keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv Ağustos 13th, 2007

AK Parti’nin demokrasi sınavı

Yazan: mustafaemingul Ağustos 13, 2007

Genel seçimlerden önce cumhurbaşkanı seçim süreci başladığında benim kafamdaki düşünce şuydu: AKP kendi içinden bir cumhurbaşkanı seçmek yerine dışarıya yönelmeliydi. Bunun sebebi, AKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde belirleyici güç olmasının ve bir AKP’linin cumhurbaşkanı olmasının meşruiyetinin zayıf veya sorgulanabilecek olması değildi.
İktidar partisi olarak ilgili kurallara uyarak hareket ettiği sürece bir AKP’linin cumhurbaşkanı olması elbette normal ve meşruydu. Benim istediğim Türkiye’nin demokratikleşme çabasına ivme kazandıracak bir yapılanmanın ortaya çıkmasıydı. Bir AKP’linin cumhurbaşkanı olması halinde zaten dört yıldır travma yaşamakta olan ve psikolojisi çok bozulan laisist Kemalist kesimin bunu engellemek için meşru ve gayri meşru, açık ve örtülü her yola başvurmaktan çekinmeyecek bir ruh hali içinde olması ve her türlü provokasyona açık bulunmasıydı. Bir AKP’linin Çankaya Köşkü’nde oturması bu kesim için adeta cumhuriyet rejiminin son bulması anlamına gelecekti. Nitekim bu kesimden bazıları daha sürecin başlamasından aylar önce savaş naraları atmaya başlamışlardı. Zaten iktidarda olan ve Çankaya’ya da içinden birini gönderen AKP bu kesimin gözünde monolitik bir hedef haline gelecek ve provokasyonun bini bir para olacaktı. Hem buna fırsat vermemek hem de demokratikleşmeyi ilerletecek bir siyasi tablo oluşturmak için en iyisi AKP’nin içinden birini değil ama gerçekten demokrat, özgürlükçü, liberal birini cumhurbaşkanı seçmesiydi. Böylece bürokratik vesayet sisteminin kalesi görevi yüklenen cumhurbaşkanlığı demokrasinin bir destek ayağı haline getirilmiş ve muhtemel provokasyonların önüne geçilmiş olacaktı. Çankaya’ya bir adayım da vardı: Besim Tibuk. Bu görüşlerimi başbakana bir açık mektup olarak kaleme aldım; ama bazı arkadaşlarımın telkin ve tavsiyeleriyle yayımlamaktan vazgeçtim.
AKP farklı bir yol izledi. Hem süreci iyi yönetemedi, ki bunun sorumluluğu bütünüyle Başbakan’a aittir, hem de son anda Gül’ü aday gösterdi. (Gerçi süreç iyi yönetilse de bürokratik devlet kesimlerinin ve medyada öbeklenmiş Kemalistlerin tavrı muhtemelen değişmeyecekti.) Tahminlerimde yanılmadım, provokasyonlar ve tezgahlar art arda gelmeye başladı. Anamuhalefet CHP, Anayasa Mahkemesi, bir kısım medyanın saldırganlık ve çığırtkanlığı, silahlandırılımış bürokratların siyasete açık ve örtülü müdahalesi, katılımcıların kendi hayat tarzlarının korunması lehine başkalarının hayat tarzlarının bastırılması çağrılarına sahne olan mitingler derken süreç kilitlendi ve TBMM cumhurbaşkanını seçemedi. AKP bu engellemeye bir karşı atakla cevap verdi: Erken seçim ve cumhurbaşkanını seçme yönteminin değiştirilmesi. Erken seçim kararı alınması devletçi, totaliter cumhuriyetçi çevreleri bir süre rahatlattı.
Gül’ün seçilmesinin demokrasi için anlamı
Zira, onların umudu ya AKP’nin halk tarafından iktidardan uzaklaştırılması, ya CHP-MHP koalisyonu veya en azından AKP’nin çok dar bir çoğunlukla, yani baskı altına alınabilecek ve manipüle edilebilecek şekilde iktidara gelme siydi. Bunların olması için merkez medya her türlü medya kuralını çiğneyerek arsızca partizanlık yaptı. Kimi gazeteler ve köşe yazarları parti organı ve parti militanı gibi çalıştı. CHP, kampanyasında seçimi cumhuriyet için bir oy lamaya çevirdi. Kendisini cumhuriyetle özdeşletirerek “cumhuriyet kazanacak” dedi. Ama sonuçta bu çevrelerin elde ettikleri yine hüsran oldu. AKP tek başına ve çok büyük bir oy oranıyla tekrar iktidara geldi.
Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de şoke olan totaliter cumhuriyetçi çevreler, yakınlarda cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu için kendilerini daha hızlı toparlamaya çalıştılar. Ve hem eski hem yeni bazı argümanlara dayanarak Gül’ün cumhurbaşkanı olmaması için tekrar kampanya başlattılar. Doğrusunu söylemek gerekirse Gül’ün bulunabilecek en iyi cumhurbaşkanı adayı olduğu kanaatinde değilim. Gül iyi bir insan, iyi bir politikacı; ama demokratikleşmeye liderlik yapacak vasıflara yeterince sahip olmaktan nisbeten uzak görünüyor. Çalışma tarzı çok bürokratik ve kritik anlarda karar almakta hayli mütereddit. Ayrıca uzlaşma kavramına vereceği anlam da uzlaşmadan çok teslimiyetçiliğe yakın gibi duruyor. Ben, çok daha iyi cumhurbaşkanı adayları bulunabileceği kanaatindeyim. Ancak, bütün bu tartışmalar artık gündemde yer almamaktadır. Bunların hepsinden daha önemli bir şey ortaya çıkmıştır: Artık Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin Gül’ü aşan ve demokrasiyi, dolayısıyla hepimizi ilgilendiren bir tarafı vardır.
Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin anlamı üzerinde durmadan niye seçilmemesi gerektiğiyle ilgili argümanlara bakmamız lazım. Seçimden önce iki temel argüman Meclis’in ömrünü tamamlamış olması ve temsil yeteneğinin zayıflığıydı. Bu tespitlerin her ikisi de doğruydu; ama bu ,Meclis’in cumhurbaşkanı seçmesinin meşruiyetine gölge düşürmezdi. Genel seçimle bu iddialar tamamen ortadan kalktı. Meclis çok taze ve temsil kabiliyeti de hayli yüksek.
CHP’ninki uzlaşma değil, dayatma
Nitekim bunu aklını çok az kullanan bir insan dahi fark edeceğinden bu argümanlar artık tarih oldu, nadiren dile getiriliyor. Seçim öncesinde Meclis’te bir uzlaşmadan söz ediliyordu. Uzlaşma hâlâ gündemde. Özellikle CHP’nin lisanından bu kelimeyi alsak cumhurbaşkanlığı seçiminde adeta söyleyecek lafı kalmayacak. Ancak, burada meselenin özü uzlaşma değil, ilgili kuralların takip edilmesidir. Meclis’te bütün partilerin desteğiyle bir cumhurbaşkanı seçilmesi tercihe şayan olabilirdi. Ama bu nadiren vuku bulmaktadır. Çoğu zaman seçme çoğunluğunu sağlayacak sınırlı bir uzlaşma yeterli olmaktadır. Dolayısıyla uzlaşma temel şart değildir. Nitekim, Anayasa, salt çoğunluğu, yani 276′nın bulunmasını cumhurbaşkanı seçmeye yeterli gördüğüne göre 276′yı aşan bir uzlaşmanın mutlak şart olduğu söylenemez. Demokrasilerde muhteva üzerinde yüzde yüz veya çok geniş bir uzlaşmanın ortaya çıkmama ihtimali her zaman vardır. Bu, demokrasinin doğasındadır. Bunun sistemin kitlenmesine yol açmaması için usul kurallarında uzlaşmaya gidilir. Yani üzerinde asıl uzlaşılması gereken şey işleyişin nasıl ola cağıyla ilgili kurallardır, muhtevayla ilgili kurallar değil.
Ancak, CHP’nin “uzlaşma” kavramını siyasi lugatinin baş köşesine yerleştirmesi onun gerçekten uzlaşma istediğini sanma yanılgısına kapılmamıza sebep olmamalıdır. CHP’nin lisanını deşifre etmek için Orwelyen “yeni dil” kavramından haberdar olmamız gerekir. CHP bu kavrama yeni bir anlam kazandırmıştır. O uzlaşalım dediğinde aslında “bana teslim olun, benim dediğimi yapın” demektedir. Böyle olmasaydı uzlaşmayı tanımlar ve alternatifler getirirdi. Ben CHP’lilere yardımcı olmak için uzlaşma nasıl olur bir örnek vereyim. Anamuhalefetseniz ve iktidar partisi size rağmen cumhurbaşkanı seçecek güce sahipse, uzlaşma adına şöyle bir teklifte bulunabilirsiniz: “Cumhurbaşkanının seçmenize destek veririz, ama bunu, cumhurbaşkanının yetkilerinin parlamenter rejimlerdeki seviyesine çekilmesi şartıyla yaparız.” İşte bu bir uzlaşma önerisidir ama CHP bunu yapamaz; çünkü o, cumhurbaşkanlığı makamının halkın tercihinden bağımsız olarak kendi zihniyetindeki kimselere tahsis edildiği kanaatindedir.
Bir diğer argüman cumhurbaşkanının halkı kucaklaması ve tarafsız olması gerektiğidir. Bir politikacının bütün halkı kucaklaması ihtimali bir bürokratın aynı şeyi yapma ihtimalinden her zaman daha fazladır. İnsafla düşünelim: Şimdiki cumhurbaşkanı halkı kapsayıcı şekilde kucaklamakta mıdır? Halk CHP’lilerden ibaret değilse kim bu soruya “evet öyle yapmaktadır” cevabını verebilir? Aynı şey tarafsızlık için de geçerlidir. Tarafsızlık, cumhurbaşkanı seçildikten sonra tarafsız olmayı içerir, yoksa insanların cumhurbaşkanı olmadan önce tarafsız olmasını değil. Öyle olsa bu ülkeye cumhurbaşkanı bulamayız herhalde, ithal etmemiz gerekir. Sonra, yine mevcut cumhurbaşkanı tarafsız mıdır? Öyleyse neden rektörleri ve Anayasa Mahkemesi üyelerini hep aynı görüşten kimselerden atamaktadır? Sanırım burada da Orwelyen bir lisanla karşı karşıyayız. Bürokratik vesayetçi zihniyet kendisi sonuna kadar tarafgir, ama kendisi gibi olmayanların tarafsız olmasını istiyor.
Son zamanlarda tedavüle sokulan bir gerekçe de “kurumların uyuşması”. CHP genel başkanı seçimden önce “uzlaşma olmazsa toplumda çatışma doğar” diye “uyar”mış, daha doğrusu tehdit etmişti, şimdi tehdidini tekrarlıyor. Fakat bu sefer toplum kesimlerinin çatışmasından değil kurumların çatışmasından söz ediyor. Bu örtülü -utangaç olduğunu zannetmiyorum- tarzın demek istediği şu: Bizim “okey”imizi almadan cumhurbaşkanı seçerseniz, ordu ile çatışırsınız. Bunu söyleyebilen bir zihniyetin demokrasiden pek nasiplenmemiş olduğu açık. Cumhurbaşkanı seçerken ordunun mutabakatını aramak hangi demokraside görülmüştür? Bir ülkede bazı üniformalı bürokratların görüşleri onları yurt savunmasıyla görevlendiren ve bunun için gerekli insan gücünü ve silahları temin eden vatandaşların görüşlerinden daha önemliyse, onların görüşlerinin sonuçlarını geçersizleştirecek kadar etkiliyse herhalde o ülkede demokrasin değil militarizmin egemen olduğu söylenebilir. Bu tezi ileri sürerken ordunun bir bütün olarak bir görüşünün olduğunu söylemek de haksızlıktır. Gül’ün cumhurbaşkanlığı için orduda erlerin de katıldığı bir oylama yapılsa sonuç ne olurdu dersiniz? CHP’liler orduyu bu işe tekrar bulaştırmaya çalışmakla sadece demokrasiye değil orduya da kötülük yapmaktadır.
Türkiye’nin en temel sorunu kuralsızlıktır desek abartmış olmayız. Bu ülke ne yazık ki kural koyamamakta ve koyduğu kuralları uygulayamamaktadır. Bunu en açık şekilde cumhurbaşkanlığı makamının oluşturulmasında ve işlevlerinde görebiliriz. Bir kurum ancak kurallarla kurulabilir ve kurallarla işler. Kuruluş da işleyiş de kişilere ve kişisel özelliklere veya sekteryen kesimlere ve kurallara dayanıyorsa orada bir kurum kurulmuş filan değildir. Bizdeki cumhurbaşkanlığı makamı biraz böyledir. O makam belli bir görüşe ve belli kesimlere tahsis edilmiş bir makam olarak düşünülmüştür. Bu yüzden parlamenter demokrasilerde olmayan yetki ve fonksiyonlar bu makama verilmiştir. Bunda esas gaye sistemi seçmen kitlelerinin tercihlerinin yansımayacağı kalelerle tahkim etmektir. Başka türlü ifade edersek, sistem bürokratik vesayetçi niteliğini korumak için şimdiki gibi bir cumhurbaşkanlığı tesis etmiştir. Ve bu kurgu zaman zaman sıkışsa da şimdiye kadar işlemiştir. Demokratik dönemde bunu ilk zorlayan Özal olmuştur. Şimdi ise AKP zorlamaktadır. Olağanüstü yetkilerle donatılmış olması bu makamı bürokratik tahakkümü geriletmek için de kullanılabilir hale getirmektedir. Bu, vesayetçilerin hiç istemediği bir şeydir. Tartışma buradan doğmaktadır.
Türkiye’deki rejimin gerçekten cumhuriyet olup olmadığını anlamak bakımından da cumhurbaşkanlığı seçimi turnusol kağıdı işlevini görecektir. Cumhuriyet bütün vatandaşların eşit olduğu ve her makama talip olabildiği sistemin adıdır. Türkiye bu bakımdan cumhuriyet olma niteliği zayıf bir ülkedir. Bazı makamlar bazı kesimlere tahsis edilmiş ve halkın etkisinden soyutlanmış gibidir. Bu, sabit bir imtiyazlı kesimin her zaman hazır ve nazır olduğu anlamına gelmemektedir. Bir imtiyazlı kesim vardır ve devamlı olarak da yeni elemanlar devşirmektedir. Halktan devşirdiği bu elemanları dönüştürüp eski deyimle “kapıkulu” haline getirmekte ve gerekirse halka karşı kullanmaktadır. Gül ile onu engellemek isteyen silahlı bürokratların sosyo ekonomik ve sosyo kültürel kökeni aslında aynıdır. Cumhuriyet fikri imtiyaz adaları fikriyle uyuşmazsa, Gül’ün seçilmesi Türkiye’yi cumhuriyet olmaktan uzaklaştırmayacak, aksine cumhuriyet olma derecesini kuvvetlendirecektir.
Demokrasinin kökleşmesi için….
Demokratik teori açısından da Gül’ün seçilmesi yerinde olacaktır. Genel seçimler bir cumhurbaşkanlığı referandumu değildir ama cumhurbaşkanlığı seçimiyle hiç ilgisi olmadığını söylemek de akla ve gerçeklere aykırıdır. Olaylar henüz zihinlerde çok tazeyken seçime gidilmiştir ve vatandaşların tercihlerinde etkili olan faktörler arasında cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşananlar en başta gelmektedir. Etrafımdaki AKP’ye oy veren birçok insanın temel gerekçesinin cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşananlar olduğunu gözlemledim. Ve buna şaşırmadım. Aslında bu davranışı takdir de ettim. AKP’ye oy veren çok sayıda insan bunu AKP’yi çok iyi bir tercih olarak gördüğü için değil, AKP’ye yapılanların kendisine de haksızlık teşkil ettiğini düşündüğü için yaptı. Gül’ün seçilmesi, Gül’ün kendisinin cumhurbaşkanı olması değil, demokrasinin gelişmesi ve kökleşmesi açısından fayda sağlayacaktır. Böylece hem sandıktaki irade sisteme yansımış olacaktır hem de halkın bürokratik vesayet sistemine ve demokrasiye haksız müdahalelere verdiği reaksiyon sistemde yankılanacaktır. Seçimlerden daha önce, TSK’nın e-bildirisi Türkiye demokrasisini Gül’ü cumhurbaşkanı seçmeye mahkum etmiştir. Dediğim gibi, bunun Gül’ün şahsıyla bir alakası yoktur. Mesele Gül’ün şahsını çoktan aşmıştır. Gül’ün seçilmemesi halkta “ordunun istemediği kişi seçilmedi” kanaatinin uyanmasına sebep olacaktır. Bürokratik tahakkümü güçlendirecektir. Halkı bürokratikvesayetin geriletilemez olduğuna inandıracaktır. Bürokratik iktidar unsurlarını şımartacak ve iyice kural tanımaz hale getirecektir. AKP de bunlara zemin hazırlayarak demokrasiye ağır bir darbe indirmiş olmakla kalmayacak karşı bilidirisini de yalamış olacaktır.
AKP burada kendisine bir tuzak hazırlandığını görmelidir. AKP seçim sonuçlarıyla her şeyin değiştiğini ve kendisine her bakımdan karşı olanların artık tavır ve görüş değiştirdiğini sanıyorsa yanılmaktadır. Taraflar ve tarzlar bir gecede, bir seçimde değişmez. Arşivler kimin nerede durduğunun şahididir. Seçimler sadece AKP’ye değil ona karşı olanlara da mesaj vermiş ve yükümlülük bindirmiştir. Bir tarafın, anti-demokratik, baskıcı, tepeden bakıcı tavrını sürdürürken ve sebep olduğu hiçbir hak ihlalinde geri adım atmaya niyetli görünmezken diğer taraftan “uzlaşma” beklemesi o tarafın kendisi açısından ahlaka, fedakarlıık hep kendisine düşen taraf açısından akla aykırıdır. Uzlaşma olacaksa sadece AKP değil oyunun bütün tarafları pozisyonlarını gözden geçirmelidir. AKP seçimlerle halktan demokrasiyi geliştirme görevini almıştır. Bunun ilk sınavını cumhurbaşkanlığı seçiminde verecektir. Gül’ün cumhurbaşkanlığı konusunda sergileyeceği mütereddit ve teslimiyetçi bir tavır sadece demokrasiye darbe indirmekle kalmayacak, aynı zamanda AKP’nin bürokratik vesayetçi sistemin egemenlerinin şamar oğlanına dönmesinin ve çok geçmeden parçalanmasının yolunu da açacaktır.

Yazı kategorisi: yorum | Yorum Yok »

Özde mi, sözde mi demokrat?

Yazan: mustafaemingul Ağustos 13, 2007

22 Temmuz ertesinde mutasyona uğrayarak…
“Uzlaşmacılar” olarak ortaya çıkan familyayı eskiden beri tanıyoruz aslında.
Ama “niteliklerini” yeniden test etme açısından tek bir soru yeter…
“27 Nisan muhtırasına demokrasilerde yer var mı?”
* * *Onların uzlaşma dedikleri…
Zaten 27 Nisan muhtıracılarıyla anlaşmak.
“Uzlaşın…”
Kimle?
“Muhtıracılarla.”
Galiba…
Türkiye’de “özde cumhuriyetçilik“ dedikleri bu…
Halkın iradesini hiçe saymak.

* * *Uzlaşmanın ferasetinden söz edenlerin…
Herhangi biri de…
Allah rızası için…
Kalkıp, göstermelik de olsa şu 27 Nisan müdahalesini eleştirsin.
Bu, söz konusu bile olmuyor.
Tek kale maç oynayacaklar…
Halk yüzde 46.6 oranında bir irade de beyan etse…
Golü demokrasi kalesine atacaklar.
Neymiş?
Uzlaşmaymış.
Peki, bir kere de siz…
Halkla uzlaşmayı denesenize.
Ama siz…
Apoleti ve silahı olmayanlarla “uzlaşmazsınız” değil mi?
Hiç utanmanız yok mu sizin gerçekten…

* * *Anayasaya göre “cumhurbaşkanını kim seçer?”
Meclis.
Şartlar belli…
Kurallar belli…
İlkeler belli.
Peki neyi, kimle, neden uzlaşmak gerekiyor?
Meşru olanı…
Yasal olanı… Meşru ve yasal olmayan güç gösterileriyle uzlaştırma çabasındalar.
Cumhuriyetçilik bu mu?

* * *Demokrasilerde, temel hak ve özgürlükler saklı kalmak kaydıyla, halkın iradesi geçerli…
Demokrasilerde evrensel hukuk kuralları geçerli…
Demokrasilerde ilkeler geçerli.
“Uzlaşma familyası” bunları bir kenara itme gayretinde.
Üstelik bir de silaha karşı…
Zorbalığa karşı…
Anti demokratik girişimlere karşı…
Demokrasinin uygulanmasını isteyenlere küfür kıyamet var.
Amaç…
Halk sahaya girmesin…
Sözde cumhuriyetçilik olsun…
Statüko eski bildiği oyunu oynasın.

* * *Meclis rutininde gidiyordu..
Askeriyenin sözcüsü olarak CHP de görevini yerine getirmekteydi…
Anayasa mahkemesine başvurmuştu.
Sahaya tankı kim soktu? Muhtıracılar soktu.
22 Temmuz seçimleri, halk tarafından kuralların yeniden hatırlatılmasıdır.
“Uzlaşmacı” zevat hem sahaya tank girmesine ses çıkarmıyor…
Hem de 22 Temmuz sonuçlarını görmezden gelmeye çalışıyor.

* * *Türkiye’nin sorusu 22 temmuzdan sonra değişmiş bulunmakta.
Soru şu:
“Demokrat mısın?”
Cevabı “demokratım” olanlara da şu sorulmakta:
“Özde mi, sözde mi?”
Özde demokrat isen…
Tankla…
Cuntayla…
Muhtırayla işin ne?
Uzlaşmayla amacın ne? Kiminle kimi uzlaştırmaya çalışıyorsun?
Demokrasinin kralları yetmiyor mu?
Halkın iradesi kesmiyor mu?

* * *Bir kere de dönüp…
Muhtıracılara…
“Halkla uzlaşmaları” için çağrıda bulunsanıza.
O olmaz, değil mi?
Halkınızla uzlaşmazsınız.
Halkınıza düşmansınız çünkü siz.
Bir de aptal yerine koyup yetmiş milyon insanı…
Muhtıracılığı “uzlaşma” diye yutturmaya kalkışıyorsunuz.
Halkın, bir deprem gibi ülkeyi sarsan sesini dinleyin:
“Biz darbecilerle uzlaşmıyoruz.”
Çok istiyorsanız siz uzlaşın.
Aşağılayın kendi halkınızı.
Bakalım, kendi halkınızı aşağılayarak daha ne kadar oturabileceksiniz o koltuklarınızda.

13 Ağustos 2007, Pazartesi   

Yazı kategorisi: Mehmet ALTAN | Yorum Yok »

İkinci Şemdinli olur…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 13, 2007

 Bir siyasi parti, meşru bir zeminde anayasaya ve yasalara uygun bir biçimde cumhurbaşkanını seçecekken…Ordu, hiçbir meşru gerekçesi olmadan, tümüyle anayasaya ve yasalara aykırı bir biçimde bir muhtıra vererek…

Bu süreci engelliyor.

Genel seçimlere gidiliyor.

Ve, cumhurbaşkanı seçmesi engellenen parti ülkedeki her iki kişiden birinin oyunu alarak yeniden iktidara geliyor.

Bu açık mesajdan sonra ordunun ve medyadaki adamlarının artık susması gerekmez mi?

Hayır, susmuyorlar.

Çünkü halkı ve halkın gücünü hiç ciddiye almıyorlar.

Tarihte eşine çok az rastlanan bir biçimde yüzde elliye yakın oy alan partiye “uzlaş” diyorlar.

Kiminle uzlaşacak?

Muhtıra veren generallerle.

Anladığım kadarıyla ülkemizde ve medyamızda “utanmak” pek moda bir duygu değil artık.

Bir insanda bir nebze utanma duygusu olsa böyle bir öneride bulunamaz.

Çünkü 27 Nisan muhtırasının yaşandığı bir ülkede artık “uzlaşma” kavramı, toplumsal ya da siyasal bir uzlaşma anlamına gelmiyor, “uzlaşma” silahlı bir zorbalığa boyun eğme anlamına geliyor.

Eğer ordu o muhtırayı vermeseydi, ortada silahlı bir tehdit olmasaydı bir uzlaşmadan söz edilebilirdi.

Ya da bütün siyasi partiler ve medya hep birlikte yasa dışı bir muhtıraya karşı çıksaydı bugün gene bir uzlaşma aranabilirdi.

Ama bugün “uzlaş” diyenler o askeri muhtırayı destekleyen partiyle, o muhtırayı olağan karşılayan gazeteciler.

Halkın yarısının oyunu alan bir siyasi iktidar, anayasaya ve yasalara aykırı davranan bir orduyla neden uzlaşsın?

O iktidarın görevi o orduyla uzlaşmak değil, o orduyu hukuk çerçevesinin içine çekmektir.

Ordu, yasaların üstünde değildir.

Ve, olmamalıdır.

Yasa tanımayan bir ordu, hem kendisi için hem de halkı için tehlike yaratır çünkü.

İktidara “uzlaş” diyenler Çankaya’ya yeniden Ahmet Necdet Sezer gibi ordu muhtırası karşısında sessiz kalacak, hukukun üstünlüğüne aldırmayacak birini çıkartmak istiyorlar.

Eğer yeniden öyle biri Çankaya’ya çıkarsa bu ülkede hukuksuzluk bitmez.

Bir kere hukuksuzluğa izin verdiğinizde yeni hukuksuzluklara kapı açarsınız.

AKP, iktidarı sırasında patlayan Şemdinli skandalında “uzlaştı” ve işlenen suçun takipçisi olmadı, hukukun gereklerini yerine getirmedi.

Bu davranış onu kurtardı mı?

Hayır.

Ordunun muhtırasıyla karşılaştı.

Şemdinli’de sağlam dursaydı, yasaların gereğini yapsaydı, suçun köküne inseydi, o 27 Nisan muhtırası denilen ayıbı bu ülke yaşamak zorunda kalmazdı.

Şimdi, eğer bu iktidar muhtıracılarla bir daha uzlaşırsa bu, ikinci bir Şemdinli olur.

Yeni suçlar işlenir.

Hukuksuzluk zinciri uzar gider.

Çankaya’da Ahmet Necdet Sezer gibi biri olduğunda bir general yasaların dışına çıkmakta hiç tereddüt etmez, çünkü görevden alınmayacağını bilir.

Ama Çankaya’ya Sezer’e benzemeyen biri çıkarsa…

Hükümetten izinsiz basın toplantısı düzenleyerek “dış politikada” ülkeyi zor durumda bırakan genelkurmay başkanı, 27 Nisan muhtırasını yazan general, böyle şeyler yapmadan önce bir kez daha düşünmek zorunda kalır.

Bir AKP’li cumhurbaşkanı bu suçları işleyen bir generali görevinden alır mı, alabilir mi bilmiyorum ama en azından teorik olarak böyle bir ihtimal hayatın içinde varlığını gösterir.

Bu ihtimal bile belli bir disiplini sağlar.

Eğer siz bu ihtimali ortadan kaldırırsanız, bu davranış,yeni muhtıralara, yeni disiplinsizliklere, yeni suçlara yol açar.

İktidarın geleceğini kurtarmaz, tam aksine bu ülkenin geleceğiyle birlikte iktidarın geleceğini de tehlikeye atar.

Bugün uzlaşacak olan ordudur.

Ordumuzun, kendi halkıyla uzlaşması, halkın iradesini silahına güvenerek yok sayamayacağını kavraması gerekiyor.

Artık halk “korkuyla ve tehditle” uzlaşmak istemiyor çünkü.

13 Ağustos 2007, Pazartesi   

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »