tuncay güney ve hizbullah

Tuncay Güney, dışişleri şehitlerinin katillerini açıkladı: Chicago’daki küresel şebeke 80 darbesinden sonra harekete geçti. Çetenin tetikçisi olan ASALA, Ankara’dan aldığı emirle kirli çarka karşı çıkan Türk diplomatları öldürdü.

Dünyanın en karanlık terör örgütlerinden biriydi… 1973 ve 1995 yılları arasında, sayısız eyleme imza atmıştı. Adı ASALA olan o örgüt, 41 Türk diplomatın da katili olarak “tarihe” geçmişti. Ancak Ergenekon’un karakutusu olarak bilinen Tuncay Güney, ASALA’yla ilgili ezberleri bozdu. ASALA’nın Türkiye’deki karanlık güçler tarafından kullanıldığını belirten Güney, bu kez de “derin şebekeye” dikkat çekti. İşte Güney’den çok çarpıcı tespitler:

ASALA’ya öldürtülen Türk diplomatlar neden hedef seçildi?
PKK’ya yol açılabilmesi için diplomatlar gözden çıkarıldı. Bu dönem ASALA bitirilmiş gibi gösterildi. Ancak bugün ASALA aktif siyasette, diğer Ermeni lobileri içerisinde faaliyet yürütüyor.

Diplomatlarımız kim vurduya gitti.Devlet neden bu işin peşine düşmedi?
Elçilerin görev yaptıkları ülkelerin raporlarına bakıldığında delillerin karartıldığını göreceksiniz. Ankara’ya yollanan bir yer tespiti raporu dahi gün yüzüne çıkmamıştır.

Diplomatlarımızın suçu neydi?
Diplomatların hepsi özel seçilmişti. Öldürülen diplomatlar, o dönem kurulan kirli işlere karşı çıktı. Askeri darbeden 1 yıl önce, küresel sebeke planları devreye sokulmuştu. Bu diplomatlar dış misyon şefliklerinde istenilen talepleri uygulamayacaklarını belirtmişlerdi. Açıkça tavır alan misyon şefleri, Susurluk çetesi elemanları tarafından suikatlere uğradı.

Bu katliam şebekeye ne sağladı?
Derin devletin önündeki engel olarak görünen bu diplomatların ortadan kaldırılmasından sonra ASALA ve Susurluk ekibine lojistik destek sağlandı. Bölgede ABD, İran, İsrail, Türkiye, Pakistan bağlantılı uluslararası şebeke kuruldu. Yeni 50 yıllık plan devreye girdi.

Neydi bu büyük plan?
“Devlet destekli taşeron örgütler kur, kullan, imha et” politikası devreye sokuldu. Uyuşturucu trafiğinden, kara para-devlet mafyası oluşumuna kadar birçok bölgesel plan işleme konuldu. Global uyuşturucu kaçakçılığı bağlantıları da oluşturuldu. Özel bankaların paraları “çamaşır makinesi ile” aklaması, istihbaratların rolü, terörün ve ortaklarının para paylaşımına kadar hepsi ‘Çağdaşlaşan Türkiye’ sloganı ile yürütüldü. Kirli işler hanedanının kirli paraları çağ atlattı.

Oyunların perde arkası nasıl çözülür?
Türkiyenin darbeler sonrası yakın tarihini diplomatlarımızın öldürülmesi ile başlayan süreci irdeleyerek çözebiliriz. ASALA adı altında tetikçilere öldürtülen bu Türk Dışişleri misyon şeflerinin asıl kilit görevleri neydi? Bunlar hiçbir zaman açıklığa kavuşmadı. 

O zaman küresel çete hala bölgemizde!
1980 dönemi öyle bir köprü kuruldu ki; silah tüccarları, para transferleri, istihbarat teşkilatları, kukla iktidarlar ve işbirlikleri bugünlere kadar uzanıyor. Merkezi ABD’nin Chicago kentinde olan bu çete, Irak (Bağdat), İran (Tahran), Hindistan (Bombay), Ürdün, Lübnan (Beyrut), Tel Aviv ve Ukrayna’ya kadar uzanıyor.

Hükümetlerden habersiz nasıl yönetiyorlar bu örgütü?
Bu ülkelerin hepsinde merkezi hükümetten izinsiz, gizli ofisleri bulunmaktadır. Ankara Kızılay’da da küçük ofis var. Büyük ofis Balgat’a taşındı.

Bu anlamda ASALA’dan hemen sonra PKK’nın devreye sokulmasını nasıl yorumlamak lazım?
Global Chicago şebekesinin emri ile PKK’nın doğuşu için öldürülen Türk diplomatlar sürecinden itibaren PKK’nın gelişimine bakmak lazım. Resmi olarak PKK’nın kuruluş tarihi 27 Kasım 1978. 15 Ağustos 1984′e kadar PKK hiçbir eylem yapmadı. Bu süreçte ulusal istihbarat şirketleri ile temas ve çalışma faaliyetlerini geliştiriyordu. Bugün PKK’nın üslendiği ülkeler, küresel Chicago çetesinin ofislerinin bulunduğu ülkelerdir.

1980 askeri darbesini bu sürecin neresine monte etmek gerekiyor?
12 Eylül öncesi bombalar ve tabancalar ülkeye Bulgaristan’dan sokuluyordu. Kaçak Bulgar kapısı bıçak gibi kesildi. Yeni kurulan küresel çete ofisleri devreye girdi. Türkiye Amerikan veya NATO depolarından sözde çalınan silah ve patlayıcılar ile tanıştı 

Yani müttefiklerimizin depolarından çıkarılan silahlar bize mi yöneldi?
Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerde kullanılan bütün patlayıcı maddelerin Batı ülkeleri veya Amerikalılar’ın kullandığı malzemeler olduğu tespit edildi. Bir anda terör örgütleri patlayıcı madde kulanımında sınıf atladı. Gazeteci ve aydın cinayetleri dışında suikastlar iş dünyasına da uzandı.

BAĞDAT’IN İŞGALİNDE ’1 NUMARA’NIN ROLÜ
Bu işlerin başında kamuoyunun yakından tanıdığı kimseler var mı? Söz konusu o isimler nerede görev yapıyor?
Bir örnek vereyim. 1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçmeyince devreye ’1 Numara’ girdi. Kısaca özetlersem, ’1 Numara’, Irak menşeli Kesnizani tarikatı ile gizli görüşmelere başladı. Bu gizli görüşmeler neticesi Amerikan askerlerinin Bağdat’ı kolayca ele geçirmesi sağlandı. Çünkü tarikat, Barzani ailesinden Talabani’nin partisine ve hatta Saddam’ın sarayına kadar uzanan bir güce hakim. Birçok Iraklı general, Türkmen, Arap bu tarikatin gizli müridi. Tarikatin şeyhlerinin birçoğu dönme. Sözde İslam sufizmi ile yoğrulmuş kişiler. Kesnizani tarikatının Mersin’de de şirketleri bulunuyor. Ve ithalat-ihracat yapıyorlar.

Tarikat bu kadar yaygınsa Türkiye’de de mutlaka uzantıları olmalı…
’1 Numara’nın desteği ile son 20 yıldır var. Türkiye’de şirketleri ve Türk menşeli üst düzey gizli müritleri bulunmakta. Cem Ersever, JİTEM bölge sorumlusu iken tarikatı ziyarete giderdi. Kesnizani tarikatının paralarını Türkiye üzerinden Avrupa ve Amerikan bankalarına hangi özel banka transfer ediyor? Bunlara bakmalı. Geçmiş dönemde banka sahibi ile yaşadıkları sorunda ’1 Numara’ hangi cumhurbaşkanına devreye girmesi için rica da bulundu? Ve üçlü toplantı yapıldı?

DİPLOMATLARIN KATİLİ ASALA DEĞİL SUSURLUK

‘Yurt dışında öldürülen diplomatların katillerini Asala’da aramayın’ diyen Tuncay Güney, çarpıcı bir adresi işaret etti: Suikastleri düzenleyen, Susurluk’ta ortaya çıkan derin devlet çetesiydi.

Ergenekon’un karakutusu olarak bilinen Tuncay Güney, uzun süren suskunluğunu TAKVİM için bozdu. Yaşamını Kanada’da sürdüren Güney, açıklamaları ile bomba etkisi yarattı. Geçmişle ilgili ezberleri bozan Güney, bu kez banka operasyonlarından Deniz Baykal kasetine kadar geniş bir yelpazeye değindi. İşte Güney’den son bombalar…

Türkiye’deki en önemli operasyonlardan biri de bankalara yönelikti… Bu operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de bankalar operasyonu hiç irdelenmedi. Bankaları hortumlayanların ellerinde yüzde 20 para kaldı. Çünkü bankaları iflasa götürenler sadece aracıydı. Bankalar iflas ettikten sonra onlara yüzde 20 pay verildi. Bu “temiz” bir operasyondu.

Bu operasyonda kimler vardı?
İş dünyası, siyaset, mafya ve gizli ordunun iç içe kesiştiği kollektif devlet… “Kollektif devlet”te kara para ile oynamayan kaç banka vardı. Bankalarda biriken fonlar kimindi.

Çürüyen, zor ayakta duran 12 Eylül döneminin yarattığı mafya ile büyük Türk basınının ilişkileri neydi?Devlet ihalelerinde şantaj, tehditrüşvet- asparagas haber yapan kaç basın patronunun şirketi vardı. Bir gecede banka hortumlanması nedir. Ve üstü zamanla örtülen sorunlar. Batık bankaların parası Ankara’da paylaşıldı ve yurt dışına aktarıldı.

70′li yıllarda Türk diplomatlarına düzenledikleri suikastlerle sesini duyuran bir Ermeni terör örgütü var… Asala… Asala nasıl bir örgüttü?

Asala’nın, hükümetler düzeyinde ilişkileri vardı. Bu ilişkiler PKK’ya geçti. Türkiye’de PKK’ya bulaşmayan kaç sermaye var ?…
Mesela Mersin Limanı projesi… Türkiye’nin Susurluk’ta öğrendiği derin devlet çetesi yurt dışındaki diplomatlara suikastler düzenledi. Efsane olarak bilinen Çatlı, Asala’nın bir kilisesi ve iki gençlik derneğinden başka nereyi bombalamış? Hani bunlar bizim “kahramanlarımızdı”.

Yani Asala ve Susurluk iç içe mi?
O “Kahramanlardan” oluşan grup Papa suikastinde de görev almadı mı? Yurt dışında öldürülen diplomatların katillerini Asala’da aramamalıyız.

Susurluk çetesinde aramalıyız. Öldürülen diplomatların hepsi özel seçilmiş kişilerdi.

Deniz Baykal’ın kaset skandalı Türk siyasetinde bir dönüm noktası mı?
Deniz Baykal, CHP’nin başından gitmemek için çok direndi. Baykal’ı bugünlere taşıyanlar onun gitmesini istedi.
İlahi adalet ki aynı ekip Toronto merkezli bir yayın şirketinden kasedi yayına soktu.

Kılıçdaroğlu’nun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
CHP’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun görevi iktidar değil. CHP’nin tek amacı seçimlerde oy oranı ve Meclis’teki milletvekili sandalyesini arttırmak.
Böylece yasal değişikliklerde AK Parti istediği oy oranını alamamalı. Ayrıca CHP sandalye sayısını arttırınca yasa değişikliklerinde Meclis kilitlenmek istenecek.

CHP ‘Solun’ neresinde?
Bazılarına göre CHP solun önünde engel. Doğru ya da yanlış bunu toplumsal sol değerlendiremiyor.
Kamusal derin sol, protesto ve eylem cephesinde kaos çıkartıyor.

‘Manukyan, kudretli paşaya altın rozet ve 4 altın yıldız taktı’

Son soru, Türkiye’yle ilgili aklınızda kalan ilginç bir not var mı?
Vergi rekortmeni olan ilginç bir isim var. Matild Manukyan. Bu Ermeni kökenli genelev patroniçesi aristokrat bir aileden gelir. Notre Dame de Sion’u bitirdikten sonra terzilik ile iş hayatına başladı. Karaköy’de kiraya verdiği babasına ait binaların kirasını ödeyemeyen genelev işletmesinden birine ortak olarak bu işe girdi. Sonra işlettiği genelev 37′ye çıktı. Mama Manukyan 12 Eylül darbesinden sonra kudretli bir paşaya altın rozetle birlikte 4 altın yıldız da takmıştı.

İPEKÇİ VE MUMCU ABAS’IN ADAMIYDI

Türkiye’nin geçmişinde Hiram Abas adı önemli bir yer tutuyor. MİT eski müsteşar yardımcısı olan Abas kimin hedefindeydi? İlk darbeyi ne zaman aldı?

Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) efsane haline gelen Eski Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas’a ilk darbe, “Babalar Operasyonu”yla indi. Operasyonlarla birlikte başlayan yayınlarla Abas bir anda “ABD’nin adamı” olarak ilan edildi. Faili meçhul cinayetlerde kaybettiğimiz Abdi İpekçi-Uğur Mumcu, Hiram ustanın ekibindendi. Bu iki gazeteci, bütün önemli dosyaları Hiram ustadan almıştı. İstihbarat savaşlarında, Hiram ustanın bütün ekibi öldürüldü. Daha sonra kendi ortadan kaldırıldı. Kurulan yeni mafyanın yeni liderleri, Ergenekon’un emrine girdi.

Batıdan beslenen gazetecilerimiz aydınlarımız kimler?
Hiram’ı öldürenlerin sloganı “Ne ABD, ne batı, bağımsız Türkiye” idi. Peki Amerikancılıkla suçlanan Hiram Abas ve ekibi tasfiye edilince Türkiye’deki “ABD sevdası” bitti mi? Tabi ki hayır. Bugün basında Avrupa Birliği fonundan ve ABD’den maaş alan aydınlarımız ile gazetecilerimiz var. Onlarca ismin yer aldığı bu liste, istihbarat birimlerinin elinde var. Geçtiğimiz aylarda Amerikan elçiliğine bilgi veren gazetecilerin isimleri açıklanmadan dosya kapatıldı. Hiç kimse buna kafa yormadı.

Hiram Abas ekolünün bugünkü karşılığı nedir?
Hiram ekolü, marjinal olarak devam ediyor. Hiram ekolünde bulunan ve faili meçhul cinayetlere giden hiçbir gazeteci, ne ABD’den ne de batı fonlarından yararlanmadı. 12 Eylül’den sonra oluşturulan Atatürkçü ve ulusalcı vakıflar ile gazeteci ve aydınlar, Batı fonlarından besleniyor.

Peki bu beslendikleri bilgileri nasıl aktarıyorlar?
ABD ve Batı’ya bilgi verenler birikimlerini aktarıyor. İstihbarat birimlerindeki havuz bölümü, bu bilgilerin sağlamasını yapıyor. Ve bu bilgiler ışığında denge politikası uyguluyorlar. Batı ve ABD için Türk pazarı, çok önemli. Her zaman bu bilgiler bir pazar araştırması gibi irdeleniyor. Siyaset bilimcisi ve ekonomist doçentler de başka ülkelere tez hazırlıyor. Bu tezlerin karşılığı, burs olarak geri dönüyor. Bir nevi kamusal operasyon gibi…

Kamusal operasyonu biraz açar mısınız?
Kamusal operasyonlar yapılırken hep psikolojik harp medyaya dağıtılır. “Rejim tehlikede, sistem tehlikede, devlet tehlikede” diye başlıklar atılır. Hep tehlike hep korku. Oysa tehlike sistemin statükonun kendisidir.

Bunlar kime ne fayda sağlıyor?
İşte bu karanlık fonlardan beslenen holdingler var. Bunlar benim için batı, ABD ve İsrail’e baskı yaptılar. Türkiye’de asparagas, yalan haber yaparak etkimi kırma politikası yapanlar tek elden yönlendiriliyor. Dış istihbarat birimleri ve diplomatlara “susturun” diye baskı yapanlar, Türkiye’deki hukuk ve yargı merciine de “sanık yap” diye baskı uyguluyorlar.

Bunun başka örneği var mı?
Mehmet Özbay’a sarılanlar, FBI’dan Mehmet Özbay dosyasını istesin. Yine Susurluk’un İngiltere’deki sorgu tutanağını istesinler. Yine aynı şekilde benim için FBI’dan ve Avrupa ülkelerinden dosya istesinler. Baksınlar bir tane olaya karışmışlığım var mı? CIA’den ve FBI’dan dosya isteyenler, eli boş döndü. Bu yetkililere sanal suç oluşturma girişimini teklif eden gazeteci ve iş adamlarımız da oldu.

O DA BİR SUİKAST SONUCU ÖLDÜ

Tuncay Güney’in bahsettiği Hiram Abas, 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Müfettişlik görevinden sonra MİT’te çalışmaya başladı. Özellikle 12 Mart döneminde MİT’te etkin görevde bulundu. 1978′de Namık Kemal Ersun’un tasfiyesiyle ilişkili olarak kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. 1983′te ikinci kez MİT’e dönen Abas, 1988′de yayınlanan MİT raporundan sorumlu tutuldu. Bunun üzerine Mehmet Eymür’le pasif göreve alınmak istenince tekrar teşkilattan ayrıldı. 26 Eylül 1990′da, Amerikan silah firmalarının Türkiye temsilciliğini yapan bir şirkette çalışırken suikaste uğradı. Suikasti DEV-SOL üstlense de sırlarla dolu cinayet aydınlatılamadı.

İşte Tuncay Güney’in Hizbullah ve Hrant Dink cinayetiyle ilgili çarpıcı açıklamaları:

Domuzbağları ile hafızalara kazınan Hizbullah örgütü nedir?
Hizbullah terör örgütü değil, bir devlet örgütüdür. Derin devletin imamları ya da gayri nizami askerleridir. 3′er kişiden oluşan üç grup halinde 9 kişilik hücre gruplarıdır.

Peki bu örgüt çökertilmemiş miydi?
Uyuyan, görev saatini bekleyen hücreleri çökertmek imkansızdır. Eğitim kamplarında özel dersler aldılar. Silah kullanma, bomba imalatı, sabotaj, fidye alma, adam kaçırma ve suikast gibi eğitimlere tabi tutuldular. Kartal Demirağ’a (Özal suikastçısı) ders veren eğitmenler Hizbullah’ın kadrosunu yetiştirdi.

Bu örgütün arşivi Beykoz’daki villa baskını sırasında devletin eline geçmişti.
Şifrelerinin çözülmesi gerekmez miydi?

10 yıl öncesine ait bir tane sağlam bilgi donanımlı Hizbullah raporu bulamazsınız.

Üzerinde hiçbir ciddi araştırma yapılmamış tek teşkilat Hizbullah’tır. Yani bu örgüt devletçe korunuyor mu?

NATO üyesi olan bütün ülkelerde, iktidara bağlı olmayan gizli askerler halen görev başındadır. Sovyetler’in çökmesi ile Avrupa’daki gizli yapı olan gayri nizami teşkilatlar ve sivil uzantıları yeniden yapılandırıldı. Türkiye’de bu yeni yapılandırılmaya gidilmedi.

Gladyo benzeri bir yapı mı?
Hizbullah benzeri sağda ve derin solda, Atatürkçülük kisvesi altında birçok naylon örgüt bulunmaktadır. Bir takımı uyuyor. Bir takımı da siyasi arenada…

Derin destekleri bulunan örgütün amacı ne olabilir?
Gelecekteki eylemler, iktidarı zan altında bırakma faaliyetidir. Hükümet ve güvenlik birimleri biçare gösterilirken, spekülatif haberler ile yöneticiler zor durumda bırakılacak.

Bu yapının sol kanadı nasıl?
Hizbullah benzeri derin solda Ekimciler var. Polis halen bu grubun içine adam sokamadı. Kuruluş yerleri İzmit- Tuzla-Adapazarı. Oysa bu bölge Ülkücü mafyanın üstlendiği bölge ve “Şeytan Üçgeni” olarak biliniyor.

Nasıl yani…
Eylem yapıncaya kadar bu kişileri tanımıyoruz. İşte bunlar uyuyan dinci veya derin solcu örgütler.

Hepsinin amacı aynı mı?
Hizbullah’a Hizbul-şeytan denildi. Aslı; Gayri Nizami İmamlar… Eski Ülkücüler, komando kamplarında eğitim gören ‘devletin sokak polisi’ görevini üstlenmişti. Hizbullah ise uluslararası ve yerel istihbaratın ortak projesi olarak kuruldu.

Dış bağlantı ilk günden bu yana var mıydı yani?
Medya Türk toplumuna Hizbulşeytan diyerek haber yaptığı günlerde… Dış istihbarat servisleri, raporlarında Hizbullah’ı “Devletin Gavur İmamları” projesi olarak tanımlıyordu.
Bugüne kadar Türk istihbarat birimleri ABD ve Ortadoğu ülkeleri ile Hizbullah konusunda bilgi alışverişinde bulunmadı.

İranlı diplomat Muhsin Karger, o dönem Tahran’a gönderdiği raporda Hizbullah’ı “Türkiye’nin Hizbul-şeytanı” olarak tanımlıyordu. Karger; Türk basınındaki birtakım gazetecilerle görüşmesinde de örgütü Hizbul-şeytan olarak tanımladı.

İran’ın Hizbullah’tan böyle söz etmesi enteresan değil mi?
Hayır. Örneğin, Hizbullah Beyrut’a ekip yollamıştı. Lübnan’daki Şeyh Fadlallah ve Hasan Nasrallah ile görüşme yapıp yardım talep etmişlerdi.

Tahran yönetimi bu ilişkiyi engellemiş, Hizbullah’ı “Ankara’nın kuklası” olarak tanımlamıştı.
Ve bizim Hizbullahçılar Beyrut’tan elleri boş dönmüşlerdi.

Hizbullahçılar’ın tahliyelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hizbullah sanıklarının Yargıtay tarafından “serbest bırakılması” tamamen hukuksal bir oyun. Hükümeti yıpratma planı devreye sokuldu. Bölgede terör örgütü PKK eylemlerinden sonra, Hizbullah’ın eylemlere başlaması çok yakın. 28 Şubat benzeri yeni bir kaos ortamı ile karşı karşıyayız.

Mali takip yok
Tuncay Güney, açıklamalarında Hizbullah’ın mali kaynaklarıyla ilgili olarak da konuştu. Güney, “Türk istihbaratı PKK’nın mali kaynaklarını biliyor. Ancak Hizbullah’la ilgili böyle bir çalışma yok” dedi.

Dink suikastiyle aynı birim
TAKVİM’e gündem değiştirecek açıklamalarda bulunan Güney, Dink cinayetine de değindi. Güney, şöyle konuştu: “Malatya cinayeti ve Hrant Dink suikastında kullanılan gençler, milliyetçi olarak tanınıyor. Hizbullah ise Allah’ın askerleri… Her iki grubun da emir aldığı, eğitim aldığı birim, aynı daire…”

28 Şubat sürecinde Başbakanlık Takip Kurulu raporuna göre Hizbullah’ın değişik kanatları ve insan gücü şöyle gösterilmektedir:

Hizbullah-İlim Grubu: 50-60
Hizbullah-Menzil Grubu: 80-100
Hizbullah-Vahdet: 20-25
Hizbullah-Selam:15-20.

Bu sayıların hepsi, söz konusu grupları özellikle tehlikesiz ve işlev halinde olmadığını göstermek amacıyla özenle verilmiştir.

Şikago örgütü
Güney, Hizbullah’ın eylemlerini yaparken “Şikago Çetesi”nden destek alacağını söyledi.
Güney, “Son 10 yıldır Türkiye’nin naylon-gizli orduları ‘Şikago Çetesi’ tarafından korunmakta ve görevlendirilmektedir. Hizbullah, Şikago örgütüdür” dedi.

Genel kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Ben bu gidişle CHP’ye galiba oy veremeyeceğim. Çünkü …

Türkiye’yi gözlemleyerek, içinde yaşayarak, anlamağa çalışarak, bana göre “daha iyi bir Türkiye” olması için benim yapabileceğimi, elimden geldiği kadar yapmaya çalışarak 69 yaşına geldim. İns Allah sağlıklı olarak bir süre daha yaşarım. Burada yaşamayı kendim seçtim.  Türkiye dışına yerleşme fırsatı iki kere ciddi olarak önüme geldiği halde Türkiye’de yaşamayı, yaşlanmayı ve ölmeyi tercih ettim. Memnunum. Bu benim “kader”imdi ve şikâyetçi değilim.

 

Çocukluğumdan bu güne kadar, beni önemli ölçüde “solcu” yapan bir algılamam ve itirazım oldu. Bu algılama ve itiraz nedeni, bazı insanların, babalarından, ailelerinden ötürü hak etmedikleri bir kayrılma ile yaşamaları durumu idi. Üniversite’deki hocalıktan ülkenin başbakanlığına kadar kamusal alana ait ve liyakat ve ehliyetle tahsis edilmesi gereken birçok mansıp ve makamın, adeta  arka plandaki bir görünmez eller mekanizması tarafından birilerine madalya gibi verilmesi beni hep rahatsız etti hep. Çok ciddi bir “haksız rekabet “ vardı. Osmanlı’nın kapılanma kurumu, kapılanma kültürü Cumhuriyetin içinde devam etmişti. Enderun, Harbiye ve Mülkiye’de yetiştirildikten sonra Padişah kapısında kapılananlar, sosyolojik statüsü köle, uşak ve aristokrat melezi olan bir “yönetici sınıf”ı oluşturmuşlardı. Kendilerine ulufe gibi verilen mansıplarla ve makamlarla Padişah’a şahsi itaat yemini ile hizmet edenler devletin kendilerine emanet edilmiş olduğunu vehmederlerdi. Arkaik bir dünya tasarımı içinde kendi meşruiyetlerine inanırlardı. Bu sınıfa Cumhuriyetin başlangıçta mütevazı kökenli olsalar da hızla kendini Cumhuriyetin sahibi sanma kuruntusu ile yaşayan yeni aile kadroları eklenmişti. Öztrak’lar, Öymenler gibi.

 

Ben sosyolojik olarak bu sınıftan değildim. Babam, babası ayakkabıcılık yapan bir Trabzonlu idi. Muhacerette (1915) 10 yaşında okuldan ayrılmış Rus işgalinden kaçarken anasız babasız kalmış sonra da okuyamamıştı. Şoförlük yaparak çalışmaya başlamış sonra yedek parçacı olarak ticarete atılmıştı. Annemin babası ve annesi köy kökenliydi. Muhacerette annemin babası ölmüştü. 1968’lere kadar yaşamış ve ondan çok şey öğrendiğim anneannem ümmi idi. Annem hafız olmuş, yeni yazıyı halk mektebinde öğrenmişti. Ben farklı olan bir “askeriye” yani ayrıcalıklı “devlet görevlileri” sınıfının varlığını ilkokul yıllarımda, ama özellikle 1952’de TED Ankara Koleji’nde yatılı öğrenci olduktan sonra ayırt ettim. Kendi sınıfsal statümü, kimliğimi bilinçlendirmeğe başladım. Mülkiye’deki hocalık hayatım ve 1976’dan sonra CHP’de çalışmam ve CHP’yi içinden, perdenin arkasından bir miktar görme fırsatı bulmam bunu iyice netleştirdi. Konu zihnimde berraklaştı. Bu sınıf bilinci siyasi tercihlerimi de etkiledi. Yaşama tarzımı en iyi koruyabilecek bir tarihi kimliğe sahip gibi görünse de, sınıfsal nedenlerle CHP’den rahatsız olmaya başladım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son kurultayda Parti üst yönetimi için kendi kadrosunu oluşturması ile birlikte bu rahatsızlığım şiddetli bir şekilde arttı. CHP’yi yeniden, sosyal demokrat bir parti gibi değil, İkinci Abdulhamid’in mabeyin kapısında yaşayanlar partisi gibi algıladım. Gürsel Tekin gibi birkaç kişinin oluşturduğu farklılığa rağmen,  CHP, ağırlıklı olarak  bir “paşazadeler” partisi gibi görünüyor bana.

 

Birkaç örnek verelim. Gülsüm Bilgehan hanımefendi, ki gerçekten büyükannesi Mevhibe Hanım gibi hanımefendi bir insan olduğunu hissediyorum, İsmet İnönü’nün torunu olduğu için siyasette bulunuyor. Prof. Dr. Hurşit Güneş Bey, kendisi siyasete babasının verdiği soyadı ile değil bileğinin gücüyle girmiş Turan Güneş’in oğlu olduğu için siyasette bulunuyor. Arasının iyi olmadığı söylenilen eniştesi Prof. Dr. Sencer Ayata da, aynı Turan Güneş’in damadı olduğu için siyasette bulunuyor. Faik Öztrak, Mülkiye Mezunu ve Atatürk ve İnönü dönemlerinde milletvekilliği, TBMM Başkanvekilliği ve Dâhiliye Vekilliği yapmış olan dedesi Faik Öztrak’ın torunu ve Babasının oğlu olduğu ve Öztrak soyadını taşıdığı için gene  İçişleri Bakanlığı yapmış olan Orhan Öztrak’ın oğlu ve gene taşıdıkları soyadlarından ötürü TRT Genel Müdürlüğü yapmış Adnan Öztrak’ın ve Devlet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış İlhan Öztrak’ın yeğeni olduğu için siyasette bulunuyor. Faik Öztrak’ın muhteşem bir soyadı var. Öztrak’lar, akraba oldukları Göle’ler ve İnan’larla birlikte Ankara’nın perde arkasındaki iktidar oyunlarının en güçlü aile ağlarından birini oluşturuyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin üst lider kadrosuna taşıdığı çok ilginç bir başka Osmanlı’yı Cumhuriyet’e bağlayan quasi-aristokratik ailenin çocuğu da Osman Korutürk. Osman Korutürk,  İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinden olup Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda da yer almış Salah Cimcoz’un torunu ve Cumhuriyet’in altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün oğludur. Dışişlerinde kendi bileğinin hakkı ile kariyer yapmış olsa da, Türkiye’nin dış politikası ile ilgili kamuya yansımış herhangi bir analizi, fikri olmayıp, siyasete getirilişinde siyasi faaliyetlerinin rol oynadığının söylenmesi imkânsız gibidir.  Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin üst yönetimine taşıdığı kadroda örneği arttırılabilecek bu arkadaşların sınıfsal ortak özellikleri çarpıcıdır. Bu çarpıcı özellik CHP liderini “solda” değil, Ankara’nın perde arkasındaki iktidar yapılarında, devleti özellikle 1960’dan sonra, “babasının tapulu malı gibi” kendine ait bir yapılanma olarak algılamış ve “fıstık gibi” kullanabilmiş belirli bir iyi aileler ağı ve bu ağın iç içe olduğu devlet geleneğine dayandığı için “sağda” konumlandırmaktadır.

 

Bu süreçteki asıl garabet, Osman Korutürk gibi birçok insanın, üyesi olmadıkları bir partinin genel başkan yardımcısı yapılmalarıdır. Bir diplomatın çok iyi bir teknisyen olduğu varsayılıp bir CHP hükümetinde dış işleri bakanı yapılması belki makul, “normal” görülebilir. Ama hiçbir siyasi kimliği, deneyimi, iddiası olmayan Osman Korutürk bir CHP hükümetinde dış işleri bakanı değil, düne kadar üyesi olmadığı Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkan yardımcısı yapılmıştır. Açıktır ki bir partinin genel başkan yardımcılığı, bir genel başkanın danışmanlığından farklıdır. Bu örnekte Osman Korutürk genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na dış politika danışmanı olarak atanmamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’ne dış politika konularından sorumlu genel başkan yardımcısı olarak atanmıştır. Şimdi sormak gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi devlet dairesi midir? Bir siyasi parti nedir? Bir siyasi parti teşkilatı ile mesela Maliye Bakanlığı teşkilatı arasında bir fark var mıdır? Varsa nedir? Bir siyasi partiye müsteşar ya da genel müdür atanır gibi genel başkan yardımcısı, genel sekreter atanır mı? Dünyanın hangi demokrasisinde buna benzer bir saçmalık görülmüştür?

 

CHP tarihinde kurultay delegelerinin bu kadar saçmalık karşısında bu kadar sessiz kaldıkları, siyasi basiretin bu kadar buharlaşıp uçtuğu, adı parti olan bir yapının siyaseti bu kadar yerin dibine gömdüğü bir başka kurultay hatırlamıyorum.

 

Bu durum nasıl açıklanabilir? Ne olmuştur? Nasıl olmuştur? Siyaset bilimi doçentliği yapmış bir Deniz Baykal sadece “kaset şoku”ndan ötürü mü bu gelişmeler karşısında sessiz kalmıştır? Örgüt örgüt diye diye ömrümü CHP’de tüketmiş bir Önder Sav’ın, önce en yüksek perdeden siyasi parti olmanın ne anlama geldiğine dair bir dersi Kılıçdaroğlu’na veriyor muş gibi yapıp sonra aniden tamamen seyirci rolüne geçmesi nasıl açıklanabilir? Bunca yılın CHP teşkilatının sorumluluğunu taşıyan parti yöneticileri ve Kurultay delegeleri tanımadıkları kişilerin, teknisyen meknisyen değil, doğrudan doğruya genel başkan yardımcısı olarak kendilerini yönetmek gibi tepeden indirilip tayin edilmesini nasıl olağan bir olay gibi görmüş, nasıl hazmetmişlerdir? Cumhuriyet Halk Partisi’nde teşkilat içinde çalışmayanlar, teşkilatı tanımayanlar, teşkilat tarafından tanınmayanlar, partili olmamış insanlar kadrosu Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetimini nasıl devralmışlardır? Bu sadece ve sadece bir iyi düşünülmemiş tüzük değişikliğinin yarattığı öngörülmemiş bir boşluğa yol açmasının seçimlere gidildiği bir süreçte, seçim kazanma sözü veren bir kendisi fazla sınanmamış bir genel başkanın tekerine çomak sokmamak endişesi ile insanların sessiz kalmaları şeklinde açıklanabilir mi? Sanmıyorum.

 

Bir demokraside bir siyasi partinin lideri, değil seçim zaferi cennet vaat etse dahi, o partinin üyesi olmamış, o partinin kadrolarının tanımadığı ve o partinin kadrolarını tanımayan bir “takımı” gökten zembille indirir gibi o partinin yönetimine getiremez. Eğer böyle bir şey oluyor ise o yapı bir demokrasinin yapısı değildir ve bir siyasi parti değildir.

 

Bir insanın bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı olabilmesi için, o partiye üye olmuş olması, yıllarca başka partililerle çalışmış olması, öteki partililerin onu onun öteki partilileri tanımış olması, partililerin onda güvenilirlik ve liderlik vasıfları görmüş olmaları gerekmez mi? Partililerin tanımadığı ve partilileri tanımayan bir insanın bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı seçilmesi nasıl açıklanabilir? Bundan daha büyük saçmalık olabilir mi? Güzellik yarışması mı yoksa parti meclisi seçimi mi yapıldı CHP kurultayında? Bir partinin genel kurulu, nasıl ve hangi hakla siyasi yöneticilerinin seçimini bir genel başkanın tek seçiciliğine bırakabilir? Ve nasıl bir dünyada bir genel başkan partisine üye olmamış, partilileri tanımayan ve partililerin tanımadığı çok büyük olasılıkla kendisinin de tanımadığı, iyi tanımadığı birilerini beğenip getirip o partililerin tepesine parti yöneticisi olarak koyabilir? Nedir bu? Yeniçeri Ocağı’nda bile Ağa yapılmanın bir raconu vardı? Yeniçeriler “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” diyebiliyorlardı.

 

Nereden nereye geldi CHP? Tek Parti diktatörlüğünden gelmiş bir İsmet İnönü bile 1950 sonrasında partisini temsil ilkelerine dikkat ederek yönetti. 1950′li yılların CHP’si bile Kurultaylarında partili olma bilincine sahip insanların kurultay yaptıkları bir parti idi. Deniz Baykal ve Önder Sav, siz nasıl bir yapılanma yarattınız adına parti denilen? Enkazı altında kaldığınız bir yıkımın tarihi sorumluluğunu nasıl taşıyacaksınız? İleride eğer bu olan bitenlerin tarihi yazılırsa ne denecek Cumhuriyet Halk Partisi geleneğinde yaptığınız tahribat hakkında?

 

Bu yapılanmada beni asıl rahatsız eden, bu tür sosyolojik yapısı kapı kulu ile güya aristokrasi melezi olan, sınıfsal konumları nedeni ile cımbızla seçilir gibi CHP’nin üst yönetimine taşınan, sonra da devletin üst yönetimine taşınmak istenilen bu kadronun ciddi bir “hakkaniyetsiz rekabet” meselesi yaratmasının ötesinde, büyük bir siyasi etkililik riski de yaratmasıdır. Ehliyet, zekâ ve karakterin sınandığı uzun siyasi ayıklama süreçlerinden geçmeden aniden tepeye taşınmış bir siyasetçi kadrosunda kalitesizlik problemi nasıl çözülebilir ki?

 

Beni rahatsız eden üçüncü husus ise şudur.  Bir genel başkanın, son gelişmelerde olduğu gibi, daha önce birlikte çalışarak tanıma fırsatı bulmadığı ve birbirini de tanımayan kendi parti kadrolarının da tanımadığını bir “beyzade” ve güya “teknisyen”ler heyetini ani bir şekilde sahneye çıkartması, bu “beyzade” güya “teknisyen” heyetin şekillendiği bir başka mutfağı gerektirir. Böyle süreçlerin olmazsa olmaz perde arkası mekanizmaları, ilişki ağları vardır. Ben Kemal Kılıçdaroğlu ile Osman Korutürk’ün eskiye inen bir tanışıklığı olmadığından eminim. Gene mesela Osman Korutürk ile mesela Sencer Ayata’nın da eskiye inen bir tanışıklıkları olmadığından eminim. Ve merak ediyorum kim birbirini tanımayan bu iki insanı Kemal Kılıçdaroğlu’na telkin etti? Bu “beyzade” güya teknisyen heyeti oluşturup öne süren ağ Masonluk mu? Güçlü aileler ağı mı? Ne? Kemal Kılıçdaroğlu hangi verilere dayanarak bu insanların paraşütle siyasete indirilmelerinin Türkiye’deki  ve Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki siyaset süreçleri için çok faydalı olacağını, bu insanlarda keşfedilmemiş siyasetçi potansiyeli yattığına karar verdi? Bunun neresi Halkçılık? Bunun neresi siyaset?

 

Adam kayırmacılıkla siyasete paraşütle gökten indirilmiş olmanın Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki en çarpıcı örneği Bülent Ecevit’in kendisidir.

 

Bülent Ecevit’in dedesi Huzur-u Hümayun  hocası olarak Padişah Vahdettin’ özel hizmet veren Müderris Mustafa Şükrü Efendi, babası Ankara Hukuk Mektebinde Adli Tıp Profesörü Ahmet Fahri Ecevit’ti.  Tek partili dönemin diktatör lideri İsmet İnönü Fahri Ecevit’i 1943-1950 arasında Kastamonu milletvekili yapmıştı. Ecevit 1944’te Robert Kolej’den mezun olduğunda babası İsmet İnönü’nün atanmış milletvekili idi. Annesi önemli bir ressam olarak kendini kabul ettirmiş olan Fatma Nazlı Hanım’dı. Bülent Ecevit’in 1946’da evlendiği Rahşan Hanım’ın babası da, tek parti döneminin diktatör CHP lideri İsmet İnönü’nün maliye ve ekonomi danışmanlığını yapan, Siyasal Bilgiler Okulu profesörlerinden Namık Zeki Aral’dı. Bülent Ecevit’in önce Ankara Hukuk sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki öğrenciliği iyi gitmedi. Gelini Rahşan Ecevit’in kendisiyle iyi geçinmemesi sonucunda oğlu Bülent Ecevit’le de mesafeli bir ilişki sürdürmüş olan annesi Nazlı Ecevit, 1970li yıllarda Bülent Ecevit’in çocukluğu ve gençliği ile ilgili gazetede yayınlanan ve Bülent Ecevit’in müdahalesi ile durdurulan anılarında Bülent Ecevit’in özellikle üniversitede öğrenme ve başarı zorlukları yaşadığını anlatmıştı. İsmet İnönü üniversite’de zorluk çeken Ecevit’in imdadına onu Londra’daki Türk Büyükelçiliğine basın müşaviri olarak atayarak yetişti. 1950’de CHP iktidardan düştükten sonra da İsmet İnönü Türkiye’ye dönmek zorunda kalan Bülent Ecevit’e CHP’nin gazetesi Ulus’ta iş verdi. !957’de de onu Ankara’dan milletvekili adayı gösterdi. CHP’nin 1957’deki göreceli başarısı sayesinde Bülent Ecevit parlamento’da siyasete girmiş oldu. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra İsmet İnönü 1961’de yeniden başbakan olduğunda, tekrar Ankara Milletvekili yaptığı Bülent Ecevit’i Çalışma Bakanı olarak hükümete soktu. Bülent Ecevit 1946’dan 1961’e kadarki iş hayatını, tamamen ama tamamen, hem babası hem de kayınpederinin hatırı nedeni ile onu himayesine almış, kayırmış olan İsmet İnönü’ye borçludur. Eğer 21 yaşında üniversitede başarılı olma sıkıntısı çeken ve elindeki en önemli becerisi iyi İngilizce bilmek olan bir “kolej çocuğu” değil “halk çocuğu” olsaydı, eğer İsmet İnönü’nün kayırması olmasa idi, olsa olsa İngilizce öğretmeni ya da bir banka şubesinde memur olurdu.

 

Bülent Ecevit,  kendi siyasi varlığını borçlu olduğu perde arkasındaki güçlü aile ilişkileri ağı üstünde yaşayarak güçlü adama kapılanmak ve böylece siyasetin görünen perde önünde mansıp ve makam dağıtmak mekanizmalarını en çok kullanmış, Türkiye açısından kötüye kendi bireysel kariyeri açısından da güya iyiye kullanmış siyasetçilerin başında gelir. 1976’da CHP’ye yeni bir programla yeni bir yön vermek üzere yola çıktığında, CHP’de yeni programını, iktidar olduktan sonra uygulanacak hükümet programını ve bürokraside kilit kadrolara atanacak bürokrat kadrolarını belirleme görevini, o güne kadar bir defa dahi olsun ben Halk Partiliyim dememiş olan, Brezhnev’i reformist bulduğu için Mao’yu örnek almış ve “deha”sı kendinden mülhem İktisat Profesörü Bilsay Kuruç’a verdi. Karısının teyze oğlu olduğu için. Bülent Ecevit, 1999’da yeniden başbakan olduğunda, bu sefer iki başka “deha”sı kendinden mülhem seçkin aile çocuğu Mülkiye Profesörünü daha, Nami Çağan’ı ve Şükrü Sina’yı, önce milletvekili sonra bakan yaparak gökten zembille siyasete indirdi. Ha bu arada gerçekten sormamız lazım. Sevgili Nami Çağan ve Şükrü Sina Gürel kardeşler şimdi ne yapıyorlar?

 

Orta Doğu’nun binlerce yıllık siyaset kültürü geleneğinde “Tanrı kral” anlayışı yoktur. Ama “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”, “zil-ullah-ı ruy-i zemin” olan “kral, padişah, şah, şehinşah” anlayışı vardır. Tanrı, kendi başlarına kalsalar ya davulcuya ya da zurnacıya varacak ve birbirini telef edecek koyunlardan oluşan sürüyü, insanlığı, reaya’yı idare etmek için onlara bir çoban tayin eder. Tanrı istediğini en alttan alır en üste yükseltir. İstediğini de en üstten alır en alta indirir. Tanrı’nın kimi niye en alttan alıp en üste çıkardığı, ya da en üstten alıp en alta indirdiği insanları ilgilendirmez. Bunun için de sorgulanmaz. Yer yüzünde tanrının çoban olarak görevlendirdiği Zil-ullah-ı Ruy-i zemin de, ister se gider Bosna’da Sokol kasabasından bir çocuğu alır getirir Sadrazam yapar ya da İkalya’dan köle olarak getirilmişken Sadrazam yaptığı Damat İbrahim Paşa’yı alır kafasını keser, mallarını müsadere eder. Bütün bunlar reayayı ilgilendirmez. Padişah sadece Allah’a karşı sorumludur.

 

CHP, Türkiye siyasetinde padişahlık geleneğinin devamlılık ekseni üstündedir. Devlet kuşu, Huvarna, Kemal Kılıçdaroğlu’nun omuzuna konmuştur.  Şimdi o padişahtır. İstediğini alır vezir yapar, istediğini alır rezil yapar. Bu CHP ilçe başkanlarını, il başkanlarını, ilçe ve il kongrelerini yapan partilileri, kurultayı yapan delegeleri ilgilendirmez. Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay’a oluşturduğu kadroyu niye başka türlü değil de oluşturduğu gibi oluşturduğuna dair hiçbir, ama hiçbir açıklama yapmamıştır. Padişah’ın kerameti sorgulanmaz. Sorgulanmaz mı? Sorgulanamayan keramet Kılıçdaroğlu’nun kerameti mi yoksa kendilerinde hala Türkiye’nin sahibi asliliğini vehmeden bir aileler ağının kerameti mi?

 

CHP’nde ilçe başkanı, il başkanı olmak, milletvekili olmaktan öte bir görev ve işlev işaret eder mi? Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin nasıl yönetileceği, kim tarafından değil nasıl yönetileceği anlamında siyasetle ilgilenilen bir Parti midir? Cumhuriyet halk Partisi’nin ilçe kongreleri, il kongrelerinde, kurultaylarında Türkiye’nin nasıl idare edileceğine dair meseleler tartışılır mı? Nedir Cumhuriyet Halk Partisi? CHP bir parti midir? Yoksa mansıp ve makam dağıtma borsası mıdır?

 

Siyaset bir teknokrasi meselesi midir? Varsayalım ki Osman Korutürk çok başarılı bir diplomattır. Ama demokrasilerde dış politikayı siyasi sorumluluğu olan hükümetler belirler. Dış politika ile ilgili temel tercihleri, seçmene hesap verecek olan siyasi kadrolar yapar. Bu temel tercihler, hükümetler, parlamentolar, siyasi parti kongrelerinde tartışarak yapılır. Çünkü uluslar arası ilişkilerde siyasi tercihlere referans yapılmadan kendiliğinden var olan “doğru”lar yoktur. Eğer böyle ise, bir siyasi partinin üyesi bile olmayan birinin hop diye bir gecede genel başkan yardımcılığına getirilmesi nedir? Siyaset midir? Osman Korutürk’ün Türkiye’nin dış politikası, dünyada uluslar arası ilişkiler düzeni hakkındaki görüşlerini ifade ettiği bir kitabını bilen var mı? CHP’nin son kurultayında delegeler, hangi verilere dayanarak, neye bakarak Osman Korutürk’ün uluslar arası düzen ve Türkiye’nin dış politikası ile ilgili görüşlerinin CHP’nin varsa bir dünya görüşü o dünya görüşü ile uyuştuğunu düşünerek Parti Meclisi üyesi seçimlerinde Osman Korutürk’e oy verdiler. Gene demokrasilerde dünya görüşlerine, siyasi tercihlere dayanmayan iktisat politikası doğruları yoktur. Varsayalım ki, çok ciddi kuşkum var ama hadi varsayalım ki İkinci Faik Öztrak çok iyi bir iktisat politikası uygulayıcısı. Yani siyasi sorumluluk taşıyan hükümetlerce alınmış temel kararları uygulamayı biliyor. Peki, aramızda İkinci Faik Östrak’ın dünya görüşünü, siyasi tercihlerini, bu görüş ve tercihlerle ilişkili iktisatçılığını ifade ettiği, yazdığı çizdiği herhangi bir kitabını, makalesini, konferansını bilen, okumuş dinlemiş olan var mı? Türkiye’de onlarca eski ve yeni diplomat ve üst düzey iktisat bürokratı var. Kemal Kılıçdaroğlu niye onlardan başkalarını değil de Osman Korutürk’ü ve İkinci Faik Öztrak’ı bir gecede CHP’nin genel başkan yardımcılığına taşıdı? Osman Korutürk’ün dedesi Salah Cimcoz ve babası Fahri Korutürk, İkinci Faik Öztrak’ın dedesi Birinci Faik Öztrak ve babası Orhan Öztrak olduğu için mi? Bu bir Osmanlı padişahlığı mabeyininde Padişah’ın kapı kulu aileleri arasından vezir oğlu vezir, nazır oğlu nazır gençlere mansıba dağıtmasına benzemiyor mu? Bunun neresi siyaset, neresi adalete ve hakkaniyetli rekabete yönelik olması gereken sosyal demokrat siyaset?

 

Kılıçdaroğlu’nu bu kadroyu kim telkin etti? Bunun izini sürmeden CHP’nin nasıl bir parti olduğunu anlamak olanaksızdır. Acaba sorun Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisinin de aynı perde arkasında görünmeyen ilişkiler ağının bir gecede paraşütle siyasete indirdiği biri olması ile ilişkili olabilir mi? Tam değil. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, Enderun’lu da değil, “beyzade” de değil. Ama mütevazı aile ve eğitim kökenleri, bürokrasideki kariyerinde, Türkiye siyasetinin perde arkasındaki görünmez güç ilişkisi ağlarının imkânlarını kullanarak ilerlemiş olması ihtimalini sıfırlamıyor elbette. Kemal Kılıçdaroğlu, memurluğunu CHP ile sıkı ilişiler içinde olmuş olan “sol” seçkin bürokratik iktidar yapıları içinde yapmaya başlamış ve büyük bir olasılıkla bu sayede ilerlemiş biri.

 

Perde arkasındaki güç ilişkisi ağlarının varlığını bana en çok göstermiş olan bir kariyerin sahibi de Yavuz Ege. Yavuz Ege ile ilgili biyografik bilgi ararken tesadüf ile Kemal Klıçdaroğlu’nun bürokrasi temelli teknokratik/siyaset yapılanmalarına aşina olduğunu gösteren bir ipucu elde ettim. Ama öce Yavuz Ege örneğine bakalım. Yavuz Ege örneğini daha iyi biliyorum. Çünkü kendisini SBF iktisat bölümünde “part time” hocalığı sırasında izledim. Ve değerli eşi Aylin Hanımefendi SBF’deki ilk hocalık yıllarımda öğrencim, sonra ben Maliye Bakanlığı’nda o da DPT’de çalışırken Türkiye AB ilişkileri ile ilgili bürokratik süreçlerde iş arkadaşım oldu. Biraz daha yakından tanıma fırsatı edindim Yavuz Beyi.

 

Yavuz Ege Mülkiye Mezunu ve İngiltere Kent Üniversitesi’nde iktisat doktorası yapmış. Türkiye’nin iddialı orgenerallerinden birinin kızı olan Aylin Hanımla evlendi. DPT’deki kariyerinden sonra şaşırtıcı bir bürokratik kariyer yaptı. 1990’lı yıllarda, dört farklı hükümet Yavuz Ege’yi ard arda bürokraside en üst düzeylerdeki görevlere atadı. Öyle ki, Yavuz Ege 1993-1996 arasında Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı ve Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında DPT Müsteşar yardımcılığına getirildi. 1996’da Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller hükümeti sırasında Rekabet Kurumu üyesi ve 1997-1999 yıllarının Mesut Yılmaz hükümeti sırasında Dış Ticaret Müsteşarı ve YÖK üyesi olarak atandı. Bütün bu atamalar sırasında Süleyman Demirel gene Cumhurbaşkanı idi. Şimdi birbirinden siyasi olarak farklı üç başbakan ve hükümet tarafından peş peşe bu kadar önemli görevlere atanması için, ya Yavuz Ege’nin ya atandığı görevlerle ilgili çok üstün teknik ve yöneticilik becerileri olması, ya da kendisine yürü ya kulum yürü diyen bir arka plan, güçlü aile ilişkileri, perde arkası güç ağları olması gerekmez mi? Gerekir. Peki, Yavuz Ege’nin Türkiye’nin DPT müsteşar yardımcısı, Dış Ticaret müsteşarı, Rekabet Kurumu üyesi ve YÖK üyesi olarak atanmayı hak eden teknik ve yöneticilik vasıflarına sahip, müstesna bir bürokrat olduğunu iddia edecek tanıyanları öne çıkar mı? Sanmıyorum. Acaba Yavuz Ege bir iddialı orgeneralin damadı olmasa, bürokratik iktidar yapılarını etkileyen perde arkası güç ağları üç farklı başbakana peş peşe Yavuz Ege adını fısıldamış olmasa Yavuz Ege’nin böyle bir kariyeri gene de yapmış olacağı ihtimalini inandırıcı bulur musunuz? Gene sanmıyorum.

 

Yavuz Ege hakkında biyografik bilgi ararken internette, Ulusal Politika Araştırma Vakfı ile karşılaştım. Başkanı Yavuz Ege. Vakfın Kurucuları ve yönetim kurulu üyelerinden biri de Kemal Kılıçdaroğlu. Nominal olarak baktığımızda bunda hiçbir tuhaflık yok. Eğer tabi bu ve benzeri vakıflar, açıkça kuruluş amaçları ile ilgili faaliyetleri yürütmek için kurulur ve çalıştırılırsa. Ama eğer Türkiye siyasetinin arka planının görünmeyen güç ağları bir güya sivil toplum örgütleri ağı örgütü ile iç içe geçmiş ise o zaman olay değişir.

 

Türkiye’yi siyasette ve bürokraside idare etmek görevinin Tanrı tarafından kendilerine verildiğini vehmeden bir “kast”ın varlığını görüp deneyimleyerek 69 yaşıma geldim. Ve bu kastı sevmiyorum.

 

Cumhuriyet Halk Partisi arka planda devletle oynama hakkını kendinde gören bir emekli ve muvazzaf generaller, emekli ve muvazzaf büyükelçiler, emekli ve muvazzaf profesörler, emekli ve muvazzaf hâkimler kastının kontrol ettiği bir parti midir? Cumhuriyet Halk Partisi, adındaki “halk”ın siyasete katılmasını ne sağlıyor. Yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun kabiliyeti ve dünya görüşüne dair hiçbir şey bilmediğimiz İkinci Faik Öztrak’ı bir gecede paraşütle CHP genel başkan yardımcılığına taşıması mı sağlıyor?

 

Yıllar önce, eskiden CHP’lilik kimliğimin bir parçası idi ama ben artık CHP’li değilim başlıklı bir hayli yankı getiren bir yazı yazmıştım. Ben CHP’li değilim. Ama CHP’ye oy vermek istiyorum, kötünün en az kötüsü gibi göründüğü için. Ama Kılıçdaroğlu’nun CHP geleneğindeki mabeyin ve Enderun genlerini yeniden kaşıması beni acayip rahatsız ediyor. Ben nasıl CHP’ye oy verebileceğim ki? Sınıfsal kimliğim engelliyor. Ben babamın bana verdiği soyadı ile himaye görmemiş bir “halk çocuğu”yum. Benim “kolej çocukluğu”mda bir halk çocuğunun kolej çocukluğu idi. Ben bu “beyzade” güya teknisyenlerin kayrılmasından hiç ama hiç hoşlanmıyorum.  Haksız rekabetin kurumsallaştırılması, olmayan bir aristokrasinin vehmedilmesi, bunun da solculuk diye yutturulmasını “aptalca” buluyorum. Seçmen, gökten paraşütle indirilenleri kokularından tanıyıp bu “beyzade”cilik oyununu reddediyor. Faik Öztrak değil Mehmet Şimşek, Osman Korutürk değil  Ahmet Davutoğlu hakkaniyetli rekabetin saygı duyulan siyasetçileri. Mehmet Şimşek her ne kazandı ise kendi alın teri, emeği ve zekası ile kazandı. Türkçe bilmeyen, okuma yazma bilmeyen fakir bir köylünün çocuğu olarak başlayıp TC Maliye bakanı olarak görev yaptığı yere gelmişse bunda bir zerre hak edilmemiş, himaye ile verilmiş kazanç yok. Faik Öztrak için aynını söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin dede Faik Öztrak’a ödenmemiş bir borcu yok ki oğul ve torun Öztrak’lara mansıp ve makam vermekle uğraşalım.

 

Türkiye’nin siyasi tarihinin yazılmasında not edilmesi gereken en önemli tespitlerden biri, 1980 darbesinden sonra darbeci askerlerin bürokraside oluşturduğu kadronun bürokratik iktidarının AKP hükümetine kadar kesintisiz sürdüğüdür. Turgut Özal darbeci askerlerle iktidarı paylaşmaya razı olarak başbakan ve cumhurbaşkanı olmuştur. 1980 darbesinin temel hedefi olan Süleyman Demirel’de Türkiye’de iktidar olabilmenin yolunun askerlerle iktidarı paylaşmak olduğunu kabul etmeye 1980’den sonra razı olmuş ve 1990’lardaki başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı sırasında askerle iktidarı “bölüşme”nin adeta “kusursuz”  siyasetçi örneğini vermiştir. 1980 sonrasında Türkiye’nin siyasi tarihi, bürokrasideki belirli bir kadronun AKP hükümeti kuruluncaya kadarki, sürekli olarak bürokratik iktidarı kontrol ettiği vakıası doğru tespit edilmeden yazılamaz. Bu dönemde, perdenin önündekilerin perdenin arkasındaki hangi görünmeyen iktidar ağları ile ilişkili olarak perdenin önünde siyaset yaptıklarının önemli ipuçlarının yakalanmasında, bürokrasideki bu belirli kadronun dayanıklılığının kaynaklarının araştırılması önemli katkı sağlayacaktır.

 

Kendilerini  Türkiye’yi yönetmekte, Maliye Bakanı, Hazine Müsteşarı, Dış İşleri Bakanı, Merkez Bankası guvernörü olmakta imtiyazlı yaratılmışlık vehmeden bir geleneği reddetmek istiyorum. Sınıfsal kimliğimden ve adalet değerimden ötürü. CHP padişah kapısına kapılananların, kapı kullarının devleti kötüye kullanmaları geleneğini sürdürerek kime kendini sol, sosyal adaletçi olarak gösterebilecek ki?

 

http://www.yahyatezel.com/index.php

Genel kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.