keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv Ağustos 6th, 2007

Baykal ve ikinci Cumhuriyet

Yazan: mustafaemingul Ağustos 6, 2007

Baykal uğradığı hezimetin sorumlusunu buldu. Kimmiş bu sorumlu? 2. Cumhuriyetçilermiş. Sayıları azmış ama etkiliymişler. Baykal’ın uzun uzun düşündükten sonra… Vardığı sonuç bu…

Devleti… Orduyu…Çankaya’yı… Anayasa Mahkemesi’ni… Cumhuriyet mitinglerini…

Yanına alan CHP… Koskoca teşkilatıyla…

Milyonluk taraftarlarıyla… İkinci Cumhuriyetçiler karşısında mağlubiyete uğruyor. Neden? Çünkü İkinci Cumhuriyetçilerin sesi çok çıkıyormuş.

O televizyonlarda, gazetelerde, mitinglerde bağırıp duran Baykal’ın demek sesi hiç çıkmıyormuş.

***

Deniz Baykal durumu pek anlayamıyor.

Yenildiği doğru. Ama yenilgisinin nedeni İkinci Cumhuriyetçiler değil.

Bizzat kendi ideolojisi. Bu ülkede yaşayan… Yetmiş milyon insanın isteklerini…

Bir türlü anlayamaması.

***

Baykal ve partisi… Bizzat devletin ve ordunun kendisi gibi… Kemalizm’in taraftarı.

Yetmiş milyon insanın da kendileri gibi Kemalist olmasını istiyorlar. Ama bunu isterken… ‘Kemalizm nedir diye hiç sormuyorlar.

***

Nedir gerçekten Kemalizm?

Bu ideoloji, eğer buna bir ideoloji denilebilirse, altı oktan oluşuyor.

Bu oklardan biri…

Devletçilik. Atatürk’ün bile şartlara göre…

Zaman zaman vazgeçtiği bu ‘umdeyi’…

Gerçekten bu çağda Türkiye’nin benimsemesi mümkün mü?

Bütün o özel sektör yatırımlarından…

Yüz milyarı bulan ihracattan…

Verimlilikten… Borsadan…

Serbest piyasadan…

Vazgeçip… Devletçi mi olacak bu ülke yeniden? Baykal bunu mümkün görüyor mu?

***

Ama… Baykal’ın ve Kemalizm’in daha ciddi bir sorunu var.

Bu ünlü ‘altı ok’…

Ne yazık ki eksik.

Ne eksik burada?

Kemalizm’de ne yok?

Alt oku sıralarsanız…

Eksiğin ne olduğunu görürsünüz.

Kemalizm’de ‘demokrasi’ yok.

***

Yıl 2007…

Ve Baykal’la Kemalistler…

Demokrasisiz bir ülke istiyorlar.

İstesinler. Bir beis yok.

Ama talepleri burada durmuyor.

‘Siz de demokrasi istemeyin’ diyorlar.

Kızgınlıkları bundan.

Çünkü biz demokrasi istiyoruz.

Onlar istemezse istemesin…

Biz demokrasiden vazgeçmeyiz.

***

Bu ülkede… Demokrasiye arkasını dönen parti… Artık seçim kazanamaz.

Ordu… Muhtıra verse de kazanamaz…

Vermese de kazanamaz.

Çünkü bu toplum…

Bu halk… Bu insanlar…

Artık insan yerine konmak…

Kendi ülkesinin sahibi olmak istiyorlar.

‘Halk bu ülkenin sahibi olamaz’ diyenlere…

Halkın verdiği cevap açık.

‘Oluruz paşam.’

Öyle bir oluruz ki şaşarsınız.

Şaşar da tuhaf thaf açıklamalar yaparsınız.

***

Mustafa Kemal Atatürk’le bir sorunumuz yok.

Cumhuriyeti kuran tarihi bir liderle…

Neden sorunumuz olsun.

Ama Kemalizm’le bir sorunumuz var.

Demokrasiyi kapsamayan her ideolojiyle de sorunumuz olacak.

***

Eğer Baykal çok isterse…

İkinci Cumhuriyetçiler de…

Kemalist olur. Küçük bir şartla.

Kemalizm’in şu altı okundan…

‘Devletçilik’ olanını çıkartıp…

Yerine ‘demokrasi’ okunu koyalım.

***

Eğer Kemalistler buna razıysa…

Sadece İkinci Cumhuriyetçiler değil…

Bütün ülke Kemalist olur.

Ne diyorsunuz Sayın Baykal…

Ve sevgili devletimiz…

Böyle bir Kemalizm istiyor musunuz?

Yoksa siz…

Kemalizm’i…

Sadece…

İçinde demokrasi olmadığı için mi seviyorsunuz?

Yazı kategorisi: Mehmet ALTAN | Yorum Yok »

İkinci cumhuriyetçiler…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 6, 2007

   

CHP Merkez Yönetim Kurulu ne diyor? ‘Seçimi İkinci Cumhuriyetçiler yüzünden kaybettik.’ Bu tespit, aynı zamanda ‘İkinci Cumhuriyetçi olmadığımız için seçim kazanamıyoruz’ anlamına da gelir.Belki de soruyu şöyle sormak gerek: ‘Neden CHP İkinci Cumhuriyetçi değil?’

***

İkinci Cumhuriyet ne?

1923 Cumhuriyetinin ‘tek sesliliğine’ karşı ‘demokratik ve çoğulcu’ bir nitelik önermek.

İkinci Cumhuriyet ne?

Egemenliğin halka ait olduğuna inanmak… Bunu canı gönülden kabul etmek.

İkinci Cumhuriyet ne?

Egemenliğin bürokrasiye ve orduya ait olduğu inancına şiddetle karşı çıkmak… Bunun demokrasi olmadığını bıkmadan usanmadan anlatmak.

İkinci Cumhuriyet ne?

Rejimin üzerindeki ordu vesayetine son vermek..

İkinci Cumhuriyet ne?

Cumhuriyetin demokratikleşmesini istemek… Tek parti zihniyetinin, tüm mevzutla birlikte ortadan kaldırılması gerektiği fikrini savunmak… Kemalizm’e karşı demokrasiyi talep etmek.

İkinci Cumhuriyet ne?

Sistemin sivil ve demokratik bir şekilde baştan aşağı yeniden yapılandırılması için yorulmadan çaba sarfetmek.

***

İkinci Cumhuriyet ne?

Devletçi soygun sistemine karşı çıkmak… Tüm kesimlerin üreterek, rekabet ederek, hakkını piyasadan alması… Paylaşımın siyasete değil, rekabete dayalı olması.

İkinci Cumhuriyet ne?

Ekonominin patronunun halk olmasını savunmak… Devletin halkın ekonomik patronu olmasına son vermek.

İkinci Cumhuriyet ne?

Ekonominin şeffalaşması… Vergi veren bir vatandaş ve vergi alan bir devlet örgütlenmesi istemek.

İkinci Cumhuriyet ne?

Vergi verenlerin, vergilerinin nereye harcandığını denetleyebilecek hale gelmesi gerektiğine inanmak.

***

İkinci Cumhuriyet ne?

Türkiyenin dünyalaşması… AB standartlarına sahip bir toplum haline gelmek… Vatandaşlarının özgürleşip, zenginleşmesinin önünü açmak.

Zenginleşmeyi ve özgürleşmeyi, bu hedefe ulaşmanın toplumsal yollarını aramayı gündemin ilk maddesi haline getirmek.

Hayata ‘insan açısından’ bakmak… Kavramların insanların iyi yaşamasına yardımcı olduğunu unutmamak.. İnsanı reddederek kavram fetişizmi yapmamak.

***

İkinci Cumhuriyet ne?

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu toprakların tarihsel bir lideri, Kemalizm’in tek parti ideolojisi, demokrasinin ise halk iradesine dayalı bir çoğulculuk olduğunu bilmek.

Demokrasinin Kemalizm’i içerdiğini ama Kemalizm’de demokrasi olmadığını içtenlikle görebilmek.

Demokrasilerin zaten laik olduğunu ama laikliğin demokrasi önünde engel hale getirilebileceğini kabul etmek…

Demokrasisiz bir cumhuriyetin, sadece ve sadece hanedanın elinden iktidarı alacağına ama asla ve kat’a halka vermeyeceğini anlamış olmak..

Cumhuriyetten ziyade demokrasinin halkın önünü açtığını bilmek… Demokratik cumhuriyet vurgusunu bu nedenle çok çok önemsemek..

***

CHP, ucuz bir kurnazlıkla ‘Kemalizm’e karşı olanların aslında laikliğe karşı olduklarını’ söylüyor.

Bu, tümüyle yalan.

Biz Kemalizm’e ‘demokrasiyi içermediği’ için karşıyız.

CHP, demokrasiyi içermediği için Kemalizm’den yana.

CHP anlamsız yalanlarla ‘İkinci Cumhuriyetçileri’ suçlamak yerine, neden kendisinin ‘İkinci Cumhuriyetçi olamadığını’ sorgularsa, bir sonraki seçimde mutlak olarak şansı artacak.

Yoksa yok olacak.

Hiçbir halk, ‘ben senin yönetime karışmana izin vermeyeceğim’ diyen partiyi yönetime getirmez.

CHP’yi de onun için hezimetten hezimete yuvarlıyor zaten.

Onların ‘mantıksız’ sandıkları seçim sonuçlarının çok kuvvetli bir mantığı var.

CHP o mantığı kavrayabildiğinde…

Alay konusu olmaktan da kurtulacak zaten.

Yazı kategorisi: Mehmet ALTAN, güncel, politika, yorum | Yorum Yok »

Bediüzzaman’dan Çağı Aşan Çözümler

Yazan: mustafaemingul Ağustos 6, 2007

 

Bediüzzaman Said Nursi şüphesiz çağımızın en büyük mütefekkiri. Eserleri ve fikirleri günümüz insanına ışık tutuyor. Özellikle İslam aleminin içinde bulunduğu problemlerin çözümünü gösteren fikirleri hâlâ geçerli.


23 Mart 1909’da tarihinde İstanbul’da çıkan Dinî Cerîde gazetesinde o zamanlar meşhur olduğu isimle Said-i Kürdî, “Dağ meyvesi acı da olsa devadır” başlıklı bir makale yayımladı. “Bediüzzaman’ın fihriste-i makasıdı ve efkârının programı” alt başlıklı makalenin yazarı henüz otuzlu yaşlarda olmasına karşın İstanbul ilmî çevrelerinde ses getiren bir kalemdi. Makalede İslam âleminin içinde bulunduğu geri kalmışlık problemine dokuz başlık altında çözümler sunuyordu.

İslam âleminde ilerleme meylinin uyarılması, ilim camiasındaki ayrılıkların giderilmesi, vâiz ve nâsihlerin çağın gereklerine göre yetiştirilmesi ve toplumun Muhammedî ruh etrafında bütünleşmesi gibi başlıklar içeren makalede, Yıldız Sarayı’nın bir üniversite haline getirilmesi, akademik kurumlarda ilim hürriyetinin tesisi ve dinî eğitim veren medreselerde ihtisaslaşmaya gidilmesi gibi o zaman için duyulmamış gayet cüretkâr ifadelere yer veriliyordu. Dahası “Kürtlerin kuvve-i cesîmesinden istifade” gibi mahiyeti, bırakın o dönemi bugün bile zor anlaşılacak tedbirlerden bahsediyordu Bediüzzaman.

İstanbul’a gelişini gazetelerin ‘Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpare-i zekâ, İstanbul afakında tulû etti’ şeklinde duyurduğu bu genç boş konuşmuyordu. Kurtuluşun sistem değişikliğinde veya Avrupa’nın büyük devletleriyle ittifakta olduğunu zanneden zamanın ‘akıllılarının’ aksine kalkınmayı, dirilmeyi insanda ve İslam’da görüyordu. Bilginin güç olduğunu Batılı oryantalistlerden bile önce keşfetmiş, kurtuluş programını üç büyük düşmanımız dediği cehalet ağa, onun oğlu fakirlik efendi ve torunu husumet beyle mücadele üzerine kurgulamıştı.

ZAMANLARÜSTÜ REÇETE

Bediüzzaman’ın asrın problemlerine sunduğu çözümleri kitaplaştıran Prof. İbrahim Canan’a göre bu reçetenin umum insanlığın dertlerine devalar sunması hiç de şaşırtıcı değil. 21. asrın Bediüzzaman asrı olacağını ve Risale-i Nurların Doğu’nun ve Batı’nın hastalıklarına deva, aranan eserler olarak inceleneceğini iddia eden Canan, Bediüzzaman’ın, sunduğu reçetenin âlemşümullüğünün farkında olduğunu söylüyor. Bediüzzaman’ın Örfî İdare Mahkemesi’nde makalelerinde sunduğu çözümleri savunurken “Şayet geleceğin entelektüel eleştiri mahkemesi beni celbetse, yine bu hakikatleri, konjonktürün gereğince yeni bir elbise giydirerek orada da göstereceğim. Çünkü hakikat değişmez. Hakikat haktır.” dediğini hatırlatıyor: “Yaşı itibarıyla çok erken dönemde ortaya koyduğu fikirlerinde tashihe lüzum hissetmeyecek böylesi bir fikrî bütünlük insanlık tarihinde nadir rastlanacak bir durumdur.”

KUR’ANî REÇETELERİ ANLAM PROBLEMİ

Bediüzzaman’ın çözümlerindeki evrenselliği ve zamanlarüstülüğü onun dehasından çok kaynağında görmek gerektiğini söyleyen Faslı akademisyen Dr. Mehdiyye Amnuh, Risale-i Nur’da asrın diliyle ifade edilen çözümlerin Kur’an ve hadise ait çözümler olduğu görüşünde. Amnuh, Risale-i Nur’da Bediüzzaman’ın sürekli vurguladığı üzere; dinî ilimlerle modern ilimlerin imtizacının Kur’an’ın sunduğu çözümlerle beşeri ilimlerin sunduğu çözümlerin kaynaştırıldığını söylüyor. Prof. Canan da Risale-i Nur’da geri kalmışlık gibi ârızî problemlere sunulmuş açık reçetelerin ötesinde temel insan problemi iman meselesine deva sunan bölümlerin önemini vurguluyor. Canan’a göre Kur’an’ın eczanesinden derlenmiş Tabiat Risalesi ve Ayetül-Kübra gibi eserler, bütün insanlığın yaşayacağı bir medeniyetin üzerine bina edileceği temel prensipleri sergiliyor.

Bediüzzaman, Kur’an’ın her asra, her sosyal tabakaya, her insana hususi bir mesajının olduğuna inanır ve bu mesajın tespitini en büyük vazife olarak görür. İslam âleminin iktisadi, sosyal ve psikolojik bütün problemlerinin Kur’an’dan kopuk hayat yaşamaktan kaynaklandığı fikrini savunan Bediüzzaman’a göre, Kur’an’ın asrın insanına seslenen bir tefsirinin yazılması çözümlerin başıdır. Onun görüşünde Kur’an ve ‘Kitab-ı Kebir’ dediği Kâinat kitabı birbirinden bağımsız olarak okunamaz. Bu sebeple Kur’an’ın asra verdiği mesajı anlayacak müfessir, zamanın bütün fenlerine hâkim bir dahi olmalıdır. Bilginin bunca arttığı zamanda böyle bir dehanın tek kişide bulunamayacağını, dolayısıyla başarılı bir tefsirin ancak her ilimde mütehassıs ilim adamlarının oluşturacağı heyet tarafından yazılabileceğini söyler. Hayatının iki büyük projesinden biri olarak gördüğü böyle bir tefsirin yazılması ne yazık ki onun zamanında mümkün olmamış, ancak ileride tesis edileceğini ümit ettiği bu heyete numune olması ümidiyle İşarat’ul-İ’caz tefsirini kaleme almıştır.

Bediüzzaman’ın tefsir heyeti idealinin gerçekleşememesinin temel sebebi bu idealin ‘hayatımın ikinci ideali’ dediği Medresetü’z-Zehra projesinden bağımsız olarak ele alınamayacağı gerçeği. Bediüzzaman dinî ilimlerle modern bilimlerin birlikte okutulacağı bu medreseyi, her ilahiyat talebesinin bir alanda ihtisaslaşacağı, ancak aynı zamanda diğer bütün alanlar hakkında da iletişimi sağlayacak ölçüde bilgi edinebileceği şekilde planlamıştır. Son yüzyılın ilahiyat eğitim sisteminin bu anlamda gelişmeler kaydetmekle birlikte henüz çok yönlü eğitim verememiş olması söz konusu tefsir heyetinin tesisinin de bir başka baharı beklemesini dayatıyor.

Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra projesi o dönemin eğitim problemine bir çözüm önerisi olduğu kadar başta Doğu Anadolu’da olmak üzere bütün İslam dünyasında millî birlik ve beraberliğin temini, akademik hürriyetin tesisi ve kıtaların diyaloğu gibi sacayakları olan etraflı bir projeydi. Doğu vilayetlerinde başlamak üzere açılması hayal edilen bu medreselerde dinî ilimlerin yanı sıra modern bilimler öğretilecek, farklı ırk ve kültürlerden gelen öğrenciler burada fikirlerin bir havuzda yoğrulduğu atmosferin üretkenliği ile tanışacak, bir taraftan ihtisaslaşma teşvik edilirken diğer taraftan farklı bölümlerden dersler alınarak disiplinler arası çalışmanın önü açılacak, eğitimde interaktif metot benimsenerek öğrenme aşkı kamçılanacak ve nihayet bu medreselerde sağlanan ilmî kaynaşma halka yansıtılarak cehalet ve ihtilaflara karşı umumî cihat ilan edilmiş olacaktı.

Gerçekleşmiş olsaydı “Medresetü’z-Zehra üniversitesi hem İslam’ı çağın idrakine sunacak, hem de İslam dünyasının her tarafından gelen talebeleri bir arada eğiterek onlar arasında kardeşlik, yardımlaşma, iş birliği, sevgi bağlarını güçlendirecekti.” diyen Suat Yıldırım, bu üniversitenin İslam medeniyetini ihya etmede önemli bir merkez olup cehaleti, dinsizliği, yıkıcı akımları, özellikle ırk ayrımcılığını önleyecek ve İslam ülkelerinin maddeten de kalkınmalarında rol oynayacak bir müessese olarak planlanmış olduğunu düşünüyor.

CEHALET AĞA, ZARURET EFENDİ, HUSUM ET BEY

Yıldırım’ın verdiği bilgiye göre böyle bir üniversiteye olan ihtiyaç Bediüzzaman’ın projeyi ortaya atışından altmış yıl sonra, 1976′da Mekke’de toplanan Uluslararası İslam Eğitim Kongresi’nde dile getirilmiş ve böyle bir üniversiteye en layık yer İstanbul olarak düşünülmüş. Fakat Türkiye bu projeye sahip çıkmadığından 1983′te Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi kurulmuş. Yıldırım Hoca Türkiye’nin konumu ile Malezya’nın konumu arasındaki büyük farka dikkat çekerek, projeye Türkiye’nin samimi olarak sahip çıkması halinde, dünya çapında bir hadise olacağını, adeta ‘yüzyılın projesi’nin gerçekleşeceğini düşünüyor.

Bediüzzaman’ın ilmi faaliyetlere bu kadar önem vermesinin sebebi imansızlık da dâhil olmak üzere bütün problemlerin kökeninde cehaleti görüyor olmasıydı. Ona göre gerçek düşmanımız yedi cephede savaştığımız Avrupa değildi. Bizim düşmanlarımız cehalet ağa, onun oğlu zaruret efendi ve torunu husumet beydi. Avrupa bunlardan istifade ile bizi kontrol altına almıştı. Avrupa’ya karşı değil, cehalet, fakirlik ve fikrî bölünmüşlüğe karşı cihat etmek gerekiyordu. Bu cihadın da üç sacayağı vardı: sanat, marifet ve ittifak.

Bediüzzaman’ın toplumun farklı kesimleri arasındaki husumet ve çatışma potansiyelini incelediği satırlar da sosyal-psikolojinin bilim dalı olarak tanınmadığı bir dönem için çağ aşar mahiyettedir. Bu satırlarında Bediüzzaman cehaletten kaynaklanan iman zaafından tutun, en doğruyu ararken doğruyu kaybetme hastalığına, ondan hakikatin izafiliğini kabullenmeme gibi, bencillik ve bencillik neticesinde ortaya çıkan muhalif ruh hali, soğuk ve yersiz taassub, haksız da olsa galebe çalma meyli, taraftar olduğunun doğruluğuna hükmetme, başkalarını aşağılayarak kendi büyüklüğünü izhar gibi hastalıklı tavırları inceler. Nihayet büyük işlerde yalnız kusurları görerek bir kötülük hesabına binlerce iyiliği görmezden gelmek diye tarif ettiği cerbezenin de toplumu birbirine düşüren bir hastalık olduğunu kaydeder.

FAKİRLİĞE KARŞI İKTİSADİ KALKINMA MODELİ

Bediüzzaman’ın üç düşmana karşı mücadelesi her defasında cehalete karşı cihat ve iman kalesinin güçlendirilmesine dayanır. İmandan kaynaklanan muhabbet, ihtilafın giderilmesinde mühim bir düstur olarak öne sürülür. Fakat muhabbet de Allah adına olmalıdır. Bediüzzaman toplumda kendi mesleğinin ve meşrebinin muhabbeti yerine başka meslekten nefret ve farklı meşreplerin zemminin yaygın olduğunu görmüş. Bunun önemli bir sebebinin ‘birlik arzusu ve en doğruyu bulma sevdası’ olduğunu keşfetmiştir. Oysa ‘mesâlikte ittihad mümkün olmadığı gibi caiz de değildir Zira taklit yolunu açar ve nemelazım başkası düşünsün sözünü söyletir.’ Bediüzzaman’ın İttihad-ı Muhammedî’nin kuruluş bildirgesinde işbirliği yapılacak dernek ve cemiyetlere önşart olarak sunduğu şu maddeler onun meselelerin çözümüne getirdiği birlik beraberlik yaklaşımını gözler önüne serer: Meşru sınırlar içinde bir hürriyeti esas ve asayişi muhafaza etmek; muhabbet üzerine hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak.

Bediüzzaman’ın iktisadi kalkınma modeli, ilerleme arzusunun i’la-yı kelimetullah arzusuna bina edildiği dinî bir nitelik taşımaktadır. Ona göre bilhassa Doğu memleketleri ve Asya’da yaşayan insanların ilerlemesi dine sahip çıkmalarına bağlıdır. Doğu peygamber yatağıdır. Oysa Avrupa hayatına hareket getiren şahıslar filozoflardır. Doğu insanı için peygamberler hem maddi hem de manevi terakkinin önderleridir.

BİZ HIZLANIRKEN MATERYALİST MEDENİYET YAVAŞLAYACAK

Bediüzzaman’ın inanç eksenli kalkınma modelini çalışan Prof. Canan, Bediüzzaman’ın dinin harekete geçirici ve kitleleri aydınlatıcı rolünden yararlanmak istediği kanaatindedir. Bediüzzaman’ın mücadelesi temelde cehalete karşı cihada indirgenebilir. Ancak Bediüzzaman gerçekçi bir insandır. Akademik çalışmalarla cehaletin giderilmesi ancak toplumun küçük bir kısmına nasip olabilir. Oysa toplumun ekser kesimi okuyarak ve ilmî tedebbürlerde bulunarak değil, dinî ve millî önderlerini takip ederek kararlar alır. Bu açıdan dinin vicdanların aydınlanmasında yadsınamayacak bir avantajı vardır. Bediüzzaman bu sebeple iktisadi kalkınma ihtiyacını ilmen açıklama yerine onu dinî bir vecibe olarak sunmayı tercih eder.

Bediüzzaman’ın eserlerinde Avrupa ifadesinin ‘küreselleşmiş vahşi kapitalizm’ anlamına kullanıldığı görüşünde olan Prof. Thomas Michel’e göre Risale-i Nur’un bu medeniyete getirdiği eleştiri bugünün Batılı insanı için de çok değerli. Mevcut medeniyetin hızla artan bir tüketim alışkanlığı sebebiyle israfı teşvik ettiğini ve alışveriş çılgınlığıyla mutlu olunacağı mesajı verdiğini söyleyen Michel, Bediüzzaman’ın kanaat, zühd ve insanın gerçek ihtiyaçları olan manevi tatmin mekanizmalarına endeksli çözümünün bütün dünya için geçerli olduğunu söylüyor.

Bediüzzaman’a göre mevcut Batı medeniyeti sahte ihtiyaçlar icat ederek insanı fakirleştirmektedir. Diğer taraftan iktisat ve kanaat yerine israf ve sefahet, çalışma ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından insanlar tembelleşmektedir. Bediüzzaman bu medeniyetin bir taraftan toplumsal tabakalar arasında çatışmayı, diğer taraftan zulmü ve haram kazancı teşvik ettiğini söyler. Bu yozlaşmanın çözümü ise Kur’an eczanesinde sunulan zekât müessesesinin tesisi ve faizin kaldırılmasıdır.

ANARŞİ VE TERÖRÜN DE İLACI İNSAN VE İMAN

Bediüzzaman’ın israf ekonomisi ile tembellik arasında kurduğu irtibat kapitalist ekonomi teorilerini altüst eder mahiyettedir. Kapitalizm daha fazla harcamak isteyen insanın daha fazla çalışacağını düşünürken, Bediüzzaman israfın zamanla kanaatsizliğe, doyumsuzluğa sevk edeceğini, bunun da çalışmanın şevkini kırıp, hayattan şekva kapısını açacağını söyler. Diğer taraftan İslam âleminin temel bir problemi olan fakirlik de zühd ve kanaatle birleştiğinde şevk ve çalışmanın kamçısına dönüşecektir.

İbrahim Canan Bediüzzaman’ın fakirliği değil fakirlikten doğabilecek ümitsizliği gerçek düşman olarak gördüğünü söylüyor. Prof. Canan’ın dikkat çektiği bir başka nokta Bediüzzaman’ın nüfus artışını da pozitif bir veri olarak görmesi. Aktardığına göre Bediüzzaman Avrupa’nın kalkınma sebeplerini analiz ederken, hızla artan nüfusun ihtiyaçları da artırdığını, ihtiyaçların ise sanat ve terakkiye hocalık ettiğini söylüyor.

Bediüzzaman’ın üç büyük düşmandan ‘husumet bey’ dediği ihtilaf ve anarşi ile alakalı gözlemi bir taraftan Doğu Anadolu’da tohumları atılmakta olan terörle alakalı teşhislerine, diğer taraftan materyalist Batı kapitalizminin insanlığı ittiği toplumsal çatışmalarla ilgili öngörülerine dayanmaktaydı. Ona göre anarşinin temel sebebi küfür, sefahet, cehalet ve başıbozukluktur. Çözüm de iman, ahlak, ilim ve disiplinde aranmalıdır. Bediüzzaman Risale-i Nur’un iman reçetelerinin sosyal hayatta merhamet, hürmet, emniyet, haram ve helali bilip haramdan çekinmek ve serseriliği bırakıp itaat etmek gibi hasletleri teşvik etmekle anarşi ve teröre karşı en etkin mücadeleyi yürüttüğü kanaatindedir.

İbrahim Canan, Bediüzzaman’ın terörle mücadele yöntemini dinin, vicdanları tenvir ve hürriyeti meşru sınırlar içinde tutan gücünde bulduğu kanaatinde. Bediüzzaman’a göre İslamiyet dairesinden çıkan bir Müslüman ancak anarşist olup, sosyal hayat için zehir hükmüne geçmektedir. Çünkü hususen ahiret inancının terki, güzel ahlakın esasları olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Allah’ın rızası, ahiret sevabı yerine kötü niyet, menfaat, sahtekârlık, kendini beğenmişlik, yapmacık hareket, riya, rüşvet, aldatmak gibi kötü huyların ikame edilmesine sebep olur.

Bediüzzaman’ın Türk-Kürt kardeşliğine verdiği ehemmiyet, millî birlik ve bütünlük yolundaki çağrıları ve o dönemde Prens Sabahattin’in yaptığı adem-i merkeziyet ve kendi kaderini tayin hakkı yönündeki çağrılara yaptığı eleştiriler herkesin malumudur. Bediüzzaman’a göre toplumda birlik ve beraberliği sağlayan bağlar güçlendirilmeden adem-i merkeziyete gidilmesi farklı unsurların merkezden kopmasına sebep olacak, on üç asır evvel ölmüş olan cahiliye dönemi ırkçılığını canlandırarak fitneye sebebiyet verecektir.

Bediüzzaman’ın içinden çıktığı Kürtler için söylediği sözlerin, dışa karşı dağınık durumda olan bütün Müslüman cemaatlere yapılmış bir çağrı olduğu kanaatinde olan İbrahim Canan, üstadın “Kürtlerin kuvve-i cesimesinden istifade etmek gerek.” sözünün sanki bu asır için söylenmiş olduğunu kaydediyor. Güneydoğu meselesi yüzünden kırk bine yaklaşan üretken yaşta, çoğu okumuş genç insanımızı toprağa verdiğimiz, çatışmanın maddi faturasının yüz milyar doları aştığı bir ortamda ‘kuvve-i cesimenin’ ne olduğunu daya iyi anlayabileceğimizi söyleyen Canan Hoca, Bediüzzaman’ın geri kalışımızın sebepleri arasında zikrettiği ‘bizi birleştiren manevi rabıtaları bilmemek’ hastalığının da zamanla tedavi edilmeyip artmış olduğu kanaatinde. Canan Hoca, “Sizi eskiden yekpare bir bütün kılan ‘din harcı’na ‘irtica’ der, buna ‘birinci tehlike’ muamelesi yapar ve millî bünyede hâsıl olan hasar ve tahribatı ırk çimentosuyla doldurmaya kalkarsanız olacak olan budur. Asırlar boyu İslam dünyasını Millet-i İbrahimiye şemsiyesi altında birleştirip saadet içinde yaşatan atalarınızın tevhit ilkesine ihanet ederseniz ne söyleyeceğinizi bile şaşırır bir keresinde ‘Yüzde doksan dokuz Müslüman’ dediğiniz milletinize yeri gelince mozaik demek tezadına düşersiniz.” şeklinde konuşuyor.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEVEHHÜMDEN İBARET

Bediüzzaman İslam dünyası ile Batı dünyası arasındaki çatışmanın da batıl bir tevehhümden kaynaklandığı kanaatindedir. Ona göre bizi dünya rahatından, Batılıları da ahiret saadetinden mahrum eden, İslam’ın nurlu yüzünü saklayan, yanlış anlamalar ve çatışma tevehhümleriyle beslenen reaksiyoner tavırdır. Bediüzzaman İslam’ın emniyet ve sulh mesajının hakkıyla ifade edilmesi ve hayata hayat kılınması halinde bu çatışmanın defedilebileceği kanaatindedir. Bu mesajın verilmesini de müspet hareket doktrininde, medenilere galebenin ikna ile olduğunu benimsemekte ve İslam’ı dünyaya mahbup ve ulvi gösterme gayretinde görür.

Bediüzzaman’ın İslam adına kalkışılan terörün sebep olacağı imaj problemi ile alakalı tespitleri de zamanı delip geçen mahiyettedir: “Bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.” İslam’ın bu imaj probleminden kurtulmasının yolu da eski zamanın meşru bir metodu olan kılıç ve silah ile düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak metodunun yerine, bu asırda kılıç yerine hakiki medeniyet, maddi terakki, hak ve hakkaniyetin manevi kılıçları ile düşmanları mağlup etmektir.

Bediüzzaman’ın medeniyetler arası çatışma tevehhümüne bir çözüm olarak sunduğu diyalog son zamanlarda haksız olarak eleştirilen dinlerarası diyalog kavramının içine esir edildi. Bediüzzaman’ın diyalog reçetesi küfre karşı Müslüman-Hıristiyan dayanışmasıyla sınırlıymış gibi gösterildi. Bu çerçevede yeni bir İslam ve insanlık medeniyetinin tohumlarını atan diyalog faaliyetleri de yaftalandı. Oysa Bediüzzaman muhavere, münazara, münakaşa, telahuk-u efkar (fikirlerin birbirini besleyerek birbirine eklenmesi) ve müdavele-i efkar (fikirlerin el değiştirmek suretiyle zenginleşmesi) boyutları olan bir diyalogdan bahsediyordu.

Medresetü’z-Zehra bu diyaloğun yaşanacağı mekânlardan biri olarak öngörülmüştü. Burada farklı milletlerin, farklı kültürlerin, hatta farklı kıtaların birbiriyle karşılaşıp kaynaşacak, bu sayede ırkçılık gibi hastalıklarla mücadele edildiği gibi fikrî münazara ve münakaşalarla ilmin katlanarak büyümesi sağlanacaktı. Yine aynı proje çerçevesinde din ile pozitif bilimler diyaloğa girişecek, dinî ilimlerin farklı ihtisas alanları arasındaki diyalogla disiplinler arası çalışmalar yapılabilecek, medrese ile mektep barışacak, Avrupa medeniyeti ile İslam medeniyeti kaynaşacaktı. Bediüzzaman’da diyaloğ ufkunun tarih denilen ortam üzerinden asırların birbiriyle diyaloğuna kadar vardığı ve bütün terakki ve fenlerin bu diyaloğun neticesi olduğu inancı onun bu konudaki felsefi derinliğini göstermeye yetecektir.

BEDİÜZZAMAN’DA DİYALOG ANLAYIŞI

Bediüzzaman akademik çevrelerde yaşanacak bu diyaloğun toplumsal bir barışı da beraberinde getireceğine inanıyordu. Onun farklı kültürlerin ittifakı ve dayanışmasını Müslüman-Hıristiyan diyaloğuna indirgemek ona yapılmış bir haksızlık olur. Risale-i Nur’un satırlarında İslam milletleri içinde ittifaktan, Sünni-Şii dayanışmasından, Alevilerle yakınlaşmadan, hâsılı Allahımız bir, Peygamberimiz bir, Kur’anımız bir olan bütün gruplarla vifak (barış) tesis etmeden tutun, Ermenilerle ittifak ve dostluğun milletimizin saadet ve selameti için şart olduğu kaydına kadar pek çok ifadelere rastlamak mümkündür. Bediüzzaman’ın bu diyaloglarda ‘mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek müsalaha elini uzatmak’ şartını ortaya koyduğunu hatırlarsak bugün diyalog karşıtlığı yapan kişilerin ne kadar boş konuştuğu anlaşılacaktır. Yine de Bediüzzaman’ın diyaloğ söyleminin din müntesiplerinin veya din kaynaklı kültürlerin diyalogu şeklinde bir boyutu olduğu da tartışılmazdır.

Kendisi de Risale-i Nur’u okuyarak Müslüman olmuş bir İngiliz olan Şükran Vahide, Bediüzzaman’ın insanı insan olarak muhatap alan sunumunun, İslam’ı insanlar için fıtrî bir din olarak tanıtan üslubunun Batılıları etkilediğini düşünüyor. Vahide’ye göre İslam’ın sadece ahiret saadeti değil, aynı zamanda dünya mutluluğu da sunduğunu anlatan Risale-i Nur, Batılı yaşam tarzının sınır tanımayan özgürlüğü, nihâî manasızlığı, insanlar arası bağların kopması ve ondan neşet eden yalnızlık, yabancılaşma gibi açmazların ağında boğuşan insanların ruhlarına bir kurtuluş reçetesi sunuyor. Bahsedilen açmazların bilhassa kadınları etkilediğinden bahseden Vahide, Risale-i Nurları okuyarak Müslüman olmaya karar verenlerin ekser kesiminin kadın olmasını da buna bağlayabileceğimizi söylüyor ve imanın nihâî analizde bir lütuf olduğunu da unutmamamız gerektiğini ekliyor.

Şükran Vahide Risale-i Nur’un insana en sıcak gelen yönünün Kur’an’ın öğrettiği tevhid, nübüvvet, haşir gibi temel akidelerini, yine Kur’an’dan aldığı yeni bir metotla ispat etmesi. Kâinatı (âfâkî) tefekkürü esas alan bu metot, kâinat ile Kur’an arasında tetâbuk ve karşılıklı münasebetler kuruyor. Kâinata Kur’anî bir tarzda (mâna-yı harfî ile) bakılırsa kâinatın Kur’an’ın öğrettiği hakikatleri iktiza ettiğini gösteriyor. “Demek, İslâm’ın özü olan temel iman hakikatleri, insanın ‘dışardan’ alması gereken, yaşamdan ve realiteden kopuk soyut gerçekler değil, insanın da parçası olduğu kâinatın kendisinden doğal olarak fışkıran canlı hakikatlerdir.” diyen Vahide’ye göre Batı’da yetişmiş bir okuyucu bu nazarla kendisini, dünyasını, her şeyini tutarlı, anlamlı bir düzen içine koyabiliyor.

İNSAN PROBLEMİNE İNSAN ENDEKSLİ ÇÖZÜMLER

Gerçekten de Bediüzzaman’ın dünya ve ahiret saadetini temin için öngördüğü çözümlerin tamamı insan endekslidir. Prof. Suat Yıldırım, Bediüzzaman’ın insanın özündeki sevgi ve mahiyeti sebebiyle daima hak ve hakikatin peşinde olduğu inanışını parmak basıyor. Bediüzzaman’ın batıl ve dalaleti ancak istenmeden, çağrılmadan ve beklenmeksizin gelen belalar olarak algılamasını önemli bir veri olarak gören Yıldırım’a göre, bu yaklaşım yanlış fikirlerin giderilmesinde insana güven endekslidir. Bediüzzaman insanın mahiyetindeki bu güzeli arama eğiliminin istimal edilmesi halinde yapıcı, tamir edici, dindar ve hamiyetli bir ‘yeni nesil’in ortaya çıkabileceği kanaatindedir. Bu nesil, karşısına çıkacak her türlü problemi aşabilecek bir fıtrat duruluğunda olacaktır.

Bediüzzaman’ın problemleri insanın imanla şahlanması boyutunda çözme gayretini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Dr. İbrahim Özdemir değerlendirirken, Risale-i Nur’da değinilmemiş gibi görülen pek çok problemin otomatik olarak çözüldüğünü söylüyor. Bediüzzaman’ın çevre problemleri başlıklı bir çalışmasının olmadığını kaydeden Özdemir, buna rağmen Risale-i Nur’un terbiyesini almış insanın çevre problemlerine bugünün radikal çevrecilerinden daha duyarlı olması gerektiği kanaatinde.

YENİ İNSAN DENGE İNSANIDIR

Bediüzzaman’ın yetiştirdiği bu yeni neslin hayvanlara kardeş nazarıyla bakabilecek, karınca, kurtçuk ve kartalları çöpçülük yapan görevliler olarak görecek, kedinin mırıltılarında ‘Ya Rahim’ dinleyecek, kâinatı büyük bir Kur’an olarak okuyacak ve yeşilin simasında Cenab-ı Allah’ın isimlerinin tecellilerini seyredecek bir nesil olduğunu vurgulayan Özdemir, bu eşyaya iman endeksli ya da Bediüzzaman’ın ifadesi ile ‘mana-yı harfî’ ile yaklaşan neslin, adı anılmamış pek çok problemi çözecek donanımda olduğunu söylüyor.

Bediüzzaman’ın yetiştirdiği yeni insan için çok şey söylenebilir. O muhabbet fedaisidir, o doğruluk endeksli bir hayat yaşar, o her zaman yapıcı hareket eder, onun hayatında cidal ve çatışmacılığa yer yoktur, hadiseleri sadece bu dünyaya değil, ahirete de bakan yönleriyle değerlendirir, ama her şeyin ötesinde o denge insanıdır.

Bediüzzaman’ın insan davranışlarını yönlendiren şehevi, gadabi ve ahlaki üç psikolojik kuvvet üzerine yaptığı analizleri değerlendiren İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı Psikiyatrist Prof. Nevzat Tarhan’a göre Bediüzzaman’ın bu kuvvetlerin ifrat ve tefritleri arasında bulduğu denge modern insanın pek çok psikolojik problemine çözümler sunar. Modern dünyanın cinsellikle ilgili problemlerinin ya ruhbanlık seviyesinde şehvetten arınmadan veya haram-helal düşünmeden şehvetperest olmasından kaynaklandığını söyleyen Tarhan, Bediüzzaman’ın Fatiha’da geçen ‘Es-Sırad el Mustakim’in tefsirinde ortaya koyduğu iffetli cinsellik formülünün sadece Müslümanlar için değil, bütün dünya için değerli olduğunu söylüyor.

Bediüzzaman’ın ifrat, tefrit ve denge üçlemesi uzun bir listedir. Çalışma ahlakında maddeperestlik ve tembelliğin yerine merak ve hayretten doğan şevki tavsiye eder. Tüketici insana ifrat derecesinde hazcılık ve tefrit derecesinde çilecilik yerine kanaat ve iktisadı önerir. Kalbi sevme arzusunda olan insan nefsini seme (narsisizm) ve nefsine eziyet etme (sadamozohizm) yerine her şeyi Allah için sevme seçeneğini sunar. Haksızlık karşısında şiddete başvurma veya pasifizm yerine sivil itaatsizlik boyutlu aktif sabrı önerir.

Tarhan, Bediüzzaman’ın bu denge formülünü dinin hayata bakan her alanında uyguladığına dikkat çekiyor. Söz gelimi kaderciliğin cebriyeci fanatizmine de Mutezileci ‘insan amelinin halıkıdır’ yaklaşımına da karşıdır. Bu karşıtlık dini temelleri olduğu kadar, sosyal-psikolojik temelleri de olan bir karşıtlıktır. Bediüzzaman aktif kaderciliği savunur. Ona göre insan sonucundan korkmadan çalışmalı, elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra sonuç istediği gibi olmasa dahi rıza göstermesini bilmelidir. Aktif kaderciliğin bugünün iş dünyasında yaşanan bütün psikolojik problemlere çözüm olduğu ortadadır.

TEŞHİS, REÇETE VE TEDAVİ BİR ARADA

Bediüzzaman’ın asra sunduğu reçetelerin en etkileyici yanını bu reçetelerin yazarının hayatıyla mesajı arasındaki bütünlük oluşturuyor. Fethullah Gülen Hocaefendi de İbrahim Canan’ın ‘Bediüzzaman’dan asrın meselelerine çözümler’ adlı kitabına yazdığı önsözde Bediüzzaman’ın çağı aşan ve zamanı delen düşünce ufku ile onun değişmeyen hayat çizgisi arasındaki uyuma dikkat çekiyor.

Prof. Suat Yıldırım, Bediüzzaman’ın çözümlerinin hayata geçirilmesini onda görülen bu mesaj-hayat uyumunun yaşantılarımıza rehber edilmesinde ve özellikle gençlerimizin ruh dünyalarında bir inkılap yaparak İslam’a hizmet idealinin, ihlas eğitiminin, hedef ve ideal insanı olma bilincinin verilmesine bağlı olduğunu söylüyor. Prof. İbrahim Canan da şimdilik sonuçları net olarak görülemeyen bu çözümlerin Türk insanının başlattığı eğitim hamlesinin meyvelerinin alınması ile daha iyi anlaşılacağını söylüyor.

Yüz yıla yakın bir süre önce ifade edilmiş bu çözümlerin hâlâ toplumun umumunda benimsenememiş olmasını içimizdeki ve dışımızdaki düşmanların planlı faaliyetlerine bağlayan Canan, yine de bir gün musibetlerin sillesiyle uyanıp, Kur’an’ın eczanesinden derlenmiş bu çözümlere sarılacağımıza inanıyor: ‘Sadece son zamanlardaki uyanışlar bile çekilen sıkıntılara değer!’

BEDİÜZZAMAN İÇİN NE DEDİLER?

M. Fethullah Gülen:
Eğer Bediüzzaman, soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin ülkelerden daha zengin, en medenî milletlerden daha medenî hâle gelmiş ve daha sonraları karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde girilmiş gibi görülen o yola, tâ asrın başında girmiş ve bugünkü problemlerin pek çoğuyla karşılaşmamış olacaktık.

Prof. İbrahim Canan:
Yirmibirinci asır Bediüzzaman asrı olacak. Okullarda, evlerde o okunacak, televizyon radyo ve salonlarda o konuşulacak, araştırmalar, ilim adamları ona eğilip, onu tartışacaklar, insanlığın içtimâi, siyasi ve hatta çevre meselelerine ondan çözümler, formüller arayacaklar.

Prof. Thomas Michel:
Said Nursî, saati geriye döndürmeye çalışan inatçı gelenekçi bir kişi değildir. O, günümüz medeniyetinin pek çok faziletlerinin olduğunu kabul etmektedir. Müsbet değerlerin sadece Avrupa medeniyetinin ürünleri olmayıp tüm insanların ve vahye dayalı dinlerin, özellikle de Hazreti Muhammed (sav) vasıtasıyla gönderilmiş olan İslam medeniyetinin getirmiş olduğu kuralların bir ortak sonucu olduğu düşüncesindedir.

BEDİÜZZAMAN DİYOR Kİ

Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi, ittibâ-ı Kur’ân’dır. Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâmdır.

Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.

Herbir mü’min i’lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir. Zira, ecnebîler fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhıyla i’lâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz.

Evâmir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücâzâtın ekseri âhirette, ikincisinde ağlebi dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa’yin sevabı servettir; sebatın mükâfâtı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.

Şu zamanda ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.

Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı olur.

Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşküldür. Öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi mânidirler; terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve âsâyişi kırıyorlar. Doğrusu, onlar meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin.

Hakkın şe’ni, ittifaktır. Faziletin şe’ni, tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dareyndir.

Yazı kategorisi: dini | Yorum Yok »

40 Yaşındasın

Yazan: mustafaemingul Ağustos 6, 2007

Rahmetini umarak
Günahkar bir dille;
Allah Azze ve Celle

Ya Rasulallah,
Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden,
Kalbimizden seyrediyoruz seni.

İşte
Bir yaşındasın,
Beni Sa’d yurdundasın
Sana süt anne olmadı kadınlar
Bu yüzden dargın bulutlar
Bir damla yağmur indirmiyor
Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa’d yurdunda
Minicik bir bulut var gökyüzünde
Sana aşık…
Ayrılmıyor başucundan
Ve insanlar yağmur duasında…
Hz.Halime kucağına alıyor seni
Yeryüzünde bir gölgelik…Seni güneşten korumak için
Oysa minicik bulut gökyüzünde
Sana meftun, sana kilitli…
Ve dua eden rahibin kucağındasın
Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip
Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da
Ama sen unutmuyorsun
Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun
O minicik bulut ilişiyor bakışlarına
Büyüyor, büyüyor…
Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan
Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini
Çoğusu bilmiyor seni…

Altı yaşındasın
Medine-i Münevvere yolundasın
Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen
Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında
Sonra yolda, Ebva’da öksüzlük karşılıyor seni
Mekke’ye annesiz giriyorsun
Abdulmuttalip bir başka seviyor seni
Ebu Talip bir başka seviyor

Ya Rasulallah
Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında
Onlar anne deyince sen yere mi bakardın
Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva’ya
Kaç gece anne diye hıçkırdın
Efendim!
Senin yerine de anne dedik annemize
Senin yerine de baba dedik

Yirmi beş yaşındasın
Ve bambaşkasın
Kimse sana denk değil
Şefkat yayıyor kokun
Güven veriyor sesin
Sen Muhammed-ül Emin’ sin

Otuz üç yaşındasın
Dalga dalga rahmet var

Otuz beş yaşındasın
Hadi gel bekletme yar
İniltiler çalıyor kapısını göklerin
Hadi gel bekletme yar
Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin…
Hadi gel ey Yâr!
Nurdağına davet var

İşte
Kırk yaşındasın
Hira Nur dağındasın
Cibril iniyor göklerden
Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor
Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ‘ Ah! ‘ sın
Karanlık gecelerimize sabahsın
Sen Nebiyullahsın
Sen Habibullahsın
Sen Rasulullahsın

Niye incittilerki seni sultanım
Niye işkence yaptılarki sana
Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar
Himayesiz kaldın diye mi
Kabe’deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne
‘ Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ‘ diyişin
Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza
Başına pislikler saçılıyor
Başlar feda o mübarek başına
Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar
Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru
Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla
‘ Bu koşan kimdir ‘ diye bir soru dolaşıyor boşlukta
Bu koşan kim?
Ve cevap veriyor biri:
Muhammed’ in kızı Fatımatüz-Zehra
Velilerin anası…
Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın
Sana yeryüzünde en çok benzeyen
Gülmesi sen, ağlaması sen
‘ Ağlama kızım ‘ diyişin geliyor aklımıza
Niye çıkardılar ki yurdundan seni
Himayesiz kaldın diye mi
Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni
Seni yetim bulup barındıranı
Seni alemlere rahmet kılanı
Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun
Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun
‘Seni bizim elimizden kim kurtaracak’ diyorlardı
Sen,
Sen ‘ Allah! ‘ diyordun
Allah Azze ve Celle
Semayı haşyet kaplıyordu
Sen ‘ Allah! ‘ diyordun
Arş-ı Âla titriyordu
Bedir’ de ‘ Allah! ‘ diyordun
Üç bin melek iniyordu alaca atlarda
Yüz yirmi beş bin sahabi:
‘ Anam babam sana feda olsun ‘ diyordu

Ya Rasulallah
Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun
Neccar Oğulları’nın küçük kızları seni görünce
Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi
‘ Beni seviyor musunuz ‘ diye sormuştun onlara
‘ Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ‘ demişlerdi
Sen de:
‘ Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum’ demiştin
Bu gün yaşayan gençler var
Neccar Oğulları’nın kızları diğil belki
Ama seni onlar da çok seviyor
Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar
Senden başka kimseleri yok
Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun

Altmış üç yaşındasın
Refik-i Âla duasındasın
Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu
Kenarları beyazdı
Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın
Ve mübarek ellerini dizine vurarak:
‘ Görüyor musunuz ne kadar güzel ‘ demiştin
Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti:
‘ Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver ‘
Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile
İstendiğinde katiyyen ‘ hayır ‘ demediğini bile bile
‘ Peki ‘ dedin o zata
Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin
Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı
Aynı cübbeden yine yine diktiler
Ama giyinmek nasip olmadı
Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre’ nin diliyle:
‘ Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne evladımız olsaydı diyecekler ‘
Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini
‘ Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim’

Sultanım!
Ey Medine minberinde ‘ ümmeti, ümmeti ‘ diye hüznü giyen sevgili
Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ‘ Allah! ‘ diyen sevgili
Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey’ at ettik
Rabbinden bize ne getirdi isen amenna
Duyduk, itaat ettik

Ya Rasulallah
Sen hâlâ kırk yaşındasın
Ve hâlâ ümmetinin başındasın…

Yazı kategorisi: dini, şiir | Yorum Yok »

Ben Sana Mecburum

Yazan: mustafaemingul Ağustos 6, 2007

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila ILHAN

Yazı kategorisi: şiir | Yorum Yok »