keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv Ağustos 15th, 2007

Sezardan Güle devredilecek işler

Yazan: mustafaemingul Ağustos 15, 2007

Sezer’den Gül’e devredecek işler Cumhurbaşkanı adayı Gül’ün yetişebilirse ilk faaliyeti ‘başkomutan’ olarak 30 Ağustos resepsiyonuna katılmak olacak. Gül’ü Çankaya’da bekleyen önemli kararlar neler? 15 Ağustos 2007 12:57 Yazı boyutunu büyütmek için Cumhurbaşkanı adayı Gül’ün yetişebilirse ilk faaliyeti ‘başkomutan’ olarak 30 Ağustos resepsiyonuna katılmak, en önemli kararı ise kendisini ‘sembolik’ kılacak düzenlemeyi de içeren Anayasa değişikliğini onaylamak olacak. Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül, seçilirse 12 Eylül döneminden bugüne tartışılan, ancak kendisinden önceki 4 cumhurbaşkanı döneminde yapılamayan önemli bir kararla karşı karşıya kalacak. AK Parti’nin hazırladığı Anayasa değişikliği paketi geçerse, Gül, kendisini “sembolik” kılacak düzenlemeleri de içeren paketi onaylayan cumhurbaşkanı olacak. 1924 ve 1961 anayasalarında genel olarak temsili düzeyde olan cumhurbaşkanının yetkileri, 1982 Anayasası ile genişletildi. Ve 1982 anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten bu yana eleştirilen bu konu; Kenan Evren hariç, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve son olarak bugünkü cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde de, tüm iktidarların birinci gündem maddesi oldu, değişiklik için sayısız taslak hazırlandı. SEZER DÖNEMİNDE HAZIRLANMIŞTI Cumhurbaşkanının yetkilerine en açık eleştiriyi; bugün görev süresi sona erdiği halde, fiili olarak devam eden Sezer, henüz Köşk’e çıkmadan, Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde getirmişti. “Cumhurbaşkanına verilen yetkiler parlamenter demokrasinin sınırlarını aşıyor. Açabileceği iptal davasına bakacak Anayasa Mahkemesi üyelerini, yürütme organının başı olan cumhurbaşkanının seçmesi, hukuk devleti ilkesinin gereği olan yargı bağımsızlığı ile bağdaşmıyor” diyen Sezer, göreve geldikten sonra kendisine verilen yetkileri sonuna kadar kullanarak önce DSP-MHP-ANAP koalisyonu, sonra AK Parti iktidarı döneminde yaptığı atamalarla eleştirildi, veto rekorları kırdı, bürokrasinin vekaletle yönetilmesine zemin hazırladı. GÜL’E KISMET OLACAK AK Parti iktidarının bu nedenle hazırladığı Anayasa değişiklik paketi ise, Sezer döneminde değil, kendi adayı Gül döneminde yürürlüğe girecek gibi görünüyor. Prof. Ergun Özbudun’un öncülüğünde hazırlanan Anayasa taslağı aynen uygulamaya konarsa, Gül yetkileri sınırlanmış, sembolik cumhurbaşkanı olacak. Anayasa’nın 104’üncü maddesine göre, devletin başı olan cumhurbaşkanının yasama, yargı ve yürütme alanına ilişkin pekçok görevi ve yetkisi var. İmzaladığı kararlar ve emirleri aleyhine yargıya itiraz engellendiği halde; yüksek yargı üyeleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri, YÖK Başkan ve üyeleri ile üniversite rektörlerini seçmesi en çok eleştirilen görevlerden. AK Parti böyle bir Anayasa değişikliği hazırlarsa, Gül’ün onayı gerekecek. Gül’ün bu düzenlemeyi onaylaması bekleniyor; ancak veto etme, halkoyuna sunma yetkisi de var. BAŞKOMUTAN SIFATIYLA İLK PROGRAMI Cumhurbaşkanının ilk iki turda seçilebilmesi için 367 oy alması gerekiyor. AK Parti bu çoğunluğa ulaşamayacağı için, Gül’ün üçüncü turda, yani 28 Ağustos’ta seçilmesi bekleniyor. Sezer’in 2006 yılında 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle verdiği resepsiyona Erdoğan ve Gül eşsiz davet edilmişti. Bu tarihte seçilmesinin ardından göreve başlamak için yemin etmesi gerekiyor. Yemin töreninin tamamlanması ve görevi Sezer’den iki gün içinde devralması halinde, Gül’ün cumhurbaşkanı olarak ilk faaliyeti, “Başkomutan” sıfatıyla 30 Ağustos resepsiyonuna katılmak olacak. BAŞKOMUTANA DAVET EŞLİ Mİ EŞSİZ Mİ? Önceki yıllarda Gazi Orduevi’nde verilen 30 Ağustos resepsiyonunun bu yıl Kara Kuvvetleri Karargahı’nda verileceği belirtiliyor. Ve yine önceki yıllardaki resepsiyonlarda, AK Parti’den eşi türbanlı olan milletvekileri “eşsiz” davet ediliyordu. Bu kez Genelkurmay’ın 30 Ağustos töreni için “başkomutan” Gül’e göndereceği davetiyenin nasıl düzenleneceği bilinmiyor; davetiye eşli olursa, Gül’ün ilk törene eşiyle birlikte gidip gitmeyeceği de bilinmiyor. Kulislerde, yemin ve devir-teslim töreninin yetişmeyebileceği, 30 Ağustos resepsiyonunun Sezer’in başkomutanlığında yapılabileceği, Gül’ün seçilmiş ama göreve başlamamış olarak, eşsiz katılmak durumunda kalabileceği de konuşuluyor. “Başkomutan” sıfatıyla Milli Güvenlik Kurulu’na başkanlık edecek olan Gül, Anayasa’yla kendisine tanınan, TBMM’nin yeni yasama yılını bir konuşmayla açma yetkisine de sahip. Gül’ün, en azından bu dönemde bu yetkisini kullanıp TBMM’nin açılışını yapması bekleniyor. “BAKANLIĞIMDA BÜYÜKELÇİ KALMADI” DEMİŞTİ Yarın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sunması beklenen yeni kabineye Sezer’in itirazı halinde, yeni kabineyi onaylamak da Gül’e kalacak. Gül’ün gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırmak ve başkanlık etmek yetkisi de var. Dışişleri Bakanlığı döneminde Sezer’in atama kararnamelerini veto etmesine tepkisini “Bakanlığımda büyükelçi kalmadı” diye gösteren Gül’ün öncelikle rahatlatacağı alan da yine Dışişleri olacak. Cumhurbaşkanının bir görevi de, yabancı devletlere büyükelçi göndermek, Türkiye’ye gelen yabancı büyükelçileri onaylamak. Gül, Sezer’den dönen başta Dışişleri olmak üzere bürokrasiye atama kararnamelerini bekletmeden imzalayacak.

Yazı kategorisi: güncel | Yorum Yok »

risalelerin sadeleştirilmesi

Yazan: mustafaemingul Ağustos 15, 2007

M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bazı talebelere Risale-i Nur’u anlamak üzere ve sadeleştirme hakkında sohbetinde, talebelerin kaydettiği bazı beyan ve ifadeleri:
Arapça’da 62.000 kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Siz isteseniz de tam tercüme yapamazsınız. Mesela Rububiyet, Uluhiyet…, gibi. Bu kelimelerin karşılğı yoktur. Arapça’dan tercüme kesinlikle orjinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadır. Risaleleri anlamak için sadece dilde ısrar etmemelidir. Biraz sabır, azıcık gayret ve dikkat inşallah hedefe ulaştırır.
Kitap sadeleştirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakıma incil akibeti gibidir. Her sadeleştirmede bir çok tavizler verilir. Ve açılan kapı kapanamaz. Risalelerin en ağır yerleri ya Medrese-i Yusufiye’de ya da 10-12 hastalığın insanın üzerinde abandığı dönemlerde katip usulü yazılmıştır. (Katip usulü demekle; Hocaefendi Nurların tamamen ihtiyarı haricinde mahza İlham-ı İlahî olduğunu beyan etmektedir.) Yazılışında dahi bir hikmet vardır. İslam’a doymuş ve dolmuş insanlar olmak için bu kitapları mukayeseli olarak en az 5 (beş) defa okumak gereklidir. Bir ara 3 (üç) defa okunsa da olur demiştim ki Üstadım beni rüyada iken ikaz etti tekrar bu sayıyı beşe çıkardım. Kitapları iyi bilen ağabeyleri ve kardeşleri bulmaya çalışın ve mütalaa edin. Risale-i Nurlar çok kıskançtır ve kendine aşık olmayana yüzündeki peçeyi sıyırmaz. Müellifi Muhteremin neşredilmemiş kitaplarından tutun da; Lenin’e, Freud’a, Marks’a kadar hepsini okudum. Dedim ki; onların yollarını taktiklerini de öğreneyim. Ama şimdi diyorum ki; bu kitapları (Risale-i Nurları ) en az beş defa okuyun, başka bir şey istemez!… Risaleleri şu zamanda iyice anlamadan başka şeylere tevessül ederseniz; bir yerde mutlaka mantık hatası yaparsınız. Eğer siz İstanbul’da üçlerin, Urfa’da ikilerin elle sayıldığı bir dönemi idrak etseydiniz, şimdiki şu halde şükreder ve vefa ne demek o zaman anlardınız. Risaleler okyanus gibidir… Bazı yerleri sahil kıyısı gibidir. Bazı yerleri 25-30 metre gibidir, -ihtisas ister. Bazı yerler vardır ki bir kaç yüz metredir ve kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmayan orada yüzemez. Bazı yerler bir kaç bin metre derinlikteki yerlere benzerler. Kalbi nefsine, cesedi midesine galebe edemeyenler oralarda yüzemezler. En büyük transatlantikler dahi Guamm çukurundaki merkezkaç kuvveti riskini göze almazlar. Bazı yerler Allah’ın kainata va’zettiği mizana ayna olarak Everest tepesinin zıddı. Guamm çukuru gibi derindir ki (11.000m.) orada yüzmek için Vekil-i Müceddit-i Elf-i Salis-i Aşr olmak; öyle bir dalgıç olmak lazımdır.

Yazı kategorisi: dini | Yorum Yok »

Dünyayı bile bölmüşüz!

Yazan: mustafaemingul Ağustos 15, 2007

Önce şu cümlelere bakalım: “Gül’ün seçimi çatışma yolunu açar. Bu ay Meclis’te gerçekleştirilecek olan ve bir kaç turu bulması beklenen oylama ile yapılacak seçim, ülkenin gidişatını, İslami orta sınıfın 1923′ten beri Türk devletini kontrol eden laik kesimin karşısına çıkmak sureti ile değiştireceğe benziyor.” Böyle yazıyor The New York Times…
“Kriz olasılığı var. Abdullah Gül’ün tekrar aday olması nedeniyle hükümet ile laik ve askeri elitler arasında yeni bir kriz yaşanabilir. Gül aynı görev için aday olduğunda Türkiye’nin en ciddi siyasi krizlerinden birini yaşadı.” Ne tesadüf! Financial Times da aynı tespitleri yapmış..
“Gül’ün üç ay önce aday gösterilmesinin ardından ordudan tehditler geldiği, binlerce kişinin sokaklarda protesto gösterileri yaptığı” vurgulandı. “AKP’nin Gül’ü tekrar aday göstermesinin orduya açık bir mesaj olarak değerlendirildiği” iddia edildi. Kim iddia etti? The Times gazetesi..
ABD’nin CNN ve ABC televizyonları da haberi “gerginliğe neden olabileceği” iddiasını öne alarak duyurdu.
Bütün bunlar sadece birer tespit mi? Öngörü mü? İyi niyetli uyarılar mı? Elbette hayır. Tespit değil bunlar, temenni. Hep böyle oldu. Türkiye ile ilgili her gelişme böyle algılandı. Algılamanın ötesinde böyle bir Türkiye istendi.
Türkiye ve kriz, Türkiye ve olağanüstülükler, Türkiye ve iç siyasi çatışma, Türkiye ve darbe tartışmaları, Türkiye ve daha bir sürü gerginlik senaryoları…
Elbette bu ülkenin zaaflarından beslenen bir eğilim bu. Bu zaafları biz büyüttük, biz besledik, biz teşhir ettik. Bu zaaflar üzerinden kimlik oluşturduk, taraf olduk. Bu zaaflar üzerinden, çatışma kültürü üzerinden güç/iktidar devşirdik. Sadece içeride değil, dışarıda da bu zaaflara göre destekçiler bulduk, öyle yapmaya da devam ediyoruz.
Hürriyet’in internet sitesinde bu haberlerin sunuluş tarzı, daha da tuhaf: “Gül’ün adaylığı dünyayı da böldü.” İşte tam da bu durumu anlatıyor. Çatışma, restleşme, kamplaşma, birbirini imha etme hali Türkiye sınırlarının ötesine taşınıyor. Sanki küresel bir sorun. Sanki Soğuk Savaş hali. Sanki dünya Abdullah Gül’ün adaylığına göre saf belirliyor. Dışarıda olanlarla içeride olanların Türkiye’ye bakışlarında, algılayış tarzlarında, özlemlerinde, Türkiye okumalarında fark olmayışının göstergesi bu.
Seçim öncesi de aynısını yapmışlardı. Ülkeyi kamplara ayırmışlar, sokakları harekete geçirmişler, milletin bir kesimini diğerinin üzerine salmaya çalışmışlardı. Ankara-Washington arasında hararetle çalışan darbe lobisi ne öngörmüşse, ne planlamışsa o uygulanmıştı.
Üç yıldır her söylenenin, her yazılanın uygulandığını ya da uygulanmaya çalışıldığını gördük. Ama korku üzerine kurgulanan senaryolar, Türkiye insanını hizaya getiremedi! Millet bu senaryolara kulak asmadı. Meydanlara yığılan yüz binlere karşı başka yüz binler susmayı tercih etti. Kavgayı değil uzlaşmayı, krizi değil huzuru seçti. Kriz lobisi için tam bir hüsrandı bu.
Bir yıl önce “The Coming Coup D’Etat” başlığı ile yazı yazdırılan kişinin öngörüleri tutmadı. Nişanlısının daha birkaç gün önce, “ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı” sıfatıyla, “Abdullah Gül olursa kriz çıkar. Hikmet Çetin olsun” mealindeki küstahça müdahalelerini hazmetmedik mi? Bir Allah’ın kulu çıkıp da, bu adama haddini bildirmeye çalıştı mı? Türkiye’nin en hassas seçimine müdahil olacak kadar kabalaşanlar güçlerini nereden alıyor? Sadece ABD yönetimindeki bazı aşırı uçlardan mı? Peki ya, bu ülkedeki destekçilerine ne demeli.
“Sokaklarda gösteriler ve şiddet içerikli protestolar olacaktır” diyen, CHP’nin nasıl tavır alacağını daha Şubat ayında yazan yeni yetme “Türkiye uzmanı”nın söylediklerinin ise bir kısmı gerçekleşti. Aynı kişi ve çevrenin birilerinden aldığı mali destekle Türkiye için ürettiği kriz senaryolarının bedelini hepimiz ödedik. “Bu adamı neden ciddiye alıyorsun” diyorsanız şöyle cevap vereyim: Devlet, en mahrem kurumlarının en önemli toplantılarına bu adamı davet ediyor da, değer veriyor da ondan.
Washington’daki darbe lobisiyle Türkiye’deki ortaklarının menfaatleri nerede örtüşüyor? Aynı süre içinde Hudson’ı ziyaret eden bir üst düzey yetkiliye; “Asla ve asla buna izin vermeyeceğiz” dedirten şey ne?
İdeolojik bir tavır mı yoksa menfaat dayanışması mı?
Türkiye kamuoyu, korku senaryolarını 22 Temmuz’da çöpe attı. İdeolojik farklılıkların çatışmaya dönüştürülmesine tavır aldı. Aynı zamanda birilerinin tercihini, güven duygusunu, meşruiyet kriterlerini sorguladı. Kendi tercihini, güvenini, meşruiyet kriterlerini açıkça beyan etti. Bu tablodan sonra, her yeni durumda aynı senaryolara bel bağlanması, aynı çevrelerden medet umulması, aynı mihrakların tahriklerine kapılınması kabul edilir bir şey değil.
Bireysel heyecanın, dar ideolojik çevre çıkarlarının ötesinde bir büyük Türkiye var. Sistem kurallarıyla işliyor. Şu ana kadar hiçbir kural hatası da yapılmadı. İşte bu Türkiye, bu duruma rağmen, aylardır yaşatılan krizlerden elleri boş çıkanların yeni bir denemeye yeltenmelerini affetmez.

Yazı kategorisi: yorum | Yorum Yok »

Asker düşmanı

Yazan: mustafaemingul Ağustos 15, 2007

Demokrasi… Asker düşmanı.

Hukuk… Asker düşmanı.

Meşruiyet… Asker düşmanı.

Anayasal rejim… Asker düşmanı.

Sivilleşme… Asker düşmanı.

Hukukun üstünlüğü… Asker düşmanı.

Çoğulculuk…Asker düşmanı.

Temel hak ve özgürlükler… Asker düşmanı.

Çok seslilik… Asker düşmanı.

Vatandaş hukuku… Asker düşmanı.

Milli irade… Asker düşmanı.

Halk egemenliği… Asker düşmanı.

Bireysel özgürlükler… Asker düşmanı.

Ekonomik akıl… Asker düşmanı.

Ekonomik kalkınma… Asker düşmanı.

Yoksulluk… Asker düşmanı.

İşsizlik… Asker düşmanı.

Gelir dağılımı eşitsizliği… Asker düşmanı.

Bölgeler arası eşitsizlik… Asker düşmanı.

Asker siyasete karışmasın… Asker düşmanı.

Demokraside asker sivile tabidir… Asker düşmanı.

Rejim ordusu değil, savunma ordusu… Asker düşmanı.

İdeolojisiz devlet… Asker düşmanı.

Demokratik güvenlik… Asker düşmanı.

Sosyal gelişme… Asker düşmanı.

Teknolojinin önemi… Asker düşmanı.

Mustafa Kemal Atatürk başka, Kemalizm başka, demokrasi başka… Asker düşmanı.

‘İnsan odaklı’ siyaset… Asker düşmanı.

Yönetimler ‘yönetilenler’ için var… Asker düşmanı.

Esas ‘yönetilenler’ önemlidir… Asker düşmanı.

Bizi kimin değil, nasıl yönettiği önemli… Asker düşmanı.

İnsanlar sınırlardan çok daha önemli hale geldi.. Asker düşmanı.

Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Endeksi’nde Türkiye 96. sırada… Asker düşmanı.

Yunanistan ise 24. sırada… Türkiye’den 72 basamak üstte… Bu cumhuriyet için bir hezimet değil mi? …Asker düşmanı.

Türkiye dünya ticaretindeki payını artırmalıdır… Asker düşmanı.

Patent sayımız çok az… Asker düşmanı.

İcat geliştirmeliyiz… Asker düşmanı.

Katma değerimizi çoğaltmalıyız… Asker düşmanı.

İnsanlar ana dilini rahatlıkla kullanmalı… Asker düşmanı.

Vatandaş olmak dinin, ırkın, mezhebin yerini hukuksal aidetin almasıdır… Asker düşmanı.

Hukuk devletinde ‘askeri yargı’ olmaz… Asker düşmanı.

Ortalama eğitim üç buçuk yıl, bu bir hezimettir… Asker düşmanı.

Devlet kendi koyduğu hukuk kuralını çiğneyemez… Asker düşmanı.

Askeri Ceza Kanunu siyasete karışan askere hapis cezası öngörürür… Asker düşmanı.

Darbe anayasal suçtur… Asker düşmanı.

Halk meşruiyetin kaynağıdır… Asker düşmanı.

Tek parti ideolojisi olan Kemalizm yerine demokrasi konmalı… Asker düşmanı.

Mevsimlik tarım işçileri on iki milyon için yollarda canını kaybediyor… Asker düşmanı.

Liberalleşme, özgürleşmeyle eş anlamlıdır… Asker düşmanı.

***

22 Temmuzda halkın demokratik köteğini yiyen medya esnafı yeni bir tezgah peşinde.

Demokrasi talebini…

‘Asker düşmanlığı’ olarak tercüme etme gayretindeler.

Bu zevata göre ‘demokrasi mi istiyorsun, asker düşmanısın.’

Afişteki yeni film şimdi bu.

Aslında…

Sahtekarlığı bırakıp ‘asker düşmanlığı’ yerine ‘demokrasi yandaşlığı’ deseler her şey gün gibi açığa çıkacak…

Ama o zaman da kendilerinin neyin yandaşı, neyin düşmanı olduğu anlaşılacak.

Yazı kategorisi: Mehmet ALTAN | Yorum Yok »

yağmur duası neden yapılır?

Yazan: mustafaemingul Ağustos 15, 2007

Bir yağmur duası sonrasında Bediüzzaman Hazretleri’ne de sorular sorulmuş, cevaplar alınmıştır. Öneminden dolayı bu soru ve cevapları özetleyerek arz edeceğim bugün.

Bu konuda basında yer alan ‘bu ibadet sadece yağmur gelmesi için yapılır’ şeklindeki eksik yorumlara bir düzeltme de getirmiş sayılabiliriz.

Soru: Kılınan namaz, yapılan yağmur duası sonunda yağmur yağmadı. Toplanan bulutlar yağmur vermeden dağıldı. İbadetler boşa mı gitti?
Cevap: Hayır, boşa gitmedi. Çünkü yağmursuzluk, bu çeşit dua ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değildir. Yani yağmur duası mutlaka yağmur yağması için yapılmaz. Nitekim güneş ve ayın tutulması zamanında kılınan (küsuf ve husuf ) namazı da mutlaka Güneş’in ve Ay’ın açılması için kılınmadığı gibi. Çünkü Güneş ve Ay bir müddet sonra nihayet açılacaktır. Açılacağı bilinmesine rağmen bu namazların kılınması bu ibadetlerin vaktinin girmiş olmasındandır. Yoksa açılması için değildir. Yağmursuzluk ve kuraklık da, yağmur namazının kılınması ve duasının yapılması vaktinin girdiği manasına gelmektedir. Vakti giren namaz kılınmış, duası yapılmış, böylece ilahi emir yerine getirilmiş olunur. Zaten ibadet ve duanın bir sebebi vaktinin girmesi ise, bir diğer sebebi de emri İlahi ve rıza-i Rabbanidir. Neticesi ise, tamamen uhrevidir. Eğer ibadette sadece dünyevi maksatlar hedef alınsa o namaz sadece dünyevi menfaati elde etmek için yapıldığından ihlas gider, namaz battal olur! Bu bakımdan biz ibadetimizi Rabb’imizin emrini yerine getirmiş olmak için yaparız. Sonunda yağmuru vermek Cenab-ı Hakk’ın hikmetine bağlı bir takdiridir. Hikmeti iktiza ederse verir, etmezse vermez. Vermezse ibadetimiz kabul olmadı yahut da boşa gitti demeyiz, belki karşılığı ahirete tehir edildi, ebedi hayatta ebedi şekilde verilecek diye seviniriz. Asla ümitsizliğe kapılmayız.
Ayrıca ellerin semaya yukarı açıldığı dua sırasında herkes anlar ki, rızkını veren babası, anası, dükkânı, tarlası gibi maddi sebepler değildir. Belki gerçekte onun rızkını tayin eden, o maddi sebepleri yöneten, koca bulutları sünger gibi yapıp, zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Yüce Kudret’tir. Hatta en küçücük bir çocuk da, acıkınca anasına yalvarmaya alışmışken, yağmur duasında açılan elleri görünce hisseder ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden sonsuz bir Kudret, hem beni hem bu çocukları hem bütün valideleri besliyor, rızklarını veriyor. Öyleyse O’na el açıp yalvarmalı, O’na ibadet ve dua etmeliyiz der, tam imanlı bir nesil olur.
Düşünülecek bir diğer husus da, nimet ve rahmet-i İlahiye’nin fiyatının şükür olduğudur. Biz bu fiyatı hakkıyla vermedik, bu şükrü kemaliyle yapmadık. Hatta rahmetin fiyatını şükrederek vermek şöyle dursun, zulmümüzle, isyanımızla da gazab-ı İlahiyi celp eder hale bile geldik. Bu sebeple beşer işlediği zulüm ve tahribat ile kendini nimetten mahrumiyete müstahak hale getiriyor ve bu yüzden dehşetli tokatlar yiyor. Elbette burada bizim de hissemiz söz konusu oluyor. Ayette der ki: “Öyle musibetten kaçınız ki, geldiği vakit sadece zalimlere mahsus kalmaz, mazlumları da yakar.” Çünkü çoğunluğun sebep olduğu umumi musibetten azınlıkta kalan masumlar seçilerek kurtulamazlar. Şayet masumlar harika bir tarzda seçilerek kurtulsalar, Ebu Cehil gibi gerçek manada inanmayanlar, musibetlerden kurtulmak için iman etmiş olurlar. Elmas ruhlu Ebu Bekir’le (ra) kömür ruhlu Ebu Cehil eşit hale gelir, bu da adaleti bozmuş olur.
Öyle ise, çoğunluğun musibeti davet eder hale gelmemesi için azınlık da gayret göstermelidir. Yoksa kendileri de çoğunluğun sebep olduğu musibetten hisselerine düşeni almaktan kurtulamazlar. Yağmursuzluğun musibetli mahrumiyetini onlar da çekerler. Araf Sûresi ayet 155′te Hz. Musa’nın (as) duası akla gelebilir: “İçimizdeki sefihlerin yüzünden bizleri felakete atma ya Rabbi!”

Yazı kategorisi: dini | Yorum Yok »