keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv 'Ahmet ALTAN' Kategori


veli küçüğün baş döndüren ilişkileri

Yazan: mustafaemingul Haziran 11, 2008

Araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün 2003 yılında Alman National Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Türkiye’de uzun bir süredir askeri darbe olmamıştır. Bunu büyük bir eksiklik olarak görüyorum” dediğini ortaya çıkardı. Karlıbel, Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz’in “Alman Faşistleriyle toplantı” yaptıklarını söyledi.

Bir dönem Alman Emniyeti’nde görev yapan araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon örgütü yapısının, Alman Faşist gruplarının oluşturduğu derin devlet yapısıyla aynı özellikte olduğunu söyledi. Karlıbel, Ergenekon Örgütü’nün, BFV (Anayasa Koruma Teşkilatı) olarak anılan Alman İç İstihbarat Servisi’nin 2001 ve 2002 yıllarında hazırladığı iki raporda “Ergenekon Türk Sağcı Grubu” adıyla yer aldığını söyledi. Ergenekon örgütünün benzerinin, Almanya’da 1980′li yılların başında ortaya çıktığını anlatan Karlıbel, Veli Küçük’ün, Alman gladyosunun subaylarıyla buluşup istişarelerde bulunduğunu ifade ederken, “Veli Küçük, 2003 yılında faşist Gerhard Frey’in sahip olduğu Alman National Zeitung gazetesine demeç verdi ve ‘Türkiye uzun yıllardır askeri darbe görmemiştir. Bunu bir eksiklik olarak görüyorum’ dedi” iddiasında bulundu.

Alman ırkçılarıyla birlik

Büyük Hukukçular Birliği Derneği Başkanı Kemal Kerinçsiz’in bu birliği kurarken Alman NPD Partisi Genel Başkanı Günter Deckert’le internet ortamında tercüman vasıtasıyla irtibata geçtiğini ve aynı oluşumu Türkiye’de kurduğunu söyledi. Karlıbel, “Günter Deckert, Almanya’da 1994 yılında Türkleri kundaklayan Nazi gençleri mahkemelerde savunmak için Alman Ulusal Hukuk Birliği adında bir dernek kurdu. Bu dernek 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Kerinçsiz de Büyük Hukukçular Birliği’ni kurarken 2001 yılında Deckert’le mail ortamında iletişim kurdu ve Almanya’daki oluşumun aynısını Türkiye’de kurdu” dedi.

Veli Küçük’ün sık sık gittiği Hollanda ve Almanya’da Alman, Hollanda ve Danimarka’dan gelen aşırı milliyetçi kişilerle buluştuğunu söyleyen Karlıbel, “Bunlardan en ilginç buluşma Mölln ve Solingen katliamlarını organize eden DVU Partisi Genel Başkanı Dr. Gerhard Frey ile buluşmasıdır” dedi. Bu buluşmada, Alman Özel Harp Dairesi’nde uzun yıllar görev yapan Yarbay Wilhelm Hillek’in de olduğunu ifade ederek “Hillek, Türklerin hepsini karantinaya alalım, Türklerin olmadığı bir Almanya temiz bir Almanya olacaktır sözleriyle tanınıyor” dedi.

2001′de Almanya ergenekonu kaydetti

Karlıbel, Alman istihbarat raporlarında Ergenekon oluşumu ile ilgili olarak 2001 yılındaki değerlendirmede; “Baden Würtenberg’in Mannheim Şehrinde 23-25 kişilik bir oluşumun, Bavyera’nın Nürnberg şehrinde ise 30-35 kişilik yeni bir Türk Milliyetçi oluşumun belirlendiği ve bu oluşumun Ergenekon adında olduğu tespit edilmiştir. … Bu gurubun siyasi ideolojisi olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Ama genellikle Türk Ülkü Ocakları’ndan ayrılan şahıslar bu oluşumun içinde yer almaktadır. Biz muhtemelen bu oluşumdaki şahısların Ülkü Ocakları ile olan ideolojik tartışmalarından ve farklılıklardan ötürü ayrıldıklarını ve böyle yeni bir oluşum kurduklarını düşünmekteyiz” dediğini ifade etti.

Almanya’ dan ‘Ergenekon’culara yardım

Karlıbel, 2001 ve 2007 yılları arasında Almanya’daki Ergenekon oluşumunun Türkiye’ye 1.5 milyon avro para transfer ettiğini söyedi. Paraların bir kısmının masraf, kitap alımı ve Almanya ve Hollanda gezileri için gönderildiğini ifade eden Karlıbel, bu paranın 120 bin avrosu Yeni Çağ Gazetesi’ne, 380 bin avrosu Türk Ortodoks Kilisesi’ne, 90 bin avrosu Noel Baba Derneği’ne, 15 bin avrosu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGB) Genel Başkanı Taner Ünal’a, 4 bin avronun kitap alımı için Doç. Dr. Ümit Sayın’a, 25 bin avrosu avukatlık masrafları için Kemal Kerinçsiz’e, 12 bin avrosu Hollanda ve Almanya gezileri için Veli Küçük’e, 3 bin 500 Avrosu ‘masraflar’ adı altında Sevgi Erenerol’a ödendi” dedi. Karlıbel, Alman yasalarına göre 10 bin avro üzerindeki meblağların transferinde paranın nereden nereye ve hangi amaçla gönderildiğinin kayda alındığını da sözlerine ekledi.

Yabancı düşmanlığının kalesi

1951′de Alman Askerleri Gazetesi adıyla kurulan National Zeitung (Milli Gazete), 1958′de Gerhard Frey tarafından satın alındı. 1963′ten itibaren bugünkü adıyla yayın hayatına devam eden gazete aşırı sağ yayın politikasıyla biliniyor. 1976′da haftalık 106 bin tiraj ortalaması tutturan gazete, 30 yıl sonra yaklaşık 44 bin kişiye satılmaya başladı.

National Zeitung, yabancı düşmanlığını körükleyen haberleriyle bilinse de, gazetenin genel yayın yönetmeni Frey Nazilerle aralarında mesafe olduğunu ancak birçok Almanın tek bir ırkın yaşadığı bir ülkede yaşamak istediğini vurguluyor. AB’nin genişleme sürecine tepki gösteren gazete Türkiye’yi daha önce mercek altına almış ve dosya konusu da yapmıştı.

Aynı zamanda aşırı sağcı Alman Halk Birliği Partisi’nin kurucusu ve lideri olan Frey, yine aşırı sağcı Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi ile 2005 seçimlerinde ittifak yapmış ancak her iki parti yüzde beşlik ülke barajının altında kaldığı için parlamentoda koltuk sahibi olamamıştı.

Kömürlükte bulunan el bombası Alman yapımı çıktı.

Ankara’nın Öveçler semtinde Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli başçavuş M.G.’ye ait kömürlüğün kapısına bırakılmış paket içinde bulunduğu belirtilen el bombasının Alman yapımı ve NATO standartındaki DM 41 modeli olduğu belirlendi.

Başçavuş M.G.’nin polise “buldum” diyerek teslim ettiği şüpheli paketteki bomba ve patlayıcı maddelerle ilgili olarak yürütülen soruşturmada yeni bilgiler ortaya çıktı.

Söz konusu bombaların benzerleri, Ergenekon soruşturmasını başlatan Ümraniye’deki 7 el bombası ile nisanda İstanbul Otogarı’nda bir bagaj içinde bulunan 5 el bombasından 2’sinin de yeni ele geçirilen el bombasıyla aynı tip olduğu anlaşıldı.

Başçavuş M.G.’nin Merkez Komutanlığı aracılığıyla polise teslim ettiği kutu içindeki tahrip kalıpları ile değişik markadaki mermilerin büyük bölümünün iyi korunduğu görüldü.

Tahrip kalıplarının 250’şer gramlık olduğu ve patlama düzeneklerinin hazır olduğu, yine kutuda bulunan aparatların kullanılarak patlatılabileceği biçimde korunduğu belirlendi. Polisin ihbarcı olarak ifadesine başvurduğu M.G.’nin verdiği ifadeye karşın patlayıcıların savcılık kanalıyla incelemeye alındığı öğrenildi.

BAŞSAVCI’YI ALMAN KONSOLOSLUĞU’NDAN TEHDİT ETMİŞLERDİ

Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük’ün ifadesini aldıktan sonra İstanbul’da bulunan Almanya Başkonsolosluğu’ndan bir kişi tarafından tehdit edilmişti. Başsavcılığı telefonla arayan konsolosluk görevlisi, Öz ile görüşmek istediğini bildirmiş ancak görüşme gerçekleşmeyince santral görevlilerine Savcı Öz’ü hedef alan tehditler yağdırmıştı. Telefonda Zekeriya Öz’ü ölümle tehdit eden kişinin Almanya Başkonsolosluğu’ndan aradığı resmi kayıtlarca belirlenmişti. Başsavcılık, konsolosluktan kimin aradığını bulunmak için soruşturma açmıştı.

Tüm bu gelişmeler doğrultusunda, Başsavcı Zekeriya Öz’ü Alman istihbaratçıları yada onların görevlendirdiği bir kişinin tehdit etmiş olabileceği üzerinde duruluyor.

TARAF

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN, Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Küresel ısınma, Tarih, bilgi çöplüğü, deprem, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | Yorum Yok »

Benim değiller…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 29, 2007

Biz generallere sık sık “silahın gücünü siyasete sokmayın” diyoruz ama bazen haksızlık yaptığımızı düşünüyorum. Bu coğrafyada onların gücüne sahip olan herkes onların yaptığını yapardı gibi geliyor çünkü.

Hangi siyasetçi emrinde bir ordu olsaydı diktatörleşmezdi?

Orduları olmadığı halde otoriterleşmiyorlar mı?

Siyasetçilerden geçtim…

Medyanın köşe sahiplerinden kaçı, emrinde bir ordu olduğunda darbe yapmazdı?

Burası tuhaf bir yer.

Ya genlerimizden, ya geleneklerimizden, ya da eğitimimizden demokrat insan yetiştirmekte çok zorlanıyoruz.

Bu ülkenin siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir seçim zaferi kazanmış olan bir başbakan, “seçilecek cumhurbaşkanı benim cumhurbaşkanım olmayacak “diyen bir yazara “o zaman sen de buranın vatandaşı olamazsın” diyor.

Başbakanın elinden gelse Bekir Çoşkun’u ülkeden atacak, bunu hissediyorsunuz.

Zaten öfkesi, bir yazarı kendisine rakip seçip onunla polemik yapmasından belli.

Bence bir yazarın “ o, benim cumhurbaşkanım değil” deme hakkı vardır.

Bu söz, onun hissiyatını belirtiyor.

Yazar böyle söyledi diye kimsenin cumhurbaşkanlığına, meşruiyetine, hukuki haklarına bir halel gelmez.

Doğrusunu isterseniz, ben de Ankara’da “benim” olan kimseyi görmüyorum.

Benim cumhurbaşkanım, benim başbakanım, benim bakanlarım, benim ana muhalefet liderim, benim genelkurmay başkanım yok orada.

Ama bu orada cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, anamuhalefet lideri, genelkurmay başkanı yok anlamına gelmiyor.

Sadece onların davranışları, üslupları, fikirleriyle benimkiler tam olarak örtüşmüyor anlamına geliyor.

Benim fikirlerime uygun davrandıklarında bu davranışı elimden geldiğince desteklerim.

Uygun davranmadıklarında da aklımın erdiğince eleştiririm.

Nasıl ben onların “yazarı” olmayı beklemiyorsam, onların da benden “benim siyasetçim ya da askerim” dememi beklemeleri gerekmiyor.

Ne onlar buranın sahibi, ne ben buranın sahibiyim.

Hiç kimse diğerini kovamaz.

Birlikte yaşar gideriz.

Siyasetçiler yazarları kovamaz ama…

Yazarlar da beğenmedikleri siyasetçilerle karşılaştıklarında “darbe” isteyemez.

Siyasetçi beğenmeme hakkına sahiptir gazeteciler ama “darbe” isteme hakkına sahip değildir.

Medya ülkeyi yönetmez.

Ancak fikrini söyler.

Ülkeyi seçilen insanlar yönetir.

Aslında böylesine basit kuralları yazarken insan utanıyor.

Yazdığımız laflara bakın.

Ülkeyi kim yönetir kim yönetmez, onu anlatmaya uğraşıyoruz hala.

Sanki bir ilkokul dersi gibi.

Ne yaparsınız ki bu ülkedeki medyanın asker ve darbe yandaşlığına olan eğilimi de bir türlü sona ermiyor.

Açıkça söylemeli ki “bu benim medyam” değil.

“Benim” olmayanlar kendi aralarında kavga ediyorlar.

Ve iki taraf da bir diktatör gibi davranıyor.

Buradan kolay kolay “sivil” çıkmıyor.

Bize de “sivil” başbakanlar ve sivil yazarlar şöyle davranırlar diye tuhaf yazılar yazmak düşüyor.

İşte zaten bu yüzden…

Onlar “benim” değil…

Ben “onların” değilim.

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »

Su ve Bizans

Yazan: mustafaemingul Ağustos 21, 2007

Bu ülkede bir okul okumuş herkes Bizanslı papazların İstanbul kuşatma altındayken “bir toplu iğnenin tepesinde kaç melek vardır” diye tartıştıklarını bilir. Bu hikaye neredeyse ulusal folklorumuzun bir parçası haline gelmiştir.

Konuşmalarda sık sık tekrar edilir.

Kendi tarihimizle ilgili birçok önemli olayı bilmediğimiz halde biz bu Bizanslı papazlar meselesini niye bu kadar iyi biliriz, hep merak ederim.

Kanuni zamanında ekonominin “duraklama” dönemindeki ekonomiden daha kötü olduğunu, Kurtuluş Savaşı’nın finansmanının nasıl sağlandığını bilmeyiz, merak da etmeyiz.

Ama Bizanslı papazları biliriz.

Tarihe karşı çok ilgisiz olan bir toplumun, tarihi bir ayrıntıyı böyle sıkı bir şekilde ezberlemesinin bir nedeni olmalı.

Acaba o papazlarla aramızdaki inanılmaz benzerlik mi bizim ilgimizi bu kadar çok çekiyor?

Yoksa bu, psikolojide “projeksiyon” denilen, kendi zaafını bir başkasına yansıtarak rahatlama mekanizmasının çalışması mı?

Büyük bir ihtimalle ikisi birden.

Bunun böyle olup olmadığını anlayabilmek için “bugün yaşadıklarımızı yüz yıl sonra nasıl anlatacaklar” diye sormalıyız belki de.

“Başkentleri susuzluktan kırılıyordu, salgın bir hastalık tehlikesi vardı, kuraklıktan toprakları çölleşiyordu, on beş milyon insanın yaşadığı en büyük şehirleri büyük bir depremle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, bilimadamları o korkunç depremin çok yakın olduğunu söylüyordu, Anadolu’daki trafik kazalarında insanlar onar onar ölüyordu ama ölüm kapılarında dolaşırken onlar ‘kadınlar başlarını nasıl bağlamalı’ diye kavga ediyorlardı.”

Böyle bir anlatım abartılı mı olur?

Eğer bu anlatım abartılı değilse, bizim şehirleri kuşatma altındayken melekleri tartışan Bizanslı papazlardan ne farkımız var?

O papazlar “kutsal” tartışmalarının içine saklanarak şehirlerinin kapısındaki tehlikeyi unutmaya çalışıyorlardı.

Biz de kendi “kutsal” kavgamızın içine gömülerek bizi bekleyen tehlikeleri görmezden gelmeye uğraşıyoruz.

Tehlikeyi görürsek çare aramak zorunda kalacağız çünkü.

Ama çare aramak istemiyoruz.

Susuzluğu önlemek için altyapıyı yenilemek, kuraklığa karşı yeni sulama tesisleri oluşturmak, depremin yıkıcılığından kurtulmak için bütün binaları sağlamlaştırmak, trafik kazalarını önlemek için yollarımızı düzenlemek meşakkatli işler.

Düşünmek, planlar yapmak, harekete geçmek gerekiyor.

Halbuki biz sorunlarımızı çözmek için uğraşmayı pek sevmiyoruz.

Gerçek tehlikeler yerine yapay sorunlar yaratmayı daha çok tercih ediyoruz.

Kadınların saçlarının nasıl örtülmesi gerekir kavgası, susuzluktan da, depremden de, kuraklıktan da, trafikten de daha çok ilgimizi çekiyor.

Öleceğiz ama aldırmıyoruz.

Biz kendimize aldırmadığımız için “tepemizdekiler” bize hiç aldırmıyor.

Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa mahvolur muyuz, onu konuşuyoruz.

İstanbul’da deprem olduğunda yüz binlerce insan ölür, ülke çöker ama bize ne?

Başkent susuzluktan kırılıyor ama bize ne?

Bizi, kadınların saçları Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına mı yoksa din fetvalarına mı uygun olacak kavgası ilgilendiriyor.

Ve, Bizanslı papazlarla dalga geçiyoruz.

Şehir kuşatma altındayken “melekleri” tartışıyorlarmış.

Ne kadar da şaşkınlarmış.

Biz Bizanslı papazlara benzemeyiz.

Susuzluktan kokup, depremde ölmeye hazırlanırken “iğnenin tepesindeki melekleri” konuşmayız biz.

Biz, kadınların saçları nasıl bağlanmalı, onu konuşuruz.

Bu topraklarda hayat çok değişiyor.

Altı yüz yılda, “iğnenin tepesindeki meleklerden” “kadının saçındaki bez parçasına” geldik.

Kolay iş mi bu kadar değişip, ilerlemek…

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »

İkinci Şemdinli olur…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 13, 2007

 Bir siyasi parti, meşru bir zeminde anayasaya ve yasalara uygun bir biçimde cumhurbaşkanını seçecekken…Ordu, hiçbir meşru gerekçesi olmadan, tümüyle anayasaya ve yasalara aykırı bir biçimde bir muhtıra vererek…

Bu süreci engelliyor.

Genel seçimlere gidiliyor.

Ve, cumhurbaşkanı seçmesi engellenen parti ülkedeki her iki kişiden birinin oyunu alarak yeniden iktidara geliyor.

Bu açık mesajdan sonra ordunun ve medyadaki adamlarının artık susması gerekmez mi?

Hayır, susmuyorlar.

Çünkü halkı ve halkın gücünü hiç ciddiye almıyorlar.

Tarihte eşine çok az rastlanan bir biçimde yüzde elliye yakın oy alan partiye “uzlaş” diyorlar.

Kiminle uzlaşacak?

Muhtıra veren generallerle.

Anladığım kadarıyla ülkemizde ve medyamızda “utanmak” pek moda bir duygu değil artık.

Bir insanda bir nebze utanma duygusu olsa böyle bir öneride bulunamaz.

Çünkü 27 Nisan muhtırasının yaşandığı bir ülkede artık “uzlaşma” kavramı, toplumsal ya da siyasal bir uzlaşma anlamına gelmiyor, “uzlaşma” silahlı bir zorbalığa boyun eğme anlamına geliyor.

Eğer ordu o muhtırayı vermeseydi, ortada silahlı bir tehdit olmasaydı bir uzlaşmadan söz edilebilirdi.

Ya da bütün siyasi partiler ve medya hep birlikte yasa dışı bir muhtıraya karşı çıksaydı bugün gene bir uzlaşma aranabilirdi.

Ama bugün “uzlaş” diyenler o askeri muhtırayı destekleyen partiyle, o muhtırayı olağan karşılayan gazeteciler.

Halkın yarısının oyunu alan bir siyasi iktidar, anayasaya ve yasalara aykırı davranan bir orduyla neden uzlaşsın?

O iktidarın görevi o orduyla uzlaşmak değil, o orduyu hukuk çerçevesinin içine çekmektir.

Ordu, yasaların üstünde değildir.

Ve, olmamalıdır.

Yasa tanımayan bir ordu, hem kendisi için hem de halkı için tehlike yaratır çünkü.

İktidara “uzlaş” diyenler Çankaya’ya yeniden Ahmet Necdet Sezer gibi ordu muhtırası karşısında sessiz kalacak, hukukun üstünlüğüne aldırmayacak birini çıkartmak istiyorlar.

Eğer yeniden öyle biri Çankaya’ya çıkarsa bu ülkede hukuksuzluk bitmez.

Bir kere hukuksuzluğa izin verdiğinizde yeni hukuksuzluklara kapı açarsınız.

AKP, iktidarı sırasında patlayan Şemdinli skandalında “uzlaştı” ve işlenen suçun takipçisi olmadı, hukukun gereklerini yerine getirmedi.

Bu davranış onu kurtardı mı?

Hayır.

Ordunun muhtırasıyla karşılaştı.

Şemdinli’de sağlam dursaydı, yasaların gereğini yapsaydı, suçun köküne inseydi, o 27 Nisan muhtırası denilen ayıbı bu ülke yaşamak zorunda kalmazdı.

Şimdi, eğer bu iktidar muhtıracılarla bir daha uzlaşırsa bu, ikinci bir Şemdinli olur.

Yeni suçlar işlenir.

Hukuksuzluk zinciri uzar gider.

Çankaya’da Ahmet Necdet Sezer gibi biri olduğunda bir general yasaların dışına çıkmakta hiç tereddüt etmez, çünkü görevden alınmayacağını bilir.

Ama Çankaya’ya Sezer’e benzemeyen biri çıkarsa…

Hükümetten izinsiz basın toplantısı düzenleyerek “dış politikada” ülkeyi zor durumda bırakan genelkurmay başkanı, 27 Nisan muhtırasını yazan general, böyle şeyler yapmadan önce bir kez daha düşünmek zorunda kalır.

Bir AKP’li cumhurbaşkanı bu suçları işleyen bir generali görevinden alır mı, alabilir mi bilmiyorum ama en azından teorik olarak böyle bir ihtimal hayatın içinde varlığını gösterir.

Bu ihtimal bile belli bir disiplini sağlar.

Eğer siz bu ihtimali ortadan kaldırırsanız, bu davranış,yeni muhtıralara, yeni disiplinsizliklere, yeni suçlara yol açar.

İktidarın geleceğini kurtarmaz, tam aksine bu ülkenin geleceğiyle birlikte iktidarın geleceğini de tehlikeye atar.

Bugün uzlaşacak olan ordudur.

Ordumuzun, kendi halkıyla uzlaşması, halkın iradesini silahına güvenerek yok sayamayacağını kavraması gerekiyor.

Artık halk “korkuyla ve tehditle” uzlaşmak istemiyor çünkü.

13 Ağustos 2007, Pazartesi   

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN | Yorum Yok »

Hadi Kemalist olalım…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 8, 2007

Kemalizm, Türk siyasetinin “sihirbaz topudur”, el çabukluğuyla kutuya bir kavram koyup yerine bir başka kavram çıkarma hüneridir. “Kemalizm,” dediklerinde aslında söylemek istedikleri, halkın yönetime karışmadığı, halk tarafından seçilenlerin devletin direksiyonuna asla geçemediği “demokrasisiz” bir toplum projesidir.

Ne olduğu tam tarif edilemeyen “Kemalizm”in ana fikri ülkeyi askerlerin, bürokrasi ve yargıyla elele vererek yönetmesidir.

12 Eylül “yüce” Kemalizm’e bir de cumhurbaşkanını eklemiştir ki…

Süleyman Demirel’le Ahmet Necdet Sezer, 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıralarında “Kemalist cumhurbaşkanının” güzide örneklerinin nasıl davranması gerektiğini göstermişlerdir.

Aslında Kemalistleri kutlamak gerekir.

İlkeleri arasında demokrasi bulunmayan bir ideolojiyi bu halka “kutsal” bir değer olarak kabul ettirmeleri gerçekten de büyük bir başarıdır.

Halkı dışlayan bir ideolojiyi halka kabul ettirmek için elbette seksen yıllık çarpık bir eğitimin bu ülkenin çocuklarını “düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan, itaatkar” kullar haline getirmek için büyük çaba sarfetmesi gerekmiştir.

Biz Kemalizm’in “el çabukluğunu” nerede görürüz peki?

Laiklik ve demokrasi kavramlarının yer değiştirmesinde.

Eğer siz “bu Kemalizm ne mene bir ideolojidir, ben buna karşıyım” derseniz…

Kemalistler, size “bu adam laikliğe karşı” diye cevap verirler.

Siz, Kemalizm’e “demokrasiyi içermediği” için karşı çıkarken, onlar bu karşı çıkışı “laiklik düşmanlığı” olarak sunarlar.

En büyük sahtekarlıkları da buradadır zaten.

Türkiye, yüz milyar dolarlık ihracatı, 20 milyar dolarlık yabancı yatırımı, yetmiş milyonluk nüfusu ve Avrupa hayaliyle “demokrasisiz” yönetilemeyecek bir hale gelince Kemalizm de kaçınılmaz olarak tartışma gündeminin tepesine oturdu.

CHP, ordu ve cumhurbaşkanı, “laiklik” diye bağırıyor.

Söylemek istedikleri ise, “biz demokrasi istemiyoruz, yönetimi halkın belirlemesine izin vermeceğiz.”

Toplum ve aydınlar da “demokrasi” diye bağırıyorlar.

Son seçimler CHP, ordu, Çankaya üçgenini siyaset arenasında yerle yeksan etti.

Ama onlar hala dövüşmek istiyorlar.

Bu isteklerinin hem kendilerinin hem de ülkenin başına nasıl bir bela sarabileceğini hala fark etmemeleri gerçekten şaşırtıcı.

Ama yeni bir döneme geçerken kavgayı uzatmaya da gerek yok.

Onların dediğini yapalım.

Biz de Kemalist olalım.

Mehmet Altan geçenlerde yazdı.

Basit bir şartımız var.

Kemalizm’in altı okundan “devletçiliği” çıkartalım yerine “demokrasiyi” koyalım.

Madem ki laikliğe bu kadar tutkunlar ve asıl sorunları sadece ve sadece laiklik, laikliğe karşı çıkmayan böyle bir değişiklikten gocunmamaları gerekir.

Kemalistler, altı oka “demokrasiyi” eklemeye varlar mı?

Sanırım bu soru onların sahtekar mı yoksa samimi mi olduğunu ortaya koyacak.

Kemalizm’e demokrasiyi ekleyeceğiz, ordu siyasetten çekilecek, halkın iradesi tek ölçü olacak ve hepimiz Kemalizm’i benimseyeceğiz.

Başta CHP yönetimi ve ordu olmak üzere bütün Kemalistlere sorun.

Bu değişimi kabul ediyorlar mı.

Bu tek soruyla gerçeği göreceğiz.

Bakalım neymiş bu Kemalistlerin derdi.

Gerçekten laikliği mi savunuyorlar…

Yoksa, halkı dışlayarak kendi “hukuksuz iktidarlarını” savunmak için mi Mustafa Kemal’in adını ve Kemalizm’i kullanıyorlar.

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN, güncel, yorum | 2 Yorum »