraki sayısı şubat ayında çıkacak. Adını Mezopotamya’nın aşk ve savaş tanrıçası İştar’dan alan dergi, 25 Kasım 2004 tarihinde çıkan ilk sayısıyla bölgenin ve Diyarbakır’ın (bölgede yayımlanan) ilk kadın dergisi olma özelliği taşıyor. İştar’ın kapağında kadın ve erkeğin biyolojik simgeleri bulunuyor. 48 sayfadan oluşan dergide; töre cinayetleri, şiddet, kız çocuklarının eğitim ve sağlık sorunu ile kadın hukuku gibi konuların yanı sıra kadınların istek ve görüşlerine de yer veriliyor.”

Dünya dinleri ve İştar…

İştar, 5000 yıl öncesinin eski Sümer metinlerinin “İnanna”sı. Mezopotamya çivi yazısı tabletlerin Babil dönemine ait olanlarında İnanna/İştar, Anadolu’ya 4000 yıl önce gelip yerleştikleri varsayılan halkların Kibele’si. İnanna/İştar/Kibele miti aynı zamanda İ.Ö. 3000′ler Mısır’ının İsis’i.

Şimdi de bunu dinleyelim: “Chicago’da yayınlanan Daily Herald Newspaper’ın haberine göre, Katolikler ile Yahudiler aralarına İsis’in Dostları kültünü de almış, St. Procopius Manastırı’nda ayin yapmışlar! St. Procopius’daki ayini, Papa II. John Paul’ün ‘Topluca dua anlayışı güçlendirir’ inancı doğrultusunda Dünya Dinleri ve Manastırları Arası Dinsel Diyalog Parlamentosu’nun Dostları finanse etmiş. Haberi kaleme alan Stacy Clair isimli Amerikalı gazeteci, ‘Ayine katılanların her üçünün de isimleri farklı; fakat aynı ruhu taşıyorlar,’ diye yazmış, ‘Yahudiler Yahova’ya sena ediyorlar, Katolikler İsa’ya tapıyorlar, İsis’in Dostları tanrıçayı yüceltiyorlar. Bazen bana öyle geliyor ki, farklı dinlere mensup bizler aslında isimler üzerinde anlaşamıyoruz.’ Daily Herald’ın yazısını okuyan Rus Ortodoks Kilisesi’nden Peder Andrey Dimitriyeviç, telaşla istavroz çıkarıyor, ‘İsis, eski Mısır’ın bereket tanrıçası, Osiris’in hem kız kardeşi hem de karısı! Pagan inançları hakkında birazcık bilginiz varsa, İsis’in, İştar, Maya, Gaya veya Ge, yani Demeter ya da Seres, yani toprak olarak da geçtiğini bilirsiniz! İsis, Toprak Ana’dır. İsa’nın kadın olduğunu söyleyenlerin aslında tapındıkları Başak burcunun elinde mısır sapı tutan Toprak Ana’sı! St. Procopius manastırında tertipledikleri bu yeni dinde, Tanrı’nın canlı, cansız her şeyin içinde olduğu şeklindeki Şamanist/Budist inanç da var. Ama asıl tema, Toprak Ana ibadeti. Toprak Ana’yı, Rus steplerinin Nemli Toprak Anası, Mat Sıra Zemlya olarak sunuyorlar. Tükenmez bereket, kendisini her an yenileyen, sonsuz yaşam kaynağı, Ebedî Bakire! İnsanlık, yeniden barbarların dinine ihtida ediyor! Bir Müslüman olarak siz de dehşete düşmediniz mi?”

Biz yaşlı papazın neden bu kadar telaşlandığını anlamaya çalışaduralım, “1991′de Rus Ortodoks Kilisesi’ni temsilen katıldığım Dünya Kiliseler Konseyi’nin Canberra’daki Yedinci Genel Kurulu’nda Doğu mistisizmi başroldeydi,” diye feryad ediyor, “Açılış seremonisinde belden üstü çıplak, çamura bulanmış Avustralya yerlileri, münkir bir ateşin etrafında pagan olduğu besbelli bir dans gösterisi yaptılar. Tapınak vazifesi görsün diye bir çadır kurmuşlardı. Çadıra ulaşmak için, o pagan mihraptan yayılan dumanların içinden geçmek zorunda kaldık! Bu bitti, bir Ortodoks Patrikler grubu, ortak bir Tanrı’ya sena ederek resmigeçit yaptı. Sonra Avustralya Başpiskoposu herkese otçe naş (Hıristiyan amentüsü) söyletti. Bütün bu arada, Protestan papazlar çıplak yerlilerle birlikte en ön sıradaydılar. Derken Koreli bir kadın kürsüye çıktı, profesörmüş, Kwan İn diye bir Asyalı merhamet ve erdem tanrıçasından bahsetti, Kwan İn, belki de İsa’nın kadın suretidir, diye küfretti. Ve ayakta alkışlandı! Daha da kötüsü, Luther Protestanları bunları destekliyor! Dünya Kiliseler Konseyi’nden para almışlar, 1984′te Dünya Genç Kadın Hıristiyanlar Derneği (WYWC) ile ortak bir dua rehberi basmışlar. Rehber’de başından sonuna kadar Tanrı’dan bir kadın olarak bahsediliyor!” Nasıl yani!?.

Yeni dünya düzeninin belalıları

Meğer, İsa Mesih’ten bahsederlerken, üçüncü tekil şahıs zamirini dişi, Rusça “ona” İngilizce “she” olarak kullanmışlarmış. Peder Andrey, daha sonra Canberra’da herkese bedava dağıttıklarını söylediği “No longer strangers” isimli dua kitabından şiir örnekleri gösteriyor. “I believe in GOD-MOTHER-FATHER SPIRIT” diye istavroz çıkarıyorlarmış, “I believe in GOD-MOTHER-FATHER SPIRIT who called the world into being, who created men and women and set them free to live in love, in obedience and community” ya da “Ve sen İsa, leziz Efendimiz, Sen bir ana da değil misin? Gerçekten SEN BİR ANNESİN! Ve sen İsa, leziz Efendimiz, çocuklarına hayat vermek arzusuyla ölümü tatmış olan. ANALARIN ANASI…” Ve İsa Mesih’in yeni güzel isimleri: Kaynak, Barış Leydisi, Hikmet Leydisi, Sevgi Leydisi, Doğum Leydisi, Yıldızların Leydisi, Gezegenlerin Leydisi, Anne, Yuva, Fırıncı, Mevcudiyet, Güç, Öz, Sadelik… Moskova’da Tanrı’nın Anası Merkezi diye yeni bir kült kurulmuş. Rahipleri mor kaftanlar giyiyor, Meryem Ana’ya tapıyorlar. Kullandıkları simgelerin hemen tümü kadim anaerkil Slav Şamanlarının tarih öncesi simgeleri.

Peder Andrey Dimitriyeviç, sözlerini, “Saydım, Koreli kadın, geçmişte haksızlığa uğramış olduklarını söylediği ata ruhlarını tam on sekiz kez çadıra davet etti!” diye sürdürüyor, “‘Bu ruhların feryatlarını duymadan Kutsal Ruh’un sesini duyamayız,’ dedi, ‘Umarım ki bugün Koreli ata ruhlarımızın burada bizimle birlikte olmalarından rahatsız olmazsınız’ diye de ekledi! Ata ruhları dediği, aslında şeytanlar tabii. Ama kadına bu da yetmedi, toprağın, havanın, suyun ruhları’nı da çadıra davet etti!” Nefes alamıyormuş gibiydi, derin derin içini çekti, ‘Canberra’dan iki yıl sonra, Roma Katolik Kilisesi, Metodistler, Presbiteryenler, İncil-i Şerif Lutheranları, Baptistler, Episkopaller, Mennonaytlar topluca himaye ettiler. 1993 Kasım’ında yaklaşık iki bin kadın, Amerika’nın Minneapolis şehrinde bir araya geldi. Mesih’in Birleşik Kilisesi, Kanada Birleşik Kilisesi, Biraderlerin Kilisesi de bunlara para verdi. Öğreniyoruz ki, hep beraber Sofya’ya tapınmışlar. Sofya’yı bilirsiniz, hikmet tanrıçası, Minerva olarak da bilinir. Dünya Kiliseler Konseyi barbarların dinine ihtida ediyor! Oysa Efendimiz İsa Mesih, ‘Yol benim, pravda benim, hayat benim. Baba’ya benim haricimde bir yoldan ulaşılamaz’ buyurmuştur.

Bugün Kilise’yi tehdit edenler artık komünistler değil! Bugün artık tehdit, kendi içimizdeki iyi giyimli, iyi eğitimli liberallerden geliyor! Liberallerden ve dünyada sürdürülebilir barışı sağlamanın tek yolunun Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması olduğunu söyleyen küreselleşmeciler, sosyalistler, farmasonlar, Kadın Hareketi, Barış Hareketi, Çevreciler ve hepsinden tehlikelisi New Ager’lardan geliyor! New Ager’lar en tehlikelileri çünkü tek bir liderin öncülüğünde toplanmış değiller. Geleneksel Hıristiyanlıktan hazzetmeyen, Hindu dininin şu ya bu unsurunu benimseyen binlerce gruptan oluşuyorlar. Ve hareket, Hıristiyan değerlerinin yerine yeni değerler koyarak hızla büyüyor. Oysa Tanrı, senden, benden… Ve onlardan sorumluluk talep eder. Tanrı, mutlak doğruları vazeder. Onlar isyandadırlar, Tanrı’nın kurallarını istemezler. Onlar, kendilerine doğru olan ve olmayan şeylerin varlığını, bunların insanların esintilerine göre değişmediğini söyleyen bir Tanrı istemezler. Âlemde bir nizam olduğu, Tanrı’nın bazı şeylerin nasıl olmaları gerektiğini emrettiği düşüncesiyle alay ederler. Onlar, kendilerine mistik güçler ve hazlar vaat eden, akıllarına estiği gibi yaşamalarına izin veren sahte Tanrılar isterler!”*

Yüzüme karşı hiç söylemedi; ama Peder’in onlar arasında İslam’ı da saydığını biliyorum.

* Dünya Nöbeti, ss. 140-151

18 Haziran 2005

‘Siyasetin yapılaşması’ya da kent mimarisi

Mimari, bilimle iç içe ve ideolojik. Barınak, insanoğlu için hem yaşamsal hem de büyük çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en büyük yatırımdır. Hal buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları yaşamsal oluyor; kararları, toplumun bütününü etkiliyor, yönlendiriyor ve hatta dönüştürüyor…

Eski Yunanca’da şehir, “politikos” yani “siyaset” kelimesinden gelir. Atinalılar için “şehir” siyasetin yapılaşması demektir. Eflâtun ve Aristo, şehrin “toplumsal olarak ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı” olması gerektiğini söylemişlerdi. Ünlü filozofların, kadınları ve köleleri “demokrasi ve yurttaşlık hakları”nın dışında tuttuklarını düşündüğümüzde, şaşırtıcı bir tercih olmasa gerek.

Atina’nın başlıca rakibi, Roma’nın lâkabı “asalak şehir”dir. Atina, hiç değilse kendisini beslerdi, Roma, yiyecekten hammaddeye, kölelerine varıncaya kadar her ihtiyacı imparatorluk lejyonerleri tarafından temin edilen, asalak bir şehirdi. Dünyanın en büyük şehriydi, bir milyon nüfusu vardı. Halkının yüzde doksan beşi sefaletin doruğunda sürünürken, saray mimarları altın varaklı kubbeler dikerlerdi. Dağ gibi yığılmış çöp yığınlarının, karpuz kabuklarının, yemek artıklarının arasından insan kolları, bacakları fırlardı. Roma’da yoksulların cesetleri gömülmez, çöplüğe atılır. Roma’ya, “sömürü kültürünün yapılaşması” olarak bakılmasının nedeni bu.

Mimarlık ideolojiye teslim!

Fransız Aydınlanması, “hümanist” ideoloji doğrultusunda, Kilise’yi önemsizleştirdi, yerine “saray”ı getirdi. Üçüncü Napolyon Paris’i yeniden inşa ederken amacının şehirde “anarşistlerin ve diğer baş belâlarının” yuvalarını kurutmak olduğunu ilân etmişti. O geniş bulvarların açılmasının, köşeli mahallelerin kurulmasının nedeni, halkın denetim altına alınması, İmparatorun iktidarının sağlamlaştırılması arzusudur. İktidarın gücünü megalomanyak bir tutkuyla mekâna yansıtmak gayreti, Tanrılığa soyunan kayzerlere meşruiyet kazandırmak çabası, tabiatın fethedebileceği hezeyanının cismanileştirilmesi ki, bu gayret Avrupa’nın bugün hayran olduğumuz diğer şehirlerine sıçrayacaktır. Örneğin, St. Petersburg’un baba-oğul mimarları Rastrelli’ler ve onların saraylı patronları, Ruslar için bir şehir yapmamışlar, Rusların hayranlıkla seyredip görkeminin altında ezilecekleri bir “kurtarılmış bölge” kotarmışlardır.

“Paris modeli” daha sonra başta Cezayir olmak üzere Fransız kolonilerine de ihraç edilirken, Müslüman medineleri Fransız askeri mimarları tarafından acımasız bir biçimde “modernleştirilir”. Böylece perçinlenen “sömürü kültürü”ne öykünen İngilizler, ticaret yollarını güvence altına almak, sömürgelerini denetleyebilmek için dünya çevresinde kurdukları altmıştan fazla benzer şehirde aynı dünya görüşüne sadık kalırlar.

1887-1965, İsviçre doğumlu Fransız mimar Le Corbusier ki, asıl adı La Chaux-de-Fonds’dur, Yirminci yüzyıl modernizminin gurusu olarak bilinir. İsviçreli bir saat yapımcısının oğlu olan bu beyefendi, “Şehirler, vatandaşlara bırakılamayacak kadar önemlidirler” derken, Aristo-Eflâtun ikilisinin izindedir. “Ev, içinde yaşanacak bir makinedir” diyen Le Corbusier, şehirlerin “katıksız geometri” kurallarına uymaları gerektiğini savunur, “tabiata tecavüz ediyor olmalarını” överdi. Le Corbusier’in şehirden anladığı “köşeli dev binalar, geniş düzlüklere puantiye kumaşı anımsatır biçimde yerleştirilmiş tek tük ağaçlar”.

Stalin, seçkincilik, toplumsal sorumluluktan yoksunlukta Rastrelli’yi aratmayan Le Corbusier hayranlarındandır. “Stalin mimarisi” olarak da bilinen 1945 sonrası SSCB mimarisi, geometri kuralları doğrultusunda bir düzine tankın yan yana geçebileceği bulvarlar, devasa binalar, “ev içinde yaşanacak bir makinedir” şiarı doğrultusunda sosyal konut adı altında yükselen beton yığınlarına revaç verir.

Gelir, Amerikalı Frank Lloyd Wright. Mimarinin tartışmasız “guru”larından Wright, yirmibirinci yüzyılda insanların uydu kentlerde kendi sebzelerini yetiştirebilecekleri birkaç dönümlük bahçe içindeki evlerde yaşayacaklarını, her biri bir şehir merkezi gibi işlev görecek olan bu meskenler sayesinde şehirlerin ortadan kalkacaklarını öngörür. Ne ki, Wright’ın ‘30′larda ABD için öngördüğü uydu kentlerde evler bugün bahçeler içindedir ama bahçelerde sebze değil, çim ekilidir. Ortadan kalkmak şöyle dursun, kentler her gün biraz daha büyümekte, kapitalist iktidarını perçinlemekte, eşitsizlik derinleşirken kent merkezlerinde şiddet her gün biraz daha artmaktadır. Yeni teknolojiler egemen metropollerde yoğunlaşır, New York, Londra, vb. vb. güçlerine güç katmaya devam ederler. Daha da vahimi her bir kuşak, daha büyüğüne, daha şaşaalısına, daha debdebelisine öykünür.

Bize gelince: Moğollar, Tatarlar, Türkler, vb. Asya kavimleri, “gökkürenin rölövesi”ni çıkarır, barınaklarını kutsal gök cisimlerinden indirdikleri hayali çeküllerinin toprağa değdiği noktalarda inşa ederlerdi. Geldiğimiz yerlerdeki kentlerimiz bu nedenle toprağa rastgele düşen tohumlara benzerler. Meskenlerimiz, “göksel cisimlerin yansımaları” oldukları için kutsaldırlar ve öncelik, kutsal olanındır. Anadolu’da sokaklara cetvel değmemiştir. Eğri büğrüdürler ama hiçbir plânlamanın hangi tasarımın insan yararına olduğu sonucuna ulaşamayacağı, huzura giden yolu önceden belirleyemeyeceği düşünüldüğünde cetvelsizliğin mahzuru olup olmadığı tartışmaya açıktır.

İslam’la birlikte kutsal meskenlerin mahremiyeti duvarlarla korumaya alınır. Duvarların, kapıların, pencerelerin yükseklikleri hane halkının mahremiyetini korumak üzere ayarlanır. Dünyevi zenginlikle övünmek kabalık sayıldığından, yapılar “olmayanları imrendirecek” şekilde süslenmez. Mülkün asıl sahibinin Allah olduğu, malın en hayırlısının Allah yolunda harcananı; Allah yolunda harcananın da en hayırlısının halkın en çok ihtiyaç duyduğunu karşılayanıdır şeklindeki bilgi, sermayenin kalıcı yapıtlara değil, sevabı devam eden sadakalara, vakıflara – halkın en çok ihtiyaç duyduğu medreselerin, imaretlerin, aşevlerinin, misafirhanelerin işletme giderlerine harcanır. İstanbul 1850′lere kadar belediye nedir bilmediyse nedeni çöp toplamaktan aydınlanmaya kadar, belediyelerin işlerini vakıfların yapmalarındandır. Bu vakıfların üçte ikisi Osmanlı hanedan mensuplarının kurdukları vakıflar olup, bir tahmine göre toplam işgücünün yüzde on altısını istihdam ederlerdi.

Mülkün asıl sahibini unutmamak…

Ondokuzuncu yüzyıl İstanbul’u sanayi devrimi sürecinde büyüyen fabrikalarla birlikte şehirlerin yoksullara tahsis edilmiş semtlerinin de büyüdüğünü söyleyen, Liverpool’da hektar başına üç bin kişinin düştüğünü, insanların bulabildikleri her delikte yaşamaya çalıştıklarını, mahzenlerin bile tıka basa insan dolduğunu anlatan, hava kirliliğinden, bronşitten, veremden yakınan Engels’in rüyalarını süsleyen şehirdir. Evet, şehirler “siyasetin yapılaşmış durumları” iseler, şayet, bizimki böyle bir siyasetin yapılaşmasıdır – daha doğrusu, yapılaşmasıydı.

Bunları söyledikten sonra itiraf etmeliyim ki, bugüne kadar görkemli bir metropol görmedim ki, insan kemikleri üzerine bina edilmemiş olsun. Görkemli bir bina, bir katedral, bir piramit, bir bulvar, şıkır şıkır bir şehir görmedim ki, temelinde sömürü, kan, cinayet, fuhuş, uyuşturucu, karapara yatmasın. Evsizlerin sığınmış titreştikleri karanlık köşeleri, şiddetin kol gezdiği arka sokakları bulunmasın. Bu nedenle olsa gerek, görkem beni ürkütür.

Mimari, diğer sanat dalları gibi değil, bilimle iç içe ve ideolojik. Bir ressam ya da bir heykeltıraşın kullandığı malzemelerin türü eserine biçtiği değere hemen hiç yansımaz. Ama barınak, insanoğlu için hem yaşamsal hem de büyük çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en büyük yatırımdır. Hal buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları yaşamsal oluyor; kararları, tercihleri, toplumun bütününü etkiliyor, yönlendiriyor ve hatta dönüştürüyor.

Geçtiğimiz günlerde, şehrimizin sorunlarını tartışmak üzere dünyanın dört bucağından kopup gelen mimarların, İstanbul’a nasıl bir “siyaset yapılaşması” öngördüklerini merak etmekten kendimi alamıyorum!

08 Temmuz 2005

Türklerin en büyük icadı ya da Türk dili

Geçen haftanın dikkatimi çeken iki haberinden birisi “Türk çocuklarının Alman akranlarından yüzde şu kadar daha ahmak oldukları”na ilişkin “bilimsel” saptama; ikincisi, yine aynı Türk çocuklarının anadil öğrenimini iki-üç yaş gibi olmadık bir sürede tamamlıyor olmalarının çeşitli telmihleri.

Birinci iddianın sahiplerini, ikinci iddianın sahipleriyle bir araya getirip dinlemek lâzım, lâzım olmasına da, Batılılaştırmacı aydınlarımızın ilgisini “Türk dili” gibi milliyetçi ses veren bir konuya çekmenin mümkünmüş gibi durmadığı da muhakkak. Perdeyi biraz aralamaya çalışalım: Psiko-dilbilim, “psikolojinin dilbilimi” anlamında bir akademik uğraş olup, insanoğlunun dil edinme, kullanma ve anlama sürecini oluşturan psikolojik ve nörobiyolojik unsurları araştırır.

Psiko-dilbilim ve çocuklar…

Psikolojiyi kabaca bireyin davranışlarını, zihnini ve düşüncelerini; nörobiyolojiyi beynin biyolojik yapısını irdeleyen çalışmalar olarak tanımlayabiliriz. “Psiko-bilim” denilen akademik uğraş (ki, beynin nasıl işlediğine ilişkin verilerin olmadığı dönemlerde felsefecilerin işiydi) günümüzde psikoloji, biyoloji, nöroloji, iletişim teorisi gibi birden fazla araştırma dalını bütünleştirir; “kelimeleri” ve “gramer kurallarını” bir araya getirerek “anlamlı bir cümle” yapmamızı mümkün kılan “algılama süreçleri”ni araştırır. Bu bağlamda, konuşmaları, yazılı metinleri nasıl anlamlandırabildiğimizi çözümlemeye çalışır. Psiko-dilbilimin başlıca denekleri, çocuklardır. Doğumlarından itibaren dil öğrenmeye başlayan çocukların bu beceriyi nasıl elde ettikleri araştırılır.

Bu araştırmaların bir yan-ürünü de “konuşulan dil”e ilişkin bilgilerdir. Araştırmalar, çocukların dil öğrenme becerilerini etkileyen önde gelen unsurlardan birisinin anadillerinin yapısı olduğunu ortaya koymaktadır ki, bu da bizi ‘Türklerin en büyük icadıdır’ dediğim Türk diline getirir. Bu alanda Türkiye’de yapılan ilk kapsamlı araştırmalardan birisi, Prof. Dan I. Slobin yönetiminde gerçekleşmiştir. 1939 doğumlu Prof. Slobin, psikoloji lisansını University of Michigan’da; doktorasını 1964′te Harvard’da yaptı. Türkçe de dahil olmak üzere dokuz civarında dil bilen Slobin, halen UCLA’de hoca. ‘70′li yılların ortalarında Slav dillerine örnek olmak üzere eski Yugoslavya’da, Latin dillerine örnek olmak üzere Roma’da, Anglo-Sakson dillerine örnek olmak üzere ABD’de ve “Türkik dillerine” örnek olmak üzere İstanbul’da eşzamanlı çalışma yürütmüştür.

Hemen ifade etmeliyim: “Türkik dilleri”ni tırnağa alma nedenim, Türkçenin dünya dilbilim klasmanındaki “siyasi” konumlamasına dikkat çekmek. Şöyle ki, Türkiye Türkçesine “Türki” şeklinde giren “Türkik” kelimesinin mucidi, Çarlık Rusya’sı. Çarlık Rusya’sının Orta Asya halklarına ve dolayısıyla dillerine isim takmak ve siyasi gelişmelere göre bu isimleri değiştirmek gibi bir politikası vardı. Örneğin, “Kara Tatar” olarak bilinen Altay dilini “Oyrot” olarak değiştirmişlerdi ki Oyrot, Moğol oymaklarının birinin adıdır. Oyrot, bir süre sonra “Altay” olarak tekrar değiştirilmiş, “Uygur” yine bir süre için “Tarançi” olmuş, sonra tekrar “Modern Uygur” diye anılmış, Kazak’a “Kırgız” denmiş, vb. vb… Sonra zaman içinde, “Türk” kelimesi Osmanlılarla, “Türkçe” konuşanlar da İmparatorluğun Türk unsurları ile sınırlanıyor. Türkçe, “Türki” dillerin birisi konumuna indirgeniyor; “Altay dil ailesi” grubunun bir alt-başlığı telakki ediliyor. Dan I. Slobin başkanlığında yapılan o yıllardaki araştırmada 48 çocuk, 2 yaş 8 aydan başlanıp, 4 yaş 2 aylık oluncaya kadar üç ay arayla, her biri asgari altı saat süren incelemeye konu olmuşlardı. Çeşitli oyuncaklar kullanılarak, hangi komutu, ne kadar ve nasıl anladıkları saptanıyor, ayrıca sürekli açık olan kayıt cihazlarıyla kelime dağarcıkları, kendi kendilerine konuşmaları, gramer kurallarını uygulama biçim ve zamanlamaları kaydediliyor; dil öğrenme sürecinin basitten karmaşığa giden dönüm noktaları tesbit ediliyordu. Bu bağlamda, anlaşılması en zor komutlardan birisinin, örneğin, “kediyi besleyen bebeğin saçını okşa” şeklinde bir üçleme olduğunun söylendiğini hatırlıyorum. Profesör Slobin, Türk çocuklarının bu komutu araştırmanın yapıldığı diğer merkezdeki akranlarından çok önce öğrendiklerinin tesbit edildiğini söylemişti.

Türkçenin üstün nitelikleri

Nitekim, yabancı dillerle karşı karşıya gelen, yani bozulan Türkçede ilk düşen düzenleme de bu olur, “o bebek ki kediyi besledi, sen okşa saçını” gibi şekiller alırmış. Sonuç olarak, üç-dört yıl kadar süren değerlendirmeler bir araya getirildiğinde Türkçe konuşan çocukların dil becerisi edinme sürecini 3 yıl 8 aylıkken tamamladıkları, buna karşın, aynı koşullarda incelenen Slav çocuklarının öğrenme süreçlerinin yedi, İtalyan çocuklarının beş-buçuğu bulabildiğinin görüldüğü söylenmişti. Hiçbir araştırma sonucunun nihai ve mutlak olmadığı, benzer araştırmaların tekrarlanagelmesinin tasdikindedir. Buna karşın, süregelen araştırmalarda benzer sonuçlara varıldığı da geçen haftaki haberde de görülen bir gerçek. Türk çocuklarının üstün dil becerisine sahip olmalarının nedenlerine gelince, toplumsal ve dilbilimsel olmak üzere iki unsurdan bahsediliyordu. Toplumsal unsur, Türk çocuklarının büyük ailelerde ve büyüklerle birlikte büyüyor olmaları, kendi başlarına pek bırakılmamaları, hatta, uykusuz kalmaları pahasına da olsa, aile toplantılarının dışına itilmemeleri. Dilbilimsel unsur ise Türkçenin bizzat kendisi. Şöyle ki, Türkçenin her şeyden önce “logo” benzeri yapı taşlarından oluşan bir yapılanması var, yani, hecelerin yan yana getirilmesiyle oluşturulan “eklemlemeli” bir dil. Bu niteliği ile kelime türetmeye de fevkalâde müsait. Örneğin, “halı” kelimesini hatırlayamayan bir çocuk, “basmak” fiilinden yola çıkarak “bası” diye bir kelime türetebilir ve anlaşılabilir. Ya da, “diken” gibi bir bitkiden yola çıkarak, “dikenlenmek” gibi bir ruh halini ifade edebilir. Türkçenin bu özelliğinin bir telmihi sebep-sonuç ilişkisini tek bir kelimede ifade edebilmek, diğer telmihi de matematik dili olmasıdır. Burada, yıllardır bilgisayar dili ile Türkçe arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalışan Oktay Sinanoğlu’nu saygıyla anmadan geçemeyeceğim. Türkçenin eklemlemeli bir dil olması kadar önemli bir diğer üstün niteliği de “ses uyumu”dur. Araştırmalar, kelime üretmede olduğu kadar, doğru cümle kuruluşlarında da ses uyumunun olağanüstü bir kolaylaştırıcı olduğunu göstermektedirler. Nitekim, Slobin’in araştırmasında kayıtlar dinlendiğinde Türk çocuklarının ses uyumunda hata yaptıklarına hemen hiç rastlanmamıştı; örneğin, dolaba, ‘dolep’ ya da saksıya ’saksi’ diyen çocuk görülmediydi. “Türkik diller”e gelince; günümüzde “kabul gören” sınıflandırmalardan birisi de şöyle: (1) Güneybatı Türkik diller üçe ayrılırlar (a) Türkçe, Azerice, Türkmencenin oluşturduğu Oğuz grubu, (b) Kırım ve Kaşkay Türkçesinin oluşturduğu Gagavuz grubu, (c) Selçuk, Horasan grubu. (2) Kuzeybatı ya da Kıpçak grubu denilen Türkik diller dörde ayrılırlar (a) Kazak, Kırgız Türkçesinin oluşturduğu Arola Hazar grubu, (b) Karakalpak, Nogay grubu, (c) Karaçay-Balkar, Kamuk, Karayim Kırım Tatar grubu; sonra Tatar, Başkir Altay, Tuvin, Yakut… Sonra… Dilbilim uzmanlarını daha fazla (ve haklı olarak!) öfkelendirmeden burada bırakmalıyım!

30 Temmuz 2005

‘Aydınlar’mı dediniz? (1)

“Bugün bu satırları yazarken büsbütün ikna oluyorum ki, biz Türk aydınları hiçbir zaman sosyalist de olmadık. Sadun Aren komünistlerin şahı olarak bilinir değil mi? Hayır, değildi. O kadar değildi ki, 1965 seçimlerinde ‘emekten yana planlı bir devletçiliği öngördüğünü’ söylediği TİP’in, gerektiği takdirde AP ile koalisyona hazır olduğunu ilan ediyordu: ‘Koalisyon elbette ki karşılıklı fedakârlıklar gerektirir…”

‘Türkiye’deki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİP’tir.” Bunu söyledikten sonra, sözü Mehmet Sedes’e(*) bırakıyoruz: “… Benim kuşağımın mektebi Türkiye İşçi Partisi’yse, dershanesi Fikir Kulüpleri Federasyonu’dur… ‘Sosyalist’ tarihim ise 27 Mayıs’la başlar… ‘Sosyalist’ kelimesini basılı olarak gördüğüm yer, Fehmi Yazıcıoğlu’nun sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu, ‘Yeni Yol’ isimli gazetesidir. “Ekmek, Hürriyet ve Barış” diyordu. 1960 yılının Eylül ayındaydık. Az sonra, aralıkta, yeni anayasayı hazırlayacak olan Kurucu Meclis toplandı ve başta Hıfzı Veldet Velidedeoğlu olmak üzere, Tarık Zafer Tunaya, Sıddık Sami Onar, İsmet Giritli ve Hüseyin Nail Kubalı’nın da dahil olduğu komisyon işe girişti. Herkes Milli Birlik Komitesi’ne yardım etmek üzere ayaklanmış gibiydi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan Yaşar Kemal’e, Aziz Nesin’den Behice Boran’a kadar bugün artık sol düşüncenin temel taşları sayılan isimler 27 Mayısçılara kutlama telgrafları çekiyor, destek mesajları yolluyorlardı. Öyle görünüyordu ki, ‘hepimiz’ Atatürk devrimlerinin ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında ve geliştirilmesinde Silâhlı Kuvvetler’in yanındaydık. Bunun böyle olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum; çünkü sonraki yıllarda aynı isimler ‘27 Mayıs’ın demokratik sürece indirilen bir darbe’ olması nedeniyle verdiği ‘zararları’ anlatır oldular. Benzer tutum 12 Mart için de geçerlidir. Bugün artık ‘demokrasi mücahidi’ olarak adını tarihe yazdıran Abdi İpekçi, ‘… Salt hukuk açısından antidemokratik gözüken olayın aslında demokratik düzenin korunabilmesi amacını güttüğü ortaya çıkacaktır.’ diye yazmıştı. DİSK, ‘12 Mart muhtırası işçi kesiminin devrimci kesiminde büyük ferahlık yaratmıştır. DİSK, Atatürk devrimlerini ve Anayasa ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında, geliştirilmesinde Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin yanında olduğunu belirtmekten kıvanç duyar’ diye ilân etti. Dev-Genç, ‘12 Mart muhtırasını tesbit bakımından olumlu buluyoruz. Ancak, bu parlamentodan güçlü bir hükümet çıkmaz,’ kaygısındaydı. Anayasa profesörleri Bülent Nuri Esen, Bahri Savcı onaylamışlardı. Bülent Ecevit onaylamıştı. Türkiye’de aydınlar oligarşisi… … Türkiye’de ilk defa ilerici, demokratik ve halktan yana bir anayasa yapılmıştı. Ve bu anayasa sayesinde sosyalizm Türkiye’de yine ilk defa kanun çerçevesinde, meşru bir fikir akımı ve politik hareket olarak ortaya çıkmak ve kendisini ifade etmek fırsatını buldu. Sosyalizm, bir yandan gazete ve dergi sayfalarında aydınlar arası bir fikir akımı olarak yaygınlaşırken, bir taraftan da politik örgütlenme şeklinde beliriyordu. Bu örgütlenme bizzat emekçiler tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’ydi… Kuruluşunun ilk yılında mevcut dönemi eleştiren, sosyalist fikirleri ortaya koyan aydınlar, TİP’e ilgi göstermemişlerdi. Ünlü YÖN dergisinin TİP için ‘ölü doğmuş’ dediğini hatırlıyorum. … TİP’i 13 Şubat 1961′de onbir sendikacı kurdu. Behice Boran, kurucuların ‘okumuş yazmışlara, kravatlılar duydukları güvensizlik’ten bahsediyordu. Partinin kurucu başkanı Avni Erakalın, Ekrem Alican’ın Yeni Türkiye Partisi’nden gelen adaylık teklifini daha cazip bulunca bir süre başsız kalan TİP, tabela partisi hüviyetindeki Sosyalist Parti’nin katılımı ve Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan olmasıyla kimliğine kavuştu. … Ben tanıdığımda Aybar, 53 yaşında çilekeş bir eski tüfekti. Nazım Hikmet’in büyük teyzeoğlu olduğunu yıllar sonra öğrendim… Lenin’in ‘Komünizmin Çocukluk Hastalığı’ kitabında övünçle bahsettiği ‘aydınlar ‘oligarşisi’nin Türkiye’deki karşılığını nasıl keşfettiğimi bilmek ister misiniz? Şu na-tamam şecere bir fikir verecektir: “İstanbullu Mehmet Nazım Paşa (1840-1926) Selânik’in son valisi, yazar, beş tane eseri var. Onun oğlu, Hikmet Bey, Matbuat Müdürü, Hamburg konsolosu, sonradan ‘özel teşebbüse atlıyor’ pek modern bir sütçülük müessesesi kuruyor. Onun oğlu, Nazım Hikmet. Kızı sayılmaz, kızının oğlu Celâlettin Ezine (1901-1972) Heidelberg, Leipzig üniversiteleri ile Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Cumhuriyet gazetesi yazarı… Mustafa Celaleddin Paşa, Polonyalı Gagavuz Borejenskî’nin ta kendisi. Oğlu Enver, Enver’in kızı ressam Celile Hanım, Celile Hanım’ın oğlu, şair Nazım Hikmet. Öte yanda, Müşir Mehmet Ali Paşa, Hügonot asıllı Alman. Karl de Troi ailesinden, Magdeburg’lu. Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtan 1878 Berlin Antlaşması’nda Nafiye Nazırı Aleksandros Karatodori ile birlikte İmparatorluğu temsil eder, memleketi sattığı gerekçesiyle linç edilir. Onun damadı Ferik İsmail Fazıl Paşa (1856-1921) onun oğlu Ali Fuat Cebesoy (1883-1968) St. Joseph mezunu, Nazım Hikmet’in teyzeoğlu. Hareket Ordusu’nu Selânik’ten İstanbul kapılarına getiren Hüseyin Hüsnü Paşa; onun torunu Mehmet Ali Aybar, 1910 Galatasaray Lisesi, sonra Fransa, sonra Hukuk Fakültesi Devlet Hukuku doçenti; Nazım Hikmet’in öteki büyük teyzeoğlu… Sonra, Oktay Rıfat (1914 doğumlu) Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, dede mesleğine rücu ederek Basın Yayın Genel Müdürü, ardından Devlet Demir Yolları işletme avukatıdır. Diğer Rıfat, Samih Rıfat (1874-1932) Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Azası, Türk Dil Kurumu Başkanı, Konya, Trabzon valisi… Nazım Hikmet’in serüveni, malûm. Oktay Rıfat “Garip!” şiirler yazıyor. İlk basım, 1941, ikinci basım 1945. Avrupa kaynıyor, garip, “Fransız gerçeküstü şairlerinin etkisinde kalarak” şiirler yazıyor. Sonra, 1970 TDK ödülü, aynı yıl TRT ödülü, 1980 Sedat Simavi Ödülü. Melih Cevdet Anday (1915) Belçika eğitimli, TRT Yönetim Kurulu üyeliği, Cumhuriyet gazetesi yazarlığı, 1970 TRT Roman Başarı Ödülü, 1978 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü… Orhan Veli, babası Riyaseticumhur Armoni Orkestrası şefi, Galatasaray Lisesi, MEB Tercüme Bürosu. Kardeşi Adnan Veli Kanık… vb. vb. meramı anladınız.” Solun tarihsel gelişimi ve darbeler … Aybar’ın başına geçtiği TİP, “27 Mayıs, Kuvayi Milliye ruhuna dönüştür; 27 Mayıs, Türk sosyal demokrasisinin meşruluğa kavuştuğu gündür. Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinin 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi büyük günlerinden birisidir.” diyor. Vatan gazetesine verdiği bir demeç var: “… TİP cephesine ilericilik adına sadece laikliği ya da kara çarşafla mücadeleyi savunandan, toplumculara kadar herkes girmelidir. Atatürk ilkelerini, çağımız insan hak ve hürriyetlerini, emekten yana olmayı, barışçılığı bir platform olarak kabul edebiliriz.” Atatürkçülük konusunda Aybar yalnız değildi, “Geniş Cephe” ilkesini anlatan yazılarında Behice Boran da aynı şeyleri söylüyordu. … Şunu anlamalısınız: Benim ‘60′lı yılların başında duhul ettiğim “sol” Kurtuluş Savaşı’na öykünen “yurtsever güçler”in topyekûn hareketiydi. Meselâ, YÖN’de “Türk Milliyetçilerine Sesleniş” başlığı altında çıkan yazıdaki “milliyetçiler” bizdik: Atatürk’ün izinde, devrik gerici sınıflara, emperyalizme ve feodalizme, komprador-ağa ittifakına karşı savaşacak, Türkiye’nin ekonomik ve politik bağımsızlığını gerçekleştirecek, sulh içinde yaşayacaktık. Bu öyle bir platformdu ki, ülkücülerin “Tanrı Türk’ü korusun” sloganları gibi, “Amin!” çekmekten başka tepkiye izin vermiyordu. … Sonradan hepimizin hayatını ciddi bir biçimde yönlendirecek olan “Milli Demokratik Devrim” sloganını da ilk kez Aybar’ın sözünü ettiği ilerici yayınlardan birisi olan YÖN’de gördüm. Asıl adının Mihri Belli olduğunu öğrendiğim “Mehmet Doğu” isimli yazar, ikinci bir Aybar gibi, “Türkiye’nin bütün ilerici, zinde kuvvetlerinin kutsal görevi emekçilerin yararına gerçek bir kalkınma ve gerçek bir demokrasiyi hedef tutan köklü reformların başarılması için birleşerek gerici cepheye karşı durmaktır.” yazıyordu. İlerici zinde kuvvetler, “bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye özleyen her Türk yurtseveri, politik ve mesleki teşkilatlarıyla işçiler, köy ve şehir emekçileri, Atatürkçü aydınlar ve Kemalist gençler”di. Bu durumda “gerici cephe”den kasıt, “Asya bıçkınları ve ticaniler”. … 1962 itibarıyla, TİP ile Parti dışı sol çevreler arasında Kemalistlerle işbirliği, Milli Cephe, işçi sınıfının öncülüğünün ön-plana çıkarılmaması hususlarında mutabakat tamdı. Hatta, Fethi Naci gibi kalemşorlar, Milli Demokratik Cephe’ye “milli burjuvazi”nin de katılması gerekliliğini savunurlarken, Doğan Avcıoğlu kapitalist olmayan yeni kalkınma modelinin “Atatürk’ün büyük sezişle bulduğu halkçı, devletçi ve milliyetçi kalkınma Yol’u” olduğunu söylüyordu. Mesele, bu yola girilememiş olması; nedeni, “ilerici demokratik cephe”nin iktidara gelememiş olmasıydı. Oysa “Biz” iktidara geldiğimizde yerli sanayi burjuvazisini hizaya sokacak, Anayasa’nın sosyal adalet ilkelerine uygun şeklinde hareket etmesini, işçi haklarını tanımasını, kalkınmanın finansmanı için gerekli veri yükünden kaçınmaması gerektiğini, edindiği kârların büyük kısmını kendi lüks istihlâkine değil, memleketin sanayiini geliştirmeye yatırmasını, plan hedeflerine uymasını” sağlayacaktık. Zaten, “yerli sanayi burjuvazisi bu şartları yerine getirdiği takdirde ve nisbette milli burjuvazi olmak niteliğini” kazanacaktı. İnanması zor; ama bu son cümle Behice Boran’dandır. … Bugün bu satırları yazarken büsbütün ikna oluyorum ki, biz Türk aydınları hiçbir zaman sosyalist de olmadık… Sadun Aren komünistlerin şahı olarak bilinir değil mi? Hayır, değildi. O kadar değildi ki, 1965 seçimlerinde “emekten yana planlı bir devletçiliği öngördüğünü” söylediği TİP’in, gerektiği takdirde pekalâ da AP ile koalisyona hazır olduğunu ilan ediyordu: “Koalisyon elbette ki karşılıklı fedakârlıklar gerektirir. Ama fedakârlık, sosyal adalet ve kalkınma yönünde ileri bir gidişi sağladığı ölçüde anlam taşır. Ancak, bu fedakârlıklara hazırız.” Oysa, Devlet Planlama Teşkilatı’nı askerler zaten kurmuşlardı ve karma ekonomiye Süleyman Demirel’in de hiçbir itirazı yoktu… Daha da iyisi, bu şartlar altında “ülkemizin hukuki yapısında kökten değişiklikler” için savaşmak da gerekmeyecek, İtalyan faşizminden yadigâr mahut 141.-142. maddeler hariç, yürürlükteki Anayasa’nın uygulanması yeterli olacaktı…” (*) “Valla, Kurda Yedirdin Beni!” Birinci Baskı, Kasım 1993, ss. 79-107.

ALEV ALATLI

19 Ağustos 2005, Cuma

‘Aydınlar’mı dediniz? (2)

“Türkiye’deki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİP’tir. DP’si, AP’si ancak 1980′lerde iktidara gelebildi…” Şu isimlere baktığımda tespitin doğru olduğunu düşünüyorum: Mehmet Ali Aybar, sonra Nihat Sargın, Doğan Avcıoğlu, Hüseyin Korkmazgil, Mahmut Makal, Arif Damar, Şükran Kurdakul, Fethi Naci…

Mehmet Sedes* anlatmaya devam ediyor: “Türkiye’deki sahici iktidar, 20. yüzyıl ilk yarısına kadar İttihat Terakki, ikinci yarısında ise TİP’tir. DP’si, AP’si ancak 1980′lerde iktidara gelebildi…” Şu isimlere baktığımda tespitin doğru olduğunu düşünüyorum: Mehmet Ali Aybar, sonra Nihat Sargın, Doğan Avcıoğlu, Hüseyin Korkmazgil, Mahmut Makal, Arif Damar, Şükran Kurdakul, Fethi Naci, Yaşar Kemal, Canan Selek, Mümtaz Soysal, Korkut Boratav, İdris Küçükömer, Demir Özlü, Erdoğan ve Merih Teziç, Demirtaş Ceyhun, Sadun Aren, Asım Bezirci, Metin Erksan, Çetin Altan, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Mehmet Kemal, Uğur Mumcu, Uğur Alacakaptan, Turgut Kazan ve şu anda hatırlayamadığım niceleri… Bu insanlar, ben on yedi yaşımdayken de iktidardaydılar, kırk yedi yaşımdayken de.

Ve “iktidar”dan sadece siyasi iktidarı değil, kamuoyu önderliğini kastettiğim açıktır. Kaldı ki, buradaki her ismi sen-ben-bizim oğlan ilişkileri nedeniyle en az on ile çarpmak gerekir. Meselâ bir Aybar, bir Aybar değil onlarca kişiydi: Teyzeoğlu Oktay Rıfat ve onu TDK, TRT, Sedat Simavi vb. ödüllerle onurlandıran “aydınlar jürisi.” Sonra öteki akraba Melih Cevdet Anday; sonra öteki akraba Orhan Veli, sonra Adnan Veli Kanık, sonra Simaviler vb. vb. … Bu aydınlar Lenin’in sözünü ettiği “gerçek oligarşi”ydi ve bence TİP’in evini yıkan da bu oligarşi oldu.

… “Sol”un yenilgisini müteakip aynı oligarşinin bu defa da “liberal söylemin öncülüğü”ne soyunduğunu gördüm. ‘90′lı yıllarda ortaya dökülen “İkinci Cumhuriyet” söylemleri, İttihat Terakki-TİP oligarşisinin bu defa çocukları aracılığıyla iktidarda kalma çabalarıdır. … TİP programının “Her şey insan içindir” şiarı, Anavatan Partisi’nin seçim beyannamesine “Önce İnsan” şeklinde transfer edilirken, SHP’li Nurettin Sözen’in seçim sloganı olarak da kullanılıyordu.

İttihat Terakki ve gerçek oligarşi…

1965 seçimlerine kalabalık bir aydınlar listesiyle girildi ve on beş sandalye alındıydı; ama Adalet Partisi tek başına iktidardı. Milletin AP gibi “devletçiliğin aslı” varken, TİP’e itibar etmediği ortaya çıkınca, Parti, “milli cephe,” efendim, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” gibi sloganları bıraktı, kendisini diğer partilerden ayrıştıracak argümanlara yöneldi.. “sosyalist” sayılabilecek unsurlara ağırlık verdi… Elbirliği ile hasıraltı edilen “işçi sınıfının öncülüğü” meselesi yeniden ısıtıldı.. “sınıf çatışması” öne çıkarılmaya çalışıldı; son koz olarak da “anti-kapitalist mücadelenin anti-emperyalist mücadeleden ayrılamayacağı” ileri sürüldü… Ve kızılca kıyamet koptu! “Anti-emperyalist” mücadeleye destek veren “sağlam Atatürkçüler”in proleter-burjuva çatışmasına razı gelmeyeceklerini kestiren Doğan Avcıoğlu, TİP’i sol güçleri dağıtmak ve zayıflatmakla suçlarken, E. Tüfekçi takma adıyla yazan Mihri Belli, sivil-asker aydınlardan oluştuğunu söylediği küçük-burjuvazinin küstürülmemesi gerektiğini savundu: “Yüzyıldan uzun bir süredir Türkiye’nin kaderine hükmetmiş olan asker-sivil bürokrat zümre bir geçmişin, bir geleneğin temsilcisidir ve bu geçmişte bir Çanakkale vardır, bir Kurtuluş Savaşı vardır… Asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüz şartlarına uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir.. bu zümre kesin olarak demokratik devrimden yanadır.. sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur… Bugün Türkiye’de bir Genelkurmay başkanı orgeneral göğsünü gere gere bir buçuk odada oturduğunu söyler ve bunu kimse yadırgamaz, giderek bunu yoksul Türk halkı, milli bir ordu olan Türk ordusunun en yüksek kademesinde bulunmanın bir vecibesi sayar…”

… YÖN dergisi “sosyalizmin en büyük milliyetçilik olduğu görüşünün ve İkinci Milli Kurtuluş Savaşı sloganının mucidi” olmakla övünür, “Sosyalizm-Atatürk ilişkisini” kurmuş olmakla iftihar ederken, Hikmet Kıvılcımlı destekli İlhami Soysal, bir yandan Silâhlı Kuvvetler’i “İkinci Kuvay-ı Milliye” formülünü terk eden TİP’e karşı uyarıyor öte yandan TİP yöneticilerinin “sosyalist teoriyi iyi bilmemelerinden.. okumamalarından.. işçi sınıfı yobazlığından öte bir şey söylemediklerinden” bahsediyordu ki… Aybar hakkında söylenemeyecek bir şey varsa, o da teoriyi bilmiyor olmasıdır. Tersine, bir Proudhon’un bir Rosa Luxemburg’un okunması için yalvardığını bilirim.

… 1968′de yayınlanmaya başlayan Aydınlık dergisi, ‘Milli Demokratik Devrimcilerin’ sesi oldu… “Somut şartların somut tahlilinden hareket eder ve idealizme sapmazsak, daha bir süre Türkiye’deki devrimci harekette asker-sivil aydın zümrenin önemli bir rol oynayacağını görürüz…” Bu söylem, Doğan Avcıoğlu’nun çengel attığı Silâhlı Kuvvetler mensuplarından oluşturduğu söylenen cuntanın onaylanması anlamına geliyordu… Halil Berktay da cuntayı doğrulayanların arasındaydı; işçi sınıfının gelişimini sağlayacak koşulların ortaya çıkabilmesi için “küçük burjuvazinin asker-sivil aydın zümre tarafından yapılacak bir milli bürokratik zümre tarafından yapılacak milli demokratik hareket aşamasından geçilmesinin zorunlu olduğunu” savunuyordu. Bunlar vahim savlardı; ama bence daha da vahimi şovenizme alenen davetiye çıkarılıyor olmasıydı. Mihri Belli, “Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa, korkma. Er geç temel ilkelerde birleşirsin onunla. Er geç dünyada Türk olarak başı dik yaşamanın, kapitalizmin dünya yüzünden silinmesi ile mümkün olabileceğinde anlaşılacaktır. Bunu kendimden bilirim. Bizim delikanlılığımızda biz ‘Bir Türk dünyaya bedeldir,’ ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sloganlarını ciddiye alan kuşaktık.”

… Öte yanda, Aybar, işçi oylarının yetmeyeceğinin farkındaydı.. canhıraş bir gayretle oy avcılığına girişildi… Parti’nin amblemi değişti, kasketli bir köylü resmi konuldu.. yetmedi Adıyaman’dan bir toprak ağası aday gösterildi.. hiçbiri işe yaramadı, 1969 seçimleri ciddi oy kaybıyla sonuçlandı… İzleyen kongreler kıran kırana mücadelelere sahne oldu… Aybarcıların yerini almış olan MDD’ciler.. TİP’i ellerine geçiremezlerse yok etmeye karar vermişlerdi.. her kongrede olay çıkarmak, dandik delege listeleri düzenlemek, zayıf oldukları kongreleri engellemek, hatta kaba kuvvet yöntemlerine başvurdular… Ne ki, aynı yıl Demokratik Devrimciler de parçalandılar. Mihri Belli başkanlığındaki Aydınlık Sosyalist Dergi ve Türk Solu çevresindeki hareket, Doğu Perinçek’in başını çektiği Proleter Devrimci Aydınlıkçılar, Deniz Gezmiş liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, daha sonra da Mahir Çayan’ın THKP-C hareketi olmak üzere dördü ayrıldı. Bunlardan Beyaz Aydınlıkçılar diye bilinen Perinçekçiler, “Doğulu Delegeler” ve sendikacılar, Ekim 1970′teki Dördüncü Büyük Kongre’de yerlerini aldılar: “… Türkiye için Milli Demokratik Devrim aşamasını savunmanın TİP üyeliği ile asla bağdaşmadığını beyan eder” cümlesiyle sonuçlanan kararı aldılar.

… Ben Ağustos 1969′da Ankara’da kurulan Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nı destekleyen “Doğulu delegeler” arasında yer aldığımı söylemeliyim. Kongrede “Halklar sorunu” gündeme geldiğinde.. “Doğu’da Özgürlük,” “Halklara Hürriyet,” “Faşizme Nihayet,” “Kahrolsun Şovenizm” sloganlarıyla desteklediğimizi hatırlıyorum. Sonuçta, “Kürt ve Türk sosyalistlerinin parti içinde omuz omuza çalışmalarının gerektiği” şeklinde bir karar çıkarmayı başardık:

Türkiye İşçi Partisi ve Doğu sorunu

Türkiye İşçi Partisi Dördüncü Büyük Kongresi, (1) Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, (2) Kürt halkı üzerinde baştan beri hakim sınıfların faşist iktidarlarının zaman zaman kanlı zulüm niteliğine bürünen baskı ve terör ve asimilasyon politikası uyguladıklarını, (3) Kürt halkının yaşadığı bölgenin Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hakim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikaların bir sonucu olduğunu, (4) Bu nedenle, “Doğu sorunu”nu bir bölgedeki kalkınma sorunu olarak ele almanın hakim sınıf iktidarlarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun uzantısından başka bir şey olmadığını, (5) Kürt halkını anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist, baskıcı, şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, (6) Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin parti içinde omuz omuza çalışmalarının gerektiğinin, (7) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın partinin ideolojik mücadelesini ve gelişmesinin temel ve devamlı davası olduğunu, (8) Partinin Kürt sorununa işçi sınıfı sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder.” … Behice Boran, parti başkanı oldu… Aybar’ı kesin ihraç talebiyle Merkez Haysiyet’e verdi, oybirliği ile alınan kararda, eski başkan “jurnalcilikle” suçlanıyordu…” Kürt delegelere gelince: Mehmet Sedes, “… Yönetimde görev almayı reddettiler. Zaten karar çıkar çıkmaz da ayrıldılar…” diyor. Bahis konusu “hakim sınıfların faşist iktidarlarının” özçocuklarıyla aynı çatı altında olmaktan utandıklarından ayrılmış olabileceklerini düşünmeden edemiyorum. Belki de, paşa dedesini böylesine kolayca harcayan, kim bilir bizi de nasıl satar diye düşünmüşlerdir.

* “Valla, Kurda Yedirdin Beni!” birinci baskı, Kasım 1993, s.79-107

20 Ağustos 2005

Öcü! (1)

Türümüze reva görülen bir kötülük karşısında, kurbanların insan olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Margalit’in çözümlemesi bize uyar diye düşünüyorum; “öteki”nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir Türk tanımadığım gibi, dört başı mamur ortak bir “soysop” doktrini de bilmiyorum. Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar “ortak bir kuruntu” olabilir de, hangi öç alma duygusunu körükleyebilir? Ve kimden?

Şöyle söyleyelim: 1867, Sultan İkinci Abdülhamid’in sadrazamı Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “Akvamü’l Mesâlik”i kaleme aldığı yıl. 1867 aynı zamanda dünyanın yüzde seksenine yakınının Avrupalı sömürgecilerin işgali altında oldukları yıl. Bundan daha da vahim olanı, sömürgecilerin işgal ettikleri topraklarda yaşayan “öteki”leri başka bir zaman ve mekânda yaşayan, insan türünden farklı yaratıklar olarak takdim etmek ve böylece sömürülenler ile kendi aralarına aşılmaz bir set çekmek gayretlerinin tavan yaptığı yıl. Meselâ, ünlü Hermann Schedel’in dünya haritasındaki “Avrupa sınırları dışında yaşayan mahlûkların” tasvirleri: altı kollu bir adam, insan kafalı at vücutlu bir yaratık, dört gözlü biri, çift cinsiyetli biri, vs. vs. Bu haritanın 1493 yılında çizilmiş olduğuna bakılırsa, İstanbul’u fetheden Türkler de bu yaratıklardan birisi. Sadece biz mi? Hayır, Amerikan yerlileri de bu tür tanıtımdan nasiplerini alıyorlar. Onlar da yamyammışlar. Güney Amerika’da pişirilmekte olan insan bacaklarına bakın. Bu harita da 1600′lerin ürünü. Zamanın ırkçı eğilimlerine bir bakış… Haydi, diyelim bunlar üç yüz-beş yüz yıl öncesinin hezeyanları. Peki, Tunuslu Hayrettin Paşa’nın akranı (1809-1882) Charles Robert Darwin’e ne demeli? Darwin, “beyaz adamın üstünlüğü”nün utanmaz müdafii. “Evrim” kavramını işlediği “Türlerin Asılları…” (1) adlı eserinde kara derililerin ırkların en aşağılığı olduğunu, insandan çok maymuna yakın olduklarını söyler ki, bu iddia, zamanının (2) ırkçı eğilimlerini destekler mahiyettedir. Adam şöyle diyor: “Gelecekte, ki bu gelecek yüzyıllarla ifade edilecek kadar uzak bir gelecek değil, medeni insan ırkları hiç kuşkusuz dünyadaki vahşi ırklarının kökünü kurutacak (3) ve onların yerini alacaklar. Aynı zamanda insan biçiminde olan (4) maymunlar da… hiç kuşkusuz yok edilecekler. O zaman insanoğlu ile en yakın genetik akrabası arasındaki çatlak daha da büyüyecek, zira bu çatlak daha medeni bir devlette insanların arasına girecek, ve umulur ki, bir Beyaz’a kıyasla babun kadar aşağılık bir maymun neyse, günümüzde bir negro ya da bir Avustralyalı ve goril de o olacaktır.” (5)

Her ne kadar “beyaz-olmayan” ırkların “fıtrî düşkünlükleri”ni ortaya atan ilk adam değilse de, Darwin’in kişisel ırkçı saplantılarının bilimsel çalışmalarına yansımakla kalmayıp, yaşadığı dönemin ırkçı ve yobaz akımlarını ateşlediği söylenir. Günün “bilimsel ilerlemeleri”nin gerisinde kalmak istemeyen Avrupalılar, evrim teorisi ile birlikte ırkçı “bulgulara” mal bulmuş mağribi misali sarılmış, ırk farklılıkları üzerine bina ettikleri ayırımcılık, apartheid gibi uygulamalarının “bilimsel gerekçesi” yapmışlardır. “Eugenics” ya da “Öjenik”, insan ırkının genetik ıslahı bilimi. Darwin, insan ırkının genetik ıslahını açıkça savunurken, kendilerinin baş müdafileri “en üstün ırk, Aryan ırkıdır” (6) hezeyanının mucitlerinden, Nazi ideolojisinin babası olarak bilinen Ernst Haeckel efendidir. Karaderililerin insandan çok gorile benzedikleri edepsizliği şöyle dursun, şundan birkaç ay önce de şahit olduğumuz gibi, ırkların/göçmenlerin (Türkler) zekâ seviyeleri (IQ) arasında “Avrupalılar” lehine bir fark olduğu şeklindeki hezeyanlar da sona ermiş değildir.

Avrupa’da bu sapkınlık süredursun, bir de Çerkez asıllı sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa’nın (1825-1890) “Akvamü’l Mesâlik”in Mukaddime’sinde ifade ettiği dünya görüşüne bakalım: “…dünyayı birbirlerine mutlak ihtiyacı olan çeşitli milletlerin oluşturduğu tek bir birleşik ülke gibi kavramaktan çekinmeyiz. Kendi kişisel çıkarlarını kolladığı süreçler de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkenin geçmiş deneyimlerinden sağladığı yararların evrensel niteliği, bu bilgileri insanlığın geri kalan bölümünün de elde etmeye çalışması için yeterli nedendir.”

Ülkelerin Durumunu Öğrenmek İçin En Emin Yol, (7) ondokuzuncu yüzyıl Müslüman bir devlet adamının kaleminden çıkan pek az sayıdaki siyasi risalelerden birisi olmasına karşın, ülkemiz insanının dünya görüşüne ışık tutar. Evet, Türk imparatorluğu o şartlar altında bile, “…dünyayı birbirlerine mutlak ihtiyacı olan çeşitli milletlerin oluşturduğu tek bir birleşik ülke gibi kavramaktan çekinmeyiz” diyen bir sadrazama sahiptir. (Yeri gelmişken, benzer bir dünya görüşüne bir de Rusların ilk edebi eserleri kabul edilen 1116 civarında Kiev’de yazılmış “Geçmiş Yılların Hikâyesi”nde (8) rastladım. İnsanlığı “halk ailelerinin birliği” olarak tanımlıyor, bireyin evrenselliğinden ve dünyanın karşılıklı sorumluluklar üzerine kurulduğundan bahsediyor.)

Bu makaleyi kaleme alırken aslında yapmak istediğim, özellikle de son aylarda gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışında bir “öcü” olarak kullanılan “yükselen Türk milliyetçiliği” meselesini irdelemekti; Kraliçe Viktorya (1819-1901) İngilteresi’nden, Der Saadet’e turlamamın nedeni bu. Ancak, itiraf etmeliyim ki, daha “millet” sözcüğünün yarattığı aidiyet psikolojisini kestirmeye çalışırken ödüm koptu; zira, gördüm ki, günümüz dünyasında “millet” Frenk armutu misali bir sözcük olup, kim hangi niyetle isterse öyle istimal edebiliyor!

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, “millet, bir dinden olanların topluluğudur” diyor; “milliyet”in karşılığını “ümmet” olarak veriyor: “Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl; maddi manevi birlik ve beraberlik rabıtaları bulunan topluluklardaki vasıf.” Bir de açıklayıcı cümle konmuş, “Milletimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet; aklı Kur’an ve imandır.” Bu hesapça, yükselmesi şöyle dursun, ne “Türk”, ne “Kürt”, ne de “Arap” milliyetçiliği diye bir tanımlama olamaz! Ne ki, ateş olmayan yerde de duman tütmez değil mi? Öyleyse, Batı’ya bakalım, diyorum. Hangi sözlüğü, hangi ansiklopediyi açsam “millet” kelimesinin karşılığı “nation”. İngilizce, Fransızca, Almanca’da hatta Rusça’da aynı kelime.

Şanssız bir günümde olmalıyım ki, karşılaştığım ilk “nation” tanımı pek ünlü bir çağdaş filozofun (9) kitabından geliyor: “Nation/millet soyuna ilişkin bir kuruntuyu paylaşan, komşularına karşı nefret besleyen bir toplumdur. Bu nedenledir ki, bir nation/millet’teki bağlılığın temelinde kusurlu bellek (kuruntu) ve ötekine duyulan nefret yatar.” Biraz daha inceleyince, Profesör Margalit’in ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz, komşularımız, kavmimiz ve nation/milletimizle geliştirdiğimiz sağlam ilişkilerin ortak belleğimizin ürünü olduğunu iddia ettiğini görüyorum. Ortak bellek, sağlam ve ahlâki ilişkiler geliştirirken, aynı biyolojik türden olmamızın dışında hemen hiçbir şey paylaşmadığımız yabancılarla ilişkilerimiz zayıf ve gayri-ahlâki oluyormuş. Yani? Yani, ortak bellek, insanoğlunu özgürleştirmekten çok sakatlayan, barışmacılıktan çok öç alma duygularını körükleyen bir olgu olabiliyor.

Ötekini dışlayan bir Türk’ü gösterebilir misiniz?

Kıssadan hisse: Türümüze reva görülen bir kötülük karşısında, kurbanların da insan olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Margalit’in çözümlemesi bize uyar diye düşünüyorum; ama öncülünde zorlanıyorum doğrusu: “öteki”nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir Türk tanımadığım gibi, dört başı mamur ortak bir “soysop” doktrini de bilmiyorum. Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar “ortak bir kuruntu” olabilir de, hangi öç alma duygusunu körükleyebilir? Ve kimden?

Meğer, adamların “nation” dedikleri tanımlamayı icat eden İtalya’daki Cremona şehrinin Piskoposu Liutprand isimli Katolik. 968 yılında Batı Roma İmparatoru I. Otto’nun emriyle Bizans yani Doğu Roma imparatoruna sert çıkıyor: “Senin imparatorluğuna ait olduğunu söylediğin toprak, halkın ‘nationality’ ve lisanının da kanıtladığı gibi, İtalyan krallığına aittir.”

Aynı “yurt”tan olanlara “yurttaş” diyoruz da, aynı “nation”dan olanları tanımlayacak bir sözcüğümüz bile yok: “millettaş” mı demek lâzım? Piskoposun önerisi doğrultusunda dilden yola çıksak, “nation”un karşılığını “millet” kabul etsek, “nationality”yi “milliyet” yapsak, bu defa da “milliyetçilik”in karşılığı “ümmetçilik” olacak ki, bu bizim “öcü”nün karşılığı olamaz. Peki, öyleyse neden bahsediyoruz? Besbelli, Batı’nın “nationalism” dediği ruh halinden! “Nationalism” eşittir, “ümmetçilik” öyle mi? Fesuphanallah çekip devam: Batı’daki en yaygın tanımıyla “milliyetçilik”, toplumsal yaşamın temel biriminin “millet,” “etnisite” ya da “milli kimlik” olduğunu savunan, ve bu inanç doğrultusunda bir devletin meşru sayılabilmesi için “milli” olması gerektiğini ileri süren bir ideoloji.

(1) tam ismi: “The Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life”

(2) Kraliçe Victoria dönemi

(3) “exterminate”

(4) “anthropomorphous”

(5)

(6) “master race”

(7) “Akvam’ül Mesâlik fi Marifat Ahval el-Memalik,” Da Yayıncılık 2004

(8) “Povest Vremennykh Let”

(9) Avishai Margalit http://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Avishai_Margalit&action=edit>’in The Ethics of Memory (2002)

ALEV ALATLI

23/09/2005

Öcü! (2)

Etnisite” kelimesi daha da dertli; Redhouse’un önerdiği “ırksallık” sözcüğü de Darwin-vari ses verdiği için olacak, tutmuyor; “ırksal Türkler” ya da “ırksal Kürtler” gibi sıfat tamlamaları, bize, olsa olsa “anlamadım?” dedirtirBu saatten sonra kimin hangi “etnisite”den olduğunu saptamak için kan örnekleri, DNA yapılanmaları gibi ucu hangi habasete gideceği belirsiz unsurlardan medet umulamayacağına göre, yukarıdaki kabul edilmiş Batılı “milliyetçilik” tanımından anlam çıkarmak için elimizde kala kala “milli kimlik” kalıyor. Milli kimlik, davranış biçimlerinde, olayları kavrama ve tepkilerde benzerlikler, bireylerin birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını içeriyor. Ve her şeyden önce “ortak soyağacı ve/veya ortak soyağacının benimsenmesi” demekmiş; bu bağlamda, bireyleri bütünleştirdiği gibi ayırabiliyormuş da. Bazen lehçe farklılıkları bile farklı milli kimliklere yorulabildiği gibi; bazen de uzak coğrafyalarda, hatta farklı dönemlerde yaşamış toplumlar kendilerini aynı milletin insanları sayabiliyorlar. Bu bağlamda, beş yüz yıl önce yapılmış bir muharebenin askerleri “bizim askerlerimiz” olarak algılanabiliyor. Yani? Yani, Margalit’i pek yabana atmamak lâzım, “milli kimlik” için bir “ortak bellek” geliştirmek şart; hem ortak bellek geliştirilecek hem de bu bellek öç alma duygularını körükleyen bir olgu olacak! Bu defa da Ernest Renan: 1910′larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Fransız Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.”

Ulusal kimlik ve efsaneler…

“Romantik”in bizim belleğimizdeki yaygın karşılığı, temelsiz, hayalperest kurgulara yatkın; uygulaması olanaksız, hatta Don Kişot tadında uçukluklara teşne birisidir. Oysa, Renan’ın “romantik”ten kastı, on sekizinci yüzyılın sonlarında Avrupa’da başveren sanat ve düşünce akımı. Avrupa Aydınlanması’nın resmî akılcığını, mekanik, yapay, aşırı kuralcı buldukları için reddeden, insanoğlunun sınırsız hayal gücü ve azminin aklın kurguladığı düzenin şablonlarını altüst edebileceğine inanan “Romantik” Avrupalılar da var. “Romantik Hareket” ya da “Romantik Diriliş” dedikleri anti-Aydınlanmacı akımın ilk ve reddedilemeyecek biçimde şekillendiği ülkenin Almanya olması da bir garip, ama öyle.

“Romantik” akımın bir ürünü de “organik milliyetçilik” denilen kavram. Organik milliyetçilik halkın gücünü kök saldığı topraktan alıyor olması düşüncesi ki, bunun olağanüstü büyük bir manevi güç olduğunu savunuyorlar. Tüm insanlığın tek ve aynı kaynaktan geldiğini vurgulayan Kutsal Kitaplara karşın, belirgin bir insan topluluğu ile belirgin bir toprak parçası arasında bağlantı kuruyor, bunu da “otoktonus efsaneler” aracılığı ile yapıyorlar. Nitekim, 1790′ların başında Almanya’da kadim Germen inanç ve efsanelerine duyulan ilginin elle tutulur biçimde arttığı gözleniyor.

Otoktonus sözcüğü “otokton”dan geliyor. Meğer, Eski Yunan’da, Atina sakinleri yaşadıkları toprakların asıl sahiplerinin “otokton” dedikleri yarı-insan yarı-yılan varlıklar olduklarını söyler, kendilerinin bu mitolojik yaratıklardan türediklerine inanırlarmış. Atina’nın ilk kralı olan Kekrops’un, meselâ, böyle yarı-yılan, yarı-insan bir mahlûk olduğu rivayet ediliyor. Bize yakın bir başka coğrafyada, Mısır’da, Teb şehrinde yaşayanlar da Kadmuz adlı bir yiğidin toprağa ektiği bir canavar dişinden ürediklerinden eminmişler. Roma’nın kurucusu ve ilk kralı Romulus ve ikizi Romus’u ölmek üzere atıldıkları Tiber nehrinden kurtarıp, emziren bir dişi kurt. Moğolların “mavi,” bizim “boz” kurdumuz da aynı fasıldan. İnsanoğlunun böylesi efsaneler geliştirmesinin nedeninin kendisini toprakla özdeşleştirmek ihtiyacı olduğu söyleniyor. Otoktonus efsanelerin toplumun ortak belleğinin oluşmasına, ulusal kimliğinin şekillenmesine, dayanışmasına yardımcı olduğu iddia ediliyor. Vatan toprağının yaşayan bir varlık olarak algılanması, insanoğlunun köklerini emanet ettiği toprağı gözetmesini, yüceltmesi hatta türlü efsanelerle zenginleştirip, biricik kılmasını sağlarmış. Böylece, deniyor, “vatan” kavramı aynı anda özlem ve adanmışlık duyguları uyandıran, “anavatan” -ya da bazı dillerde kullanıldığı gibi “babavatan”- korunaklı, sevecen, güvenlikli bir sılayı, ana kucağını çağrıştıran bir sılayı ifade ediyor ve halkların “aslî” vatanları olarak belledikleri, dilerseniz belletildikleri, belirli toprak parçalarını savunmalarına meşruiyet kazandırıyor. Efsanelerin yaratıcı özellikleri bir yana, geçmişin böylesi duygular yaratacak şekilde konumlanması yüzyıllar alıyor ve hemen her zaman tarih öncesi, muammalı kaynaklar devrede oluyorlar. İsrail’in “organik milliyetçilik”in en iyi örneklerinden birisi olduğu tezi de var. Yahudiler, Filistin’in kavimlerine “vadedilmiş topraklar” olduğu şeklindeki otoktonus efsanenin üzerinde, iki bin yıl sonra devlet kurmayı başarıyorlar. Kurtlar, yılanlar, pınarlarından bal fışkıran topraklar ya da her neyse, tabiat ile insanoğlu arasında gizemli bir bağlantı kuran efsaneler, Avrupa Aydınlanması’yla birlikte uzunca bir süre güç kaybediyor; anti-Aydınlanmacı akımla birlikte yeniden diriliyorlar. Modern “milliyetçilik” akımları bahsedegeldiğimiz türden kadim bağlantılara önem vermekle birlikte, modern Batı’nın doğaya bakışı Aydınlanma-sonrasının teknolojik dünya görüşü doğrultusunda, akılcı/rasyonel kıstaslara göre düzenleniyor. Akılcı/rasyonel toplumlar, vatan toprağı kavramını efsanelerden sıyırıp, insana hizmet etmekle yükümlü bir üretim girdisi, bir kaynak olarak görüyorlar. Vatan, anavatan gibi kavramların içeriklerinin boşalması bu sebepten. Vatan hasreti, sıla hasreti gibi duyguların yadırganır olması da bu sebepten. “İnsanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir” şeklindeki söylem, “dünya vatandaşlığı” söylemi bu gelişmenin sonuçlarıdır.

Galibin mağlup olduğu zafer!

Peki, bu gelişme, insanoğlunun hayrına bir gelişme midir? Hayır, değildir, diyenler, insanoğlunun doğduğu toprakla, anavatanı ile duygusal bağını koparmasını, anavatanına “ekonomik refah penceresinden bakma eğilimine girmiş” olmasını “bilim ve teknolojinin zaferi” olarak görüyorlar; ancak bu bir “Pyrrhus” yani galibin aslında mağlup olduğu bir zaferdir. Çünkü, bu zaferin bir sonucu da “toprağa ve doğaya iğfal ölçülerine varan saldırı”dır ki, sonucunda ozon tabakasında açılan deliğin büyümesi, gezegenin kaynaklarının kurutulması, dünyanın yaşanamayacak bir taşlı tarlaya dönüşmesi tehlikesini getirir. Günümüzde milyonlarca insanın doğaya efsanevi/mistik nitelikler yükleyen pagan kültlere merak salmalarının altında yatanın da “teknolojinin dünyayı yaşanamayacak bir yer hale getirmesi korkusu” olduğu söyleniyor.

Bize gelince…

Dünyanın en tamah edilen toprak parçalarından birisini, Anadolu’yu, mesken edilmiş bir halk olduğumuz kuşkusuz. Ancak, “Türk milliyetçiliğinin yükselmesi” şöyle dursun, “vatan aşkı” denilen duyguyu canlı tutmaya özen gösterip, göstermediğimiz tartışmalıdır kanısındayım. Verimli topraklarımıza, sahil şeridimize diktiğimiz binalara, beton yığınlarına bakacak olursak, Anadolu topraklarına ilişkin aşkımızın yerini faydacı bir yaklaşıma bıraktığı açıkmış gibi duruyor. Öte yandan, Aydınlanma’nın tezgâhından geçmiş akılcı/rasyonel toplumlar gibi, toprağı ve doğayı denetim altına alacak teknolojinin hayranı da değiliz. Türkleri bu topraklarda bir misafir gibi yaşıyor olmakla, göçebelik duygusunu üstümüzden atamamış olmakla itham edenler, sanırım biraz da bunu söylüyorlar.

Oysa, asıl topraklarından göçmek zorunda kalkmış tek ulus biz değiliz. Göçmek zorunda kalkmış tek ulus biz değiliz; ama otoktonus efsanelerine sırt çeviren bir ulus olduğumuz doğrudur. Nitekim ve belki de “Batılılaşmak” kaygımızın sonucu olarak, bugün “mitoloji” dendiğinde aklımıza Yunan tanrıları/tanrıçaları divanının serüvenlerinden başka bir şey gelmez. En gayretli “Türkücümüz” bile, Akene’yi (ki, eski Türk mitolojisinde “yaradılışı gerçekleştiren” Beyaz Kaz figürüdür) örneğin bir Abant Gölü’nün üstünde uçarken hayal edip, bu topraklarla özdeşleştiremez. Hal böyle olunca Anadolu’ya adanmamızı teşvik edecek, Batı’nın “romantik” ya da “organik” milliyetçiliğini geliştirmekte başarılı olamadığımızı kabul etmek zorundayız.

ALEV ALATLI

24/09/2005

Öcü! (3)

Bir ülke ki, “dünyayı birbirlerine mutlak ihtiyacı olan çeşitli milletlerin oluşturduğu tek bir birleşik ülke gibi kavramaktan” çekinmez, o ülkede “nasyonalizm” ithal bir ideolojidir.

Nitekim, bakir Anadolu topraklarına Batı’dan ve yüz yıl rötarla girdi. Yeni fikirlere aç münevverler topraklarına seller gibi boşalan düşünce akımlarını sünger gibi emdiler ama bu emiş, eşzamanlı olmadığı gibi, yorumlama biçimleri de farklılaştı. Ortaya Batıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, evrenselcilik (solculuk) gibi gruplaşmalar çıktı. Bunların arasından Batı tipi romantik milliyetçiliğe en yakın olanı “Türkçülük”ün memnu meyva sayılması, İkinci Dünya Savaşından sonradır. “Nasyonalizm”in Avrupa toplumlarında yüklendiği saldırganlık, sertlik, otorite, bağnazlık vb. nitelikler, beşere “Allah’ın kulları” olarak bakan insanımıza yadırgatıcı gelmiş, “Türkçülük” kavramına teyakkuzla yaklaşmaya sevk etmişken, Batılılaştırmacı entelijensiyamızın nezdinde hemen her zaman kilise-kıral-ordu-bilimsel ırkçılık-merkantalizm gibi Avrupa tarihine ilişkin oluşumlarla birlikte düşünülür, emperyalizmle özdeşleştirilir olmuştur. Oysa bizde Avrupa’nın Aydınlanma sonrası “milliyetçilik”i şöyle dursun, Türk unsuru Osmanlı İmparatorluğu içinde bile etrak “etrak bi-idrak” yani akılsız, idraksiz Türkler aşağılamasına maruz kalmıştır ki, İmparatorluğun kurucuları onlardır. Entelektüel bir kurgu: Türk milliyetçiliği… Bu açıdan bakıldığında, gerek Türkiye içinde, gerekse Türkiye dışında bir öcü olarak kullanılan “Türk milliyetçiliği”nin entelektüel bir kurgu olmaktan öteye gitmediğini teslim etmek gerekir. Batı ülkelerinde en az demokrasi kadar meşru bir ideoloji olarak ortaya çıkabilen “milliyetçilik” bizde derli toplu bir siyasi güç bile olamamış olup; Türkiye’nin en dağınık, en şekilsiz siyasi kanadı, milliyetçi kanat olmaya devam etmektedir. Türk milli bilincinin çarpıcı zayıflığının, IMF’den, AB’ye, NATO’dan Kıbrıs’a, Irak’tan, PKK’ya kadar Avro-Amerikan menşeli her senaryoda figüranlıktan öteye rol kapamayışımızın tastikinde olduğunu düşünüyorum. 90′lı yıllarda “Türk milliyetçiliği” ideolojik hüviyetini bile neredeyse kaybetmişti. Batı hayranlığından değil, hayır; Batı değerlerine hiçbir itirazları olmayan en liberal, en “demokratik” çevreler bile Türkiye’nin maruz kaldığı haksızlıklara tepkiliydiler. Bu bağlamda, milliyetçi olmayanımız yoktu. Ama “pür milliyetçilik” ki Türkiye’de zaten hiçbir zaman yaygın bir inanç olmamıştı, pür milliyetçilik yobazlık olarak görüldü. Saldırgan milliyetçilik anlamında küçük bir aydın grubun dışında nasyonalist düşünce revaç bulmadı. Bugün bile kelimeyi telaffuz edebilen Türk siyasetçilerinin sayısı sınırlıdır. Türkiye dünyada demokratik olsun olmasın, milliyetçilerin taban bulamadıkları az sayıdaki ülkelerden birisi olarak, ülkenin kırmızı çizgilerinin kaybolmaya yüz tuttuğu bir ortamda halkına en gerçekçi alternatifi sunmuş, muhalefeti en üst düzeye taşımış bile olsa iktidara gelemeyecektir. “Milliyetçi” olarak bilinenlere giden oylar, halkın bir dış güce karşı şekillendirilmiş milliyetçiliğine değil, yozlaşmaya, çapulcu kapitalizme tepkisine işaret eder. Kıbrıs’ta olan bitene duyulan tepki de geleneksel anlamda milliyetçi tepki değildi. Batılı gözlemcilerin zannettikleri gibi, milliyetçi, Türkçü ya da köktenci Müslümanların eserleri de değildi. Türkiye’de öfke uyandıran, uluslararası hukukun tek taraflı yorumu ve Batı’nın nalıncı keseri olarak algılanan tutumuydu.

Öte yandan, meğer ki, altından kalkamayacağı bir yenilgi ile karşılaşmış olsun, bir ulusun bağımsızlığından kendi isteği ile vazgeçmesi düşünülemez bir şeydir sanırız. Uluslar, kendilerini feda etmezler, uluslar bile isteye yıkıma boyun eğmezler, intihar da etmezler sanırız. Ulus-devletler, tartışmasız ve amaca dönük irade sahibidirler, şiddet tekelini toplumlarının saklı onayı ile ellerinde tutar; topraklarına, ekonomik kaynaklarına sahip çıkar, milliyetçi ideoloji aracılığı ile halklarına bütünlük duygusu verirler sanırız. Sanırız. 70′li yıllarda Türkiye’de yaşayanlar, Türk devletinin topraklarında güç kullanma tekelini sadece örgütlü, örgütsüz gruplara değil, kendi ideolojileri doğrultusunda cepheleşen kolluk kuvvetlerine, sivil toplum örgütlerine, hatta adli mercilere teslim etmiş olduğunu hatırlayacaklardır. Baronun dahi solcu-sağcı olarak bölündüğünü unutmayalım. Tek sesli, anlaşılır dış politika üretmek şöyle dursun, devletin toprak bütünlüğünü koruma yeteneğinin bile sorgulandığı bir dönem yaşandı.

80 sonrası dünyası ise hem çoğulcu, hem de çok-katmanlı(10) bir dünya; günümüz dünyasında karar mercilerindeki seçkinlerin çıkarları da, sadakatleri de çatışmakta. Yönetici bürokrasiyle feodal yapılanma çatışıyor. Yerli çıkar gruplarıyla, yabancı lobiler hem çatışıyor, hem de baskı kuruyorlar. Ulusötesi şirketlerin, küresel ekonomik aktörlerin faaliyetleri var, özel sermayenin uluslararası akışı var, uluslararası suç örgütlerinin, özel istihbarat birimlerinin faaliyetleri var. IMF, AB, G-7, NATO gibi kuruluşların, hatta soSTÖ’lerin(11) ulusal ekonomipolitikte söz sahibi olduğu bir devlette milliyetçilikten söz edilebilir mi? Uluslararası alanın yapı taşları ulusal devletler değil artık. Hemen herkes gibi, Türkiye de özel çıkarların yarattığı merkez-kaç hareketi ile bu kuruluşların dışarıdan yönlendirdikleri baskının arasına sıkıştı. Türk devleti, sadece uluslararası arenada da değil, kendi topraklarında da “aktörlerden birisi” konumuna indirgenmek isteniyor. Üstelik başrol oyuncusu olarak da değil, figüran olarak. Karar mercileri, uluslararası, uluslarüstü, bürokratik, şirketsel, yerel katmanlara dağıldı.

Orta Çağ’daki evrensel siyasi düzenin yeni bir çeşitlemesinin gündemde olduğunu idrak etmek zorundayız. Ancak, tarihin sonu gelmedi, hayır. Önümüzdeki on yıllarda yeni bir milliyetçilik, dilerseniz, “neo-nationalism”in doğacağını söylemek bir kehanet olmasa gerek. Bu yeni “milliyetçilik” hem küresel düzenden, hem de ulusal devletlerle özdeşleştirilen saldırganlık, sertlik, otorite, bağnazlık vb. niteliklerden kurtulmayı şiar edinecek; modernitenin çeşitli unsurlarına karşı bir protesto olarak ortaya çıkacak ve mutlak yerel güç(12) talep edecektir. Doğu Avrupa’da, iktidara geldikten sonra “demokratik” yüzlerini bir yana bırakan “ulusal bağımsızlık” hareketlerini düşünelim. Bu hareketlerin hemen hepsi “protesto” olarak nitelendirilmektedirler. Neye karşı “protesto”? “İnsan”ı dışlayan resmi kültüre, sekülerizme, rasyonel düşünceye, modernleşme ve küreselleşme ile özdeşleştirilen liberal ideolojiye karşı.

Fransa’daki Milli Cephe, İtalya’daki Kuzey Birliği, Avusturya’daki Özgürlük Partisi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması karşıtları, yukarıda saydığım kurumları “hayatın daha derin anlamlarını yok eden” ya da yok sayan gelişmeler olarak görüyorlar. Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın, Çekoslovakya’nın bölünmesinde çiçeğe duran bu duyguların belirleyici rollerini idrak etmek durumundayız. Bu duygulardır ki, Latviya’da, Estonya’da, Romanya, Hırvatistan ve diğerlerinde, etnik azınlıkların siyasi ve medeni haklarını suiistimal ediyor olmalarını meşrulaştırmıştır.

Evet, “etnik azınlıkların siyasi ve medeni haklarını suiistimal etmeleri” diye bir olgu var ki, bu da aşiretçiğin yeni bir çeşitlemesine geri dönüştür.

Milliyetçilik yok, tezahürleri var…

Ulusal kimlik nerede başlar, siyasi bir ideoloji olan milliyetçilik nerede biter? Aralarındaki çizgi öyle muğlak ki, ister ırkçılık, ister careta careta kaplumbağlarının da yaşama hakkı olarak yorumlayabilirsiniz! Sanatçılar, filozoflar, ulusal bilinci milli bir lider tarafından öpülerek uyandırılması gereken uyuyan güzel olarak görürler. İlhamını Herder’in(13) tarihselciliğinden alan bir ekole göre, millet ile devleti ayırmak gerekir. Bunlar milletlerin belirgin kültürleri olduğunu ama ulus devletlerin kültürel kişiliklerinin zayıf olabileceğini savunurlar. SSCB’nin cumhuriyetlerini, Avrupalıların eski kolonilerden oluşan üçüncü dünya ülkelerini düşününce, millet devlet birlikteliğinden bahsetmek mümkün değil gibidir. Irak’ın halini düşününce “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi” diyen Massimo d’Azeglio’yu(14) saygı ile anmadan edemiyorum. Massimo abartmış olabilir ancak etnokültürel toplum ile devlet arasında bir fark olduğu, tarihin tastikindedir. Yahudiler, İsrail’in yaratılışından; Türkler, Türkiye Cumhuriyeti’nden çok önce de vardılar.

Ne ki, seçkinlerin başlatıp, idame ettirdikleri milliyetçilik, devlet-inşasının ideolojisi olmaktan çoktan çıktı. Milliyetçilik yönetenlerle-yönetilenler arasında yeknesak, akışkan, birbirlerinin yerine ikame edilebilen bireylerden oluşan toplumlar kurmak üzere yapılan yazısız bir mutabakat olmaktan da çıktı. İdeolojinin kışkırttığı “milliyetçilik,” apayrı biçimlerde karşımıza çıkabiliyor; birbiriyle çelişen pek çok amaca yönelebiliyor. Savaşçı imparatorların işgallerini meşrulaştırmakta da kullanılabilir, savaşçı imparatorların işgallerine karşı durmakta da, azınlıkların kendi kaderini tayin edecek savaşlarını meşrulaştırmak için de. Özgürlüklerin kısıtlanması için de, özgürlük arayışları için de meşru zemin oluşturabilir. Ne anlama geldiğini ya da gelmesi gerektiğini, ancak somut bir tarihi çerçeve içinde söyleyebiliyoruz. Diğer bir deyişle “milliyetçilik” diye bir şey yok ancak milliyetçiliğin çok sayıda tezahürleri var. Hal böyle olunca, milliyetçilik belirli bir amaç için bilinçli bir şekilde yaratılan “siyasi bir sanat eseri” olmaktan ileri gitmiyor. Bir ulusa sahip olmak, insanoğlunun fıtri bir niteliği de değil. İnsanoğlunun ortak inançları, dayanışması sonucu ortaya çıkıyor.

Milliyetçilik, yoksullara itibar ediyorsa eşitlikçi ve dolayısıyla demokratiktir. Barış zamanı toplumunun geleneksel hiyerarşilerini tersyüz eden “eşitlikçi milliyetçilik,” yurtsever savaşlarda güçlenir; Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek”indeki ulusal duygulara benzer. Bizim “öcü” olsa olsa böyle bir öcüdür.

Muradımız hayatta kalmak, tarihin derinliklerine gömülüp kalmamak, Aztekler, İyonyalılar, Hititliler, Finikeliler… adları unutulmuş, kabirleri dağılmış nice diğer kavimler gibi, bir efsaneye, bir masal kavme dönüşmemek ise; bir toplumun, bir ulusun olmazsa olmaz işlevi, diriliğini muhafaza etmek, zamanın ruhunu doğru okumak, lehimize aleyhimize gelişen olayları hızlı tanımak, yeri geldiğinde yüreklendirmek, yeri geldiğinde önlem almakla mükellefiz. Hepsinden öte “biz” diye bir kavram olduğunu asla unutmamak, geçici, moda akımlara kapılıp, dağılmaya, atomizasyona izin vermemekle mükellefiz.

“Bir ulusun varlığı, hergün tekrarlanan bir plebisittir,” demiş, Ernest Renan. Ne kadar haklı!

(9) Avishai Margalit ‘in The Ethics of Memory (2002)

(10) poliarşik

(11) “sivil olmayan Sivil Toplum Örgütleri,” nNGO’lar, “non-Nongovernmental Organizations”

(12) “otarki”

(13) Johann Gottfried von Herder, 1744 -1803 Alman şair, eleştirmen, ilâhiyatçı ve felsefecisi; Romantik hareketin kurucularından; Romantik akımın ünlülerinden Goethe’yi etkilediği bilinir.

(14) Massimo Taparelli d’Azeglio, 1798-1866, İtalyan, ressam, yazar ve politikacısı

ALEV ALATLI

25/09/2005

Kalbim acıyor

Şeyh ya da Soros, yatırım yapacaklarsa parayı hesaba yatırırlar, o parayla İstanbul için ne yapılacağına İstanbul için çırpınan şehir planlamacıları, mimarlar, restoratörler, tarihçiler karar verir! İstanbul, aklına esen yabancı yatırımcının aklına esen binayı aklına esen yere konduramayacağı kadar yerleşik, kişilikli bir şehirdir. Ne bir çöldür ne de bir dağ başı!Ve korkuyorum. Korku, “yaşam biçimimi değiştirmeye” geldiklerini tebliğ eden birilerinin tam sayfa reklâmlarıyla başladı. Ardından, Amerikan İngilizcesi konuşan spikerin Irak Savaşı’nı anlatan bir CNN International muhabirinin otoriter, dilerseniz, çok bilmiş edasıyla tekrarladığı cümle; “yaşam biçiminizi değiştirmeye geliyoruz”. Allah Allah?!. Ardından, 11 Eylül kulelerini anımsatan aynalı, paslanmaz çelikli iki rüküş kule! Yetmezmiş gibi, bir de yüreğime saplanan bir vida misali bükülüyorlar! Sonra da “Dubai … Properties!” Tüylerim diken diken! Çünkü, kendi adıma hani dünyada bırakın yaşamayı ziyaret ederken bile görülmekten utanacağım bir yer varsa o da Dubai! (İkinci bir utancım da herhalde elimde hamburger, Kâbe’yi beş yıldızlı bir otel odasının bilmem kaçıncı katının penceresinden seyretmek olurdu!) Sermayenin dini imanı olmaz, doğrudur. Şeyh Muhammed Bin Raşid El Maktum efendi ile George Soros’un sermayesi arasında niteliksel bir fark olmadığı da doğrudur. Şu şerhle ki, Şeyh’e “din kardeşi” demek âdet olmuş ve Ramazan yoksulluğun farkındalığını çoğaltan, arsız tüketime duyarlılığı büsbütün kamçılayan bir ay. İnsan, George Soros’tan değil; ama din kardeşi olarak belletildiği insanlardan benzer duyarlılığı ister istemez bekliyor. Görmediğinde içini saran duygu anlatılır gibi değil.

Muhteşem mirasımız sahipsiz mi?

Oturduğu yerden yılda Birleşik Arap Emirlikleri’nden (nasıl oluyorsa) “payına düşen” 2,5 milyar dolar petrol geliriyle dünyanın en zengin on “kralı” arasında yer alan (ki Forbes dergisinin yalancısıyım) Şeyh’in bol bulduğu anlaşılan yağı nasıl kullanacağı elbette kendi bileceği iştir. Dilerse ülkesini, üretiminde en ufak bir katkıda bulunmadığı abur cubur elektronik eşya, “marka” çul-çaputla doldurup, su üstünde en az Las Vegas kadar rüküş bir şehir “yaratabilir”. Bu şehre dünyanın her yerinden bir o kadar arsız ve görgüsüz tüketici de çekebilir. Tornavida tutmaktan aciz konuklarını “akıllı” yani enerji düşmanı (Bu arada, bizim elektrik üretimimiz ne durumda? Nicedir konuşulmuyor!) binalarda ağırlayabilir, Rolls Roys limuzin filosuyla övünebilir. Ne var yani, benzer arsızlığı Başkan Putin’in sarayının üstünden özel jet filosuyla uçan Rusya özelleştirmesinin büyük gaspçısı Horodorovski de sergilemekten utanmamıştı. Dediğim gibi, bunlar kendisinin ve necip Dubai yurttaşlarının ve misafirlerinin bileceği işlerdir.

Öte yandan ağaların ellerinin tutulmayacağını da biliriz. Kaldı ki, ‘Yeni Dünya Düzeni’nde Şeyh El Maktum’un gönlünün istediği ülkeye istediği yatırımı yapmaya en az George Soros efendi kadar hakkı vardır. Üstelik “dost ve kardeş” İstanbul’a el atmakta geç bile kalmıştır. Mamafih, bu geç kalmışlık, ‘komşuda pişen bize de düşer’ hesabı, Türkiye’nin AB müzakere sürecine girmiş olmasıyla yakından ilişkili olmalıdır ki, bunu da günümüz dünyasında olağan karşılamak gerekir. Peki, öyleyse bana ne oluyor?!. Bana olan şu: İstanbulluyum. Bu olgunun bir telmihi, içmeye ayranı olmayan bir şehrin yerlisi olmanın utancını taşımak ise ikincisi de Der Saadet’in muhteşem mirasıyla teselli bulmak, ben görmesem de bir gün bu muhteşem mirasın değerinin anlaşılacağı umuduyla yaşamaktır. Hal buyken, El Maktum, Soros ya da başka bir petrol ağasının bahçeme izinsiz dalıp, asla talep etmediğim, rüküşlüğü, tantanası, debdebesi ile Arap/Amerikan kırması bir “tower” dikmesine, ufkumu karartmasına asla ve kat’a razı değilim!

İstanbul ne çöl, ne de dağ başı!

İstanbul’a başta gelir dağılımı dengesizliği olmak üzere, işsizlik, petro-dolar, kara para, fuhuş, yozlaşma, züppeleşme, arsızlık, yabancılaşma, gösteriş çağrıştıran Singapur, Tayland, Dubai gibi şehirleri anımsatan en ufak bir müdahaleye razı değilim! Bu kulelerden göbeği küpeli ortaokul kaçkını kız çocuklarının, fraklı-papyonlu takımları ile “iftariyelik” servisi yapan garsonların, Burberry kareli türbanların, Hummer’lerin, “Aqua City,” “Kemer Country” gibi kendini bilmezliklerin, kapkaççıların, tinercilerin, travesti fahişelerin, sokak çocuklarının, çalıntı bir cep telefonu ve dökülen otomobilinden başka sermayesi olmayan lumpen proletaryanın işaret ettiği toplumsal yozlaşma ve kimliksizlikten korktuğum gibi korkuyorum! Yüzkarası Gökkafes’i kaldıracak bir yiğit beklerken, başımıza sarıldığı anlaşılan “koloniyel” kuleler yüreğimi acıtıyor. Ve doğrusunu isterseniz isyan ettiriyor!!!

Bu aşamada belki de hiç olmadığı kadar ciddiye alınması gereken bir ayrışmaya sürüklendiğimize tüm yetkililerin dikkatini çekmek istiyorum. Bu ayrışmanın sermaye düşmanlığı, sermayenin kökeninin sorgulanması vb. vb. ile ilgisi yoktur. Bu ayrışmanın ülkemize davet ettiğimiz yabancı sermayenin nasıl ve kim tarafından istimal edileceği ile ilgisi vardır. Daha açık söylemek gerekiyorsa, Şeyh ya da Soros, yatırım yapacaklarsa parayı hesaba yatırırlar, o parayla İstanbul için ne yapılacağına örneğin bir Prof. Dr. Hüseyin Kaptan, bir Vefik Alp, bir Hilmi Şenalp, bir Ekinci gibi, yıllardır İstanbul için çırpınan şehir planlamacıları, korumacıları, mimarlar, restoratörler, tarihçiler karar verir! İstanbul, aklına esen yabancı yatırımcının aklına esen binayı aklına esen yere konduramayacağı kadar yerleşik, kişilikli bir şehirdir. Ne bir çöldür ne de bir dağ başı! Projede ısrar edildiği takdirde, İstanbulluların beklenmedik bir geniş cephe oluşturarak karşı direnişe geçeceklerini söylemek kehanet olmasa gerekir.

Sayın Topbaş, aman ha! Bize bunu yapmayın, efendim. Reel politik bağlamında dönemeyeceğiniz bir noktaya gelmiş durumdaysanız, referandum çağrımıza kulak verin, referanduma gidin. Sözünüzde duramamış olmanın kabahatini bizim üstümüze atın. Göreceksiniz, İstanbullular sizi bu sıkıntılı durumdan kurtaracaklardır efendim.

ALEV ALATLI

28/10/2005

Heyhat, yine Fransız’ım!

Beyaz Kurdelecilerin Bayan Aşkın’a verdikleri plâket: “İlime inanmayanlar Galile’yi bile mahkûm etmişlerdi!” Ne alâka diye sormayacaksınız; alelacele demirlenen pencereleri, “Türkiye seninle gurur duyuyor” saptamasının temelini sormadığınız gibi sormayacaksınız. Nitekim Bayan Aşkın da soramamıştır; denize düştüğünüzde kimlere sarıldığınızı sorgulayamazsınız.Prof. Dr. Erdoğan Teziç’i tanır mıyım? Tanırım. Prof. İsa Eşme’yi tanır mıyım? Onu da tanırım. İsmen değil, yüz yüze görüşmüşlüğümüzden tanırım. Uzun uzun görüşmüşlüğümüzden tanırım. Teziç, Galatasaray Lisesi gibi bir gayya kuyusunda boğulmayı göze alan, diğer bir deyişle “profesör” unvanının üstenciliğine kapılmadan lise müdürü olarak dağılmak üzere olan bir eğitim kurumunu ayağa kaldıran, ardından Galatasaray Üniversitesi’nin kuruculuğunu üstlenen bir idealist. Profesör Eşme, ömrünü “… Sokak çocukları, eğitimsiz kişiler ve kötü alışkanlıkları kazanmış bireylerin eğitilmesi”ne adamış (1) bir eğitim neferi. “Köy enstitülerinin kapanmasının bugünkü eğitim sistemini olumsuz yönde” etkilediğini söylüyor ki, hemfikir olmamak bence de mümkün değil. Mustafa Kemal’in “Milletin efendisi olan köylünün aydınlanması için beklenmemesi gerektiği” hükmünü şiar edinmiş. “Kent enstitüleri” diye adlandırdığı bir projesi var: Dört üniversite mezunundan üç tanesinin işsiz, buna karşın “üniversite” kurulmasının bir “araç” olmaktan çıkıp, şu ya da bu nedenle “amaç” haline geldiği günümüzde ciddiyetle ele alınmayı, tartışılmayı hak eden bir öneri. Maziden ilginç bir anekdot…

Profesör Yücel Aşkın’ı hiç tanımam. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne dört beş yıl önce gitmişliğim var. Tıklım tıklım dolu bir amfiydi, dinleyicilerin yarısı tekbir getirirken, diğer yarısı “ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları”nı savunuyorlardı. Kar yolları kapamıştı, uçak inmiyordu; dönemin rektörünün eşi, kocası eşkıya peşine giden binbaşının eşine ebelik etmeye gittiğinden çaya gelemedi. Evlerin arası beş-altı yüz metre; kaldığım üniversite misafirhanesi kışla misali çıplak; genç öğretim üyeleri kardan ve yalnızlıktan ve husumetten muzdarip. Van Gölü anlaşılmaz bir nedenle kabarırken, karşı kıyısında “özelleştirilen” Et ve Balık Kurumu tesislerinin söküldüğü, yerine apartmanlar dikilmesi plânlandığı anlatılıyordu. Acıyla anlatılıyordu, çünkü Et-Balık tesisleri her şeyden önce bir simgeydi; üretim simgesi. Sonra bir sabah, Trakya’dan Erzurum’a, ziraat fakültelerinin dekanları geldiler. Misafirhanede birlikte kaldık. “Kivi”den kavuna, ithal tohumdan aşırı gübrelemenin neden olduğu toprak kanserine kadar irdeledikleri bir sempozyum için Van’daydılar. İstanbul’dan bakıldığında görülmüyor; ama orada birileri var. Tekbir-Kürt “milliyetçiliği”-toprak kanseri arasında kalmış birileri. PKK’nın şerrinden dükkânlarını açamadıklarını kapılı kapılar ardında fısıldayan birileri. Turistleri kaçırdıklarından, ünlü Ahlat bastonlarını bile satamadıklarından yakınan birileri. Sonra, bugünkü Milli Eğitim Bakanı’mızın başını kitaplardan kaldırmayan kardeşi. Ağabeysinin ülkenin bakanı olmasının bile yüreklendiremediği, umutsuzluğunu kıramadığı kardeşi.

Şimdi de Aşkın’ı Van’da ziyaret eden Teziç’in gözyaşları. Bir kurum olarak YÖK’ün yeterliliği yetersizliği üzerinde her türlü konuşma, her türlü eleştiri, iddia ya da savunma kaçınılmazdır ve öyle olmalıdır. Amma… Profesör Teziç’in gözlerinden yaşlar iniyorsa, kalbinde Hazreti Peygamber’den en ufak bir kıvılcım muhafaza edenler sormalıdırlar: “Neden?” Neden ağlar bir rektör? Sulu göz olduğundan mı? Yoksa, Aşkın’a yöneltilen “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak”, “tehdit ve baskı ile ihaleye fesat karıştırmak” gibi suçlamalar karşısında aciz kaldığından mı? Neden? Sorunun cevabını bilmiyorum; kimse de kendisine sormadı.

Bir yanda YÖK “Van’a çıkartma yaptı!” gibi basmakalıp yargılar ve “yargıya müdahale” suçlamaları, diğer yanda “beyaz kurdeleler.” “Basmakalıp yargılar” diyorum, çünkü bizde düşenin dostu olmaz. Varsa bir dostu, ya bir çete yoldaşıdır ya da bir cemaat, ne yapıyorsa ucu kendisine dokunduğu için yapıyordur. Hayır, “yargıya müdahale” suçlamalarını ciddiye almıyorum, çünkü “zamanaşımı” oyunlarından başlayarak, yargının malûliyetini biliyorum. Zamanında “müdahale” edilseydi, gözümüzün önünde gelişen sayısız aklanmanın önlenebileceğini düşünmeden edemiyorum. Daha doğrusu, töre cinayetlerinden DGM mahkemelerine, soldan, sağdan ve dört bir cenahtan doluşan sanık sempatizanlarını düşününce, ne Teziç’i, ne de Eşme’yi yadırgayabiliyorum. Şurada bir Ermeni konferansını soğukkanlılıkla yürütemiyoruz, nerede kaldı bir dostunuzun bilmem kaç yüzyıl hapis cezasıyla pekalâ da sonuçlanabilecek gibi görünen davasını.

Öte yandan, belki de şahsen bana en çok koyan Aşkın’ın sağlık sorunlarını “sürgit ağlıyor, parmağını emiyor, fetus pozisyonuna girdi” gibi betimlemelerle ifade etmekten sakınmayan hekimlerin varlığı ki, doktor-hasta ilişkileri mahremiyetinin böylesine galiz bir biçimde ihlâl edilebildiğini görmedim desem yeri. Aşkın’ın eşi olsam, milyarlarca liralık tazminat davası açardım derken, görüyorum ki, yapamayacak durumdadır; neden çünkü, “Van Tabipler Odası Başkanı” Aşkın’a yakıştırılan bu aczin “yargıyı etkilemek” üzere düzenlendiğini iddia etmektedir. “Parmağını emen hasta” aşağılamasına itirazı yok, meselesi, “ya yargıçlar acırlar da salıverirlerse” endişesi. Hanımefendi, yargıçların vicdanlarına güvenmek zorundadır; çok haklı olarak dava açamaz. Hele de ortada Enver Arpalı’nın öldürüldüğü gibi iddialar dolanırken, hiç açamaz. Ya Arpalı’yı öldüren, eşinin de hayatına mal olursa?

Haklılık ve şeffaflık dengesi…

Öte yandan, Beyaz Kurdelecilerin Bayan Aşkın’a verdikleri plâket: “İlime inanmayanlar Galile’yi bile mahkûm etmişlerdi!” Ne alâka diye sormayacaksınız; alelacele demirlenen pencereleri, “Türkiye seninle gurur duyuyor” saptamasının temelini sormadığınız gibi sormayacaksınız. Nitekim Bayan Aşkın da soramamıştır; denize düştüğünüzde kimlere sarıldığınızı sorgulayamazsınız. Hele de Vakit gazetesinin manşetten verdiği “PKK-KADEK uzantısı Kurdish Institute Başkanı Devres Ferho, Rektör Yücel Aşkın’ın kendi davalarına destek niteliğindeki sözlerinden dolayı yargılandığını ileri sürerek, Rektör’e tam destek verdiklerini söyledi” haberinden sonra hiç sorgulayamazsınız. “Yargıya müdahale edilemez” öyle mi? Edilir efendim, ne ki “bizim” müdahilimiz “sizin” müdahilinizden üstündür.

Neticeyi kelâm, ben yine Fransız, ben yine et bet, ben yine lâl. Aklımda döner dolaşır rahmetli ozan Ahmet Arif’in o ünlü dizesi: “Dört bir yanım p… zulası.” İster istemez düşünüyorum, belki de ‘Rektör Yücel Aşkın’a sahip çıkmak Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır’ diyen Teziç haklıdır; elbette, söz konusu olanın “şeffaflık esasına dayanan cumhuriyet” olması kaydıyla.

(1) Çukurova Üniversitesi, 2004.

ALEV ALATLI

16/12/2005

“Sexy” Ağca!..

Kurulu düzenle sembiyotik bir ilişki içinde yeşeren Ağca tiplemesi, demokrasinin yüreğini hedeflemiş bir hançer olmaktan öte, en seksî duruşuyla da medyaya Marlon Brando misali, consigliere, caporegima ve hempalarından oluşan bir pınar sunuyor…

Ağca’nın büyük bir iştiyak ve elbirliği ile “milli katil”imiz ve/veya “milli gururumuz” mertebesine yüceltildiği, gündemimizi adeta bir “star” kimliği ile esir aldığı bu günlerde adının bende çağrıştırdığı bir sıfat bu; “sexy”. Kelimeyi aklıma düşüren de “John Jay Kriminal Adalet Koleji” isimli Amerikan üniversitesi profesörlerinden Lydia S. Rosner’in “Rus Usulü Cürüm”(1) başlıklı kitabı. Profesör Rosner ayrıntılı ve uzun incelemeler sonucunda Amerikalıların Rus mafyasını “seksî” buldukları sonucuna varmış. Ama Amerikalılar zaten “tüm suçluları” seksî bulurlarmış! “Seksî” yani çekici, dilerseniz, Freud doğrultusunda “cinsel istek uyandıran.” Billy the Kid’den Jesse James’e kadar ne kadar ünlü mücrim varsa, Amerikalılarda -ve Amerikan basınında!- hayranlık uyandıragelmişlermiş. Peki, kimmiş bu adamlar? Billy the Kid dedikleri, New York doğumlu bir eşkıya, daha on iki yaşındayken annesine sataşan bir adamı öldürmüş; kumar, gasp, hırsızlık, dolandırıcılık ve bir düzine cinayet! Rosner, “1870′lerde New Mexico bölge valisinin af teklifini kabul etmektense, on iki kişilik bir çete kurup, soyguna devam etmeyi yeğledi” diye yazıyor. Jessie James de adını Amerikan İç Savaşı’nda Güney taraftarı bir gerilla lideri olarak duyurmuş. Daha sonra kardeşiyle birlikte bir haydut çetesi kurup, 1873′ten itibaren orta Amerika’da banka ve tren soygunlarına koyulmuşlar. Ellerinde en az yirmi kişinin kanı var. Jesse James bir ara yakalanmış, hapisten kaçmış, tekrar bir tren soymuşlar. Missouri valisi, Jesse’nin başına yüklü bir ödül koyunca, çetesinden bir can yoldaşı adamı boş bulunduğu bir anda yakalamış, öldürmüş. Böylece hem ödül parasını almış, hem de eski suçları affedilmiş. Zamanla Jesse James üzerine bir dizi romantik efsane oluşmuş, yetmemiş, “Ballad of Jesse James” diye dillerden düşmeyen bir de türkü yakılmış! Hollywood’da Jesse James’i oynamayan ele gelir tek bir aktör kalmamış! Anlayacağınız, iç savaş ise iç savaş, politika ise politika, para ise para, bugün Ağca’da odaklanan unsurların hepsi mevcut. Sayısız Al Capone, Wilma&Louis, efendim, … gibi Oscarlı “başyapıtları” hatırlayınca, Jesse James efendi araya bir de Papa’ya suikast girişimi gibisinden bir vukuat katsaydı nasıl da parlardı diye düşünmeden edemiyorum! Yasadışı star esprisi ve mafya

Bugünlerde Amerika kendi özbeöz mücrimlerini yetiştiremeyecek kadar ehlileşmiş (ya da polis devletine dönüşmüş) olduğundan, “yasadışı star” ihtiyacını Rus mafyası ile tatmin etmek yoluna gitmiş. Prof. Rosner, 1870-80′lerde Dodge City (2) “Batı’nın en ahlâksız kasabası olarak bilinirdi, şimdilerde Dodge City’nin yerini New York’un Brighton Beach kenti aldı.” diyor. Brighton Beach’in özelliği perestroykadan sonra Rus göçmenlerin en yoğun olarak yerleştikleri Amerikan şehri olması. Rosner, “Sovyetler Birliği’nde işlerini gördürmek için rüşvet vermeye, sahte evrak düzenlemeye, hatta şantaja alışık olan Rus göçmenlerinin bu tür becerilerini ABD’de de kullandıklarına” işaret ediyor. “Eski Rus göçmenleri genellikle kırsal alandan gelen insanlardı. İşsiz kaldıklarında suça yönelmeleri anlaşılabilirdi. Oysa, perestroykadan sonra gelenlerin endüstriyel ve teknolojik becerileri var. Bu beceriler, deyiş yerindeyse, tercüme edilebilir beceriler. İngilizce bilmeseler de istihdam edilebilen insanlar bunlar. Boyacı her yerde boyacı, tornacı her yerde tornacı olarak iş bulabiliyor. Anlatmaya çalıştığım, işsiz kaldıkları için suça yönelmekten başka çareleri olmayan gruplar değiller bu yeni gelenler. Ne var ki, ellerinin altında paraya dönüştürülebilecek bir durum varsa, suiistimal etmekte mahzur görmüyorlar. Örneğin, Rusya’da hekimlerin hediye karşılığı hasta randevularını öne almaları yadırganmaz; boyacıların boyayı sulandırıp artırdıklarını eve götürüp arkadaşlarına satmaları da şaşırtıcı değildir. Rusya’da bir otomobil fabrikası müdürü, tüketici başvuru listesini tarih sırasına göre değil, kimin cebine daha çok para koyduğuna göre düzenler; benzin dağıtım şirketlerinin kayırdıkları şoförler vardır, vb. vb. Yoksulluğun alternatifinin yasadışı eylem olduğu bir ülkede yetişenlerin suç kavramını algılama biçimleri farklı oluyor. Nitekim, Brighton Beach’e gelen göçmenler yasadışı-davranışların olağan sayıldığı Rus toplumunda öğrendikleri sosyal ve psikolojik davranış biçimlerini ve beklentilerini de beraberlerinde getirdiler. Oysa, kendileri için olağan olan bir davranış biçimi, ABD’de suç sayılabiliyor.”

Rosner, Rus göçmenlerin “kendileri için olağan olan bir davranış” biçimlerini “bal tutan parmağını yalar, devletin malı deniz yemeyen domuz” diye çevirebileceğim kadim saptamaları hatırlatarak açıklıyor. Sonra da şahsen çok ilginç bulduğum şu saptamayı yapıyor: “Bürokratik kuşatma altında yaşayan kentliler, sistemi alt edecek üstün beceriler geliştiriyorlar,” diye gülüyor, “Hatta şabaskniki (3) diye profesyonel bir sınıf türemiş. Bu insanlar, siyasi, iktisadi alanlarda aracılık yapıyorlar. Para karşılığı sıradan insanların bürokratik işlemlerini yürütür, ihtiyaç duydukları metaları bulurken, devletin yardımına da koşmaktan kaçınmıyorlar. Çalışkan, becerikli insanlar bu şabaskniki, ama Birleşik Devletler’de onlara da ‘mafya’ gözüyle bakılıyor.” “Hal böyle olunca” diyor, Rosner, “‘Rus mafyası’ diye yanlış isimlendirilen davranışlar bütünü, Amerikan medyasına keşfedecek, dallandırıp budaklandıracak, sansasyon yaratacak yeni bir ’sexy’ konu oldu!”

Sınıflandırılan Ağca…

Ağca’nın mafya’dır, Gladio’dur, “derin devlet”tir gibisinden hüküm ya da imalarla sınıflandırılmasının sıradan insanlar için neredeyse metafiziksel bir nüfuzu-nazar gerektirdiğini düşünürüm. Ancak, şu içine düştüğümüz sansasyona baktığımda, adamın en az Avşar kızı ya da Apo kadar “seksî” olduğunu kabullenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Mamafih, Ağca’nın yıldızının yeni yeni parladığını düşünmek de mümkün. Neden derseniz, Avşar kızına da, İmralı mücrimine de yakılmış Jesse James misali türküler var da, Ağca’ya ithaf edilmiş bir ezgi varsa da ben duymadım. Bütün gördüğüm Mersedesinin üzerine atılan birkaç gül yaprağı ki, bana fan-kulübünün mali zaaf içinde olduğunu söylüyor.

Profesör Rosner’e dönersek, hanımefendi, eski SSCB’de iki tür mücrim olduğunu söylüyor. Bunlardan birinci guruba “Survivor”lar denirmiş; yani tencerelerini kaynatabilmek, çocuklarını giydirebilmek için üretim sürecine dahil olamadıkları ekonomik sistemi manipüle etmeye çalışanlar. Bunları bahşiş, armağan, dilerseniz bahşiş almayı mesele yapmayan devlet memurlarına benzetebiliriz. Bir de “Conniver” dedikleri grup var ki, bu grup bütünüyle sistem dışı hareket edip, kendi şebekelerini kuran grup. Çalıyorlar, çalıntı malların dağıtımını üstleniyor, kârı kendilerine göz yuman parti (ki, bu dönemin komünist partisidir) komiserleri, Duma temsilcileri ve kolluk kuvvetleri ile bir biçimde paylaşıyorlar. “Conniver”ların özelliği, kendi güvenliklerini kendilerinin sağlamaları; yani, karakol polisleriyle, emniyet teşkilatı ile uzun boylu ilişkileri olmuyor. Dayatma da, tehdit de, infaz da kendi silâhlı ekipleri tarafından gerçekleştiriliyor.

Rosner, “Rus mafyası böylece Amerikan polisiye literatürüne efsaneler getirdi.” diyor, “Coney Island, Amerikan toplumunun ahlâki değerlerini ve davranış biçimlerini karikatürize ederek yansıtan bir ayna oldu.” Rus “mafyası,” Amerika’nın yasal iş dünyasının yasadışı, haram (illicit) bir karbon kopyası gibi; “orada ne oluyorsa burada da o oluyor ancak kulvarlar farklı.”

Neticeyi kelâm, kurulu düzenle sembiyotik bir ilişki içinde yeşeren Ağca tiplemesi, demokrasinin yüreğini hedeflemiş bir hançer olmaktan öte, en seksî duruşuyla da medyaya Marlon Brando misali, consigliere, caporegima ve hempalarından oluşan bir pınar sunuyor. Zengin, kışkırtıcı; ama asla sahici ya da ahlâki olmayan bir haber pınarı!

(1) “The Soviet Way of Crime,” Bergin and Garvey, 1986.

(2) Kansas

(3) Şabaşniçestvo, ” serbest meslek sahibi”nden türeme.

 

ALEV ALATLI

 

20/01/2006

Nepotizm ya da ‘Vatan yahut dokuzlar’

Hadi Uluengin’in “Hadi bakalım, tükürdüğünüzü yalamak dürüstlüğünü gösterebilecek misiniz” şeklindeki meydan okumasından olmasa, Fransa’nın “Ermeni soykırımını inkârına ceza” öngören yasa tasarısını, üzerinde konuş