keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv 'Alev ALATLI' Kategori


Malezyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Yazan: mustafaemingul Ekim 5, 2007

Teşbihte hata olmaz da, ya art niyette? Geçen pazar, Reuters, Malezya Federasyonu başkenti Kuala Lumpur’dan bir haber geçmiş. Şöyle: “…bir İslamcı parti tarafından yönetilen bir Malezya eyaleti, oruç ayı Ramazan’da yeme, içme, tütün yasağına aldırmayan (”ignore”) Müslümanları yakalamak için “meraklı turşucu bir manga” (”a snoop squad”) oluşturdu…

Pazartesi günkü “New Straight Times” gazetesi, muhalefetteki Parti İslam se-Malezya (PAS) tarafından yönetilen Kuzeydoğu Eyaleti Kelantan’da dinî yetkililerin sivil kıyafetli 10 belediye memurunu yiyecek satış noktalarında görevlendirdiklerini yazdı. Eyalet başkenti Kota Baru Belediyesi sözcülerinden Azman Mohamad Daham, “oruç döneminde alenen yemek yiyenlere ilişkin çok sayıda şikâyet aldığımız için, Konsey ilk kez böyle bir karar alıyor” dedi. Gazete, dinî yasaya uymayanlar 20 ringgit (6 ABD Doları) ceza ödemekle karşı karşıya gelirlerken, yemek satıcılarına 500 Malezya Ringgiti’ne (144 ABD Doları) kadar ceza kesilebilecek, diye ekliyor. Parti İslam se-Malezya, çok-dinli Malezya’yı İslam devletine dönüştürmek istiyor. 26 milyon nüfusun %60′ı Müslüman, %20’si Budist, %10′u Hıristiyan, %6’sı Hindu. 1 dolar=3,840 ringgit”

Ne eksik, ne de fazla, haberin hepsi bu. Ama ülkemizin “Büyük Gazetesi”nin şık ofislerinde yarattığı heyecan evlere şenlik! Yazarlar arası paslaşma, seyirlik! Gündem nasıl bulandırılır, ibretlik! Ortada fol yok, yumurta yok, Başyazar bey, “Giderek Malezyalaşıp, Malezyalaşmayacağımız artık günlük tartışmaların bir parçası oldu!” diye hayıflanıyor; ötekisi, “Türkiye Malezya olur mu? Arkadaşlar bunu tartışıyorlar,” diye karalar bağlıyor; Yönetmen bey, pasları alıyor, ve kemali ciddiyetle, “Tartışmamız, hem de çok ciddi biçimde tartışmamız gereken soru şu: Türkiye Malezya olur mu?” buyuruyor; kesmiyor, bir de, “bu hareket Gül-Erdoğan ikilisini Kerenski’ye çevirir, sonra da en az yetmiş yıl süründürecek bir dinî-Bolşevizm’ götürür” diye uyarıyor!

‘Gündem nasıl bulandırılır’a örnek

İnsan, koca koca adamların Kota Baru Belediyesi zabıtasından böylesine coşkulu ilham alabileceklerini düşünemediği için olacak, ürküyor doğrusu! Hangi hareket?! Gene ne oluyor?! Meğer, Prof. Şerif Mardin, üstelik Ayşe Arman’a, “Kadınlar geleceklerinden korkmaya devam etmeli” demiş-miş. “Yüksek yargı mensupları” da (artık hangileriyse) “Kadınlar korkmalı” deyince, Yönetmen Bey, “Hangisine güvensin? “Kadınlar korkmasın” diyen “Siyasilere mi, bilim adamlarına mı?” Tabii ki, “tarafsızlığından kimsenin şüphe duymadığı” bilim adamı Şerif Mardin’e! Kaldı ki, “Şerif Mardin gibi” kendisi de Erdoğan-Gül ikilisini “bile aşabilecek bir ‘mahalle iklimi’nden” korkmaktadır. Yine kaldı ki, işin, “Şerif Mardin gibi ben de türbanın üniversitelerden kalkmasından yanaydım” iken “22 Temmuz seçiminden sonra gözlediğim ‘Bolşevik görgüsüzlüğü’ kafamda şüphelerin doğmasına yol açıyor” gibi bir tarafı da var.

“Bolşevik görgüsüzlüğü” sergilemekle suçladığı Gül-Erdoğan ikilisini, %23,5 oyla kaybettikleri 1917 seçimlerini silâh zoruyla iptal ederek, %41′le kazanan Sosyalist Devrimci Parti’yi alaşağı eden Bolşevik liderlere benzetme çabası, Hürriyet okurunun zekâsına hakaret değilse, hedefini (her neyse artık) ıskalayan bir kışkırtma uçuşu! Gül-Erdoğan ikilisini, 1917 sosyalist-liberal geçici koalisyon hükümetinin Adalet Bakanı iken Bolşevik Lenin tarafından tasfiye edilip sürgüne gönderilen Aleksandr Kerensky’nin akıbetini hatırlatarak uyarmaya kalkmak akıllara ziyan bir gayret! Bunu, meselâ Vahabi, mesela 17. yüzyılın ilk yarısındaki Kadızadeliler hareketi dururken, “dinî-Bolşevizm” gibi Hıristiyan Reformasyonunun dogmatizmini vurgulamak için kullanılan, esoterik bir terimle yapmaya kalkmak, entelektüel gösteri değilse, bir şeylerin üstünü örtme gayreti! Her halûkârda ibretlik!

Gelelim, güzide yazarlarımızın nedeni kendilerinden menkul üstencilik, horgörü, hatta nezaketsizlikle yaklaştıkları Malezya Federasyonu’na:

Her ne kadar diğer dinlere de “barış ve ahenk içinde” riayet edilebilirlerse de, 1957 tarihli Malezya Federasyonu Anayasası’na göre “Federasyonun dini İslam’dır.” (bkz. Madde 3/1) Federasyonu oluşturan devletciklerin hükümdarları bölgelerindeki “İslam dininin başları” olarak, Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong dedikleri “Hükümdarların Hükümdarı” Malezya Kralına biat ederler (Madde 3/2) ve “Parlamento, /gerek/ İslam dinine ilişkin işleri düzenlemek /gerekse/ Yang di-Pertuan Agong’a İslam dinine ilişkin işlere dair tavsiyelerde bulunması amacıyla bir Konsey kurmak üzere yasalar çıkarabilir.” (Madde 3/3)

Malezya Federasyonu’nun resmi dini İslâm’a nüfusunun %60,4′ünün riayet ettiği hesaplanırken, diğer dinler, Budizm, Hinduizm, Hıristiyanlık, Taoizm, Sikhizm ve Şamanizm’dir.

Malezya Federasyonu’nda İslami liderlerin büyük çoğunluğu halen Yemen kökenli Araplardır. 4. yüzyıldan itibaren bölgeye ticaret amacıyla gelen Araplar, zaman içinde İslamiyet’in bayraktarlığını üstlenmişler, 13. yüzyıl itibariyle Malezya ve Endonezya’nın büyük çoğunluğu Müslüman olmuş, Arap-Maley karışımı nesiller üremiştir.

Federasyonun en eski şehirlerinden olan Melaka (Malakka) 1400 civarında kurulmuş, birkaç yıl içinde İslamiyet’i resmen kabul etmiş, Maleylere “altın çağlarını yaşatmış,” 1511′de Portekiz, ardından Hollanda, ardından, İngiliz sömürgecilerin istilâsına, 1795, uğramış, sömürgeciler-arası şiddetli savaşlardan ağır yaralar almış, 1824′te İngiliz-Hollanda Antlaşması üzerine, ülkenin İngiliz Malezyası ve Hollanda Endonezyası olarak ikiye bölünmesini yaşamıştır.

1945 itibariyle dünya kauçuğunun %40′ı, kalayın %60′ını üreten Malezya, petrol, doğalgaz, demir, bakır, boksit zengini olup; kauçuktan başka palmiye yağı üretiminde ön sıralarda yer almaktaydı; halen de öyledir.

1957′deki resmi bağımsızlığına kadar İngiliz sömürgesi olan Malezya, 1942-1945 arası Japonya tarafından işgal edilmiş, bunu izleyen ulusalcı akımlar Müslüman Maleylere karşı Çinli nüfusun rağbet ettiği Malezyalı Komünist Partisi’nin (1930) militan kanadı, Maley Halk Kurtuluş Ordusu’nu doğurmuştur. Japonlarla savaştıkları sürece İngilizler tarafından eğitilen ve fonlanan Kurtuluş Ordusu, 1945′ten sonra bağımsızlık mücadelesini İngiliz kuvvetlerine yönlendirmiş olup, İngilizlerin ilan ettikleri Sıkı Yönetim on iki yıl (1948-1960) sürmüştür. Buna karşın, Malezya Komünist Partisi, silâhlarını 1989′a kadar bırakmamıştır.

İngilizler, günümüzde “Batı Malezya” diye bilinen bölgenin bağımsızlığını 1957′de tanımış, Tunku Abdul Rahman ülkenin ilk Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong’u ilan edilmiştir.

1963′te Batı ve Doğu Malezya ile birlikte federasyonu oluşturan Singapur, 1965′te ayrılmış ve bağımsız bir şehir-devlet oluşturmuştur.

Günümüzde federe bir meşrutiyet olan Malezya’nın Anayasası, “Reid Komisyonu” olarak bilinen ve beş sömürge yetkilisinden (Lord William Reid, İngiliz; Sir Ivor Jennings, İngiliz; Sir William McKell, Avustralya; Hakim B.Malik, Hindistan; Hakim Abdul Hamid, Pakistan) oluşan bir grup tarafından hazırlanmış olup, 2005 yılı itibariyle 650 değişikliğe uğramıştır.

Gel de ders çıkarma buradan…

Malezya’nın son Yang di-Pertuan Agong’u, Terengganu ya da Darul İman eyaleti/devletciği Sultanı Mizan Zeynel Abidin olup, kendileri 13 Aralık 2006 tarihinde dokuz üyeli (Durbar olarak da bilinen) Raca-Raca Meclisi tarafından beş yıllık bir dönem için seçilmişlerdir. Raca-Raca Meclisi, ülkenin dokuz eyaletinin (ülke toplamı 13 eyalet ve iki federal bölge) hükümdarlarından oluşur (Madde 3 8) ve yetkileri itibariyle Parlamentodan üstündür.

Malezya Federasyonu parlamentosu, (”Meclis”) “Divan Negara” olarak bilinen senato, “Divan Rakyat” denilen temsilciler meclisi olmak üzere iki kamaradan oluşmakla birlikte; senatonun 69 üyesinden tümü Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong’un bizzat kendileri tarafından atanır. İlâveten, Parlamentoyu toplama, dağıtma, iptal ve başkanlık etme yetkileri Hükümdarlar Hükümdarında toplanmıştır. (Madde 55)

% 80′i yağmur ormanlarıyla kaplı, yaklaşık 330 bin kilometrekarelik tropik bir alana (Türkiye 780 bin km kare) yerleşik Malezya Federasyonu’nun 26,6 milyon nüfusunun (2006 itibariyle) %50,4′ü Bumiputra (Maley) %23,7’si Çinli, %11′i Malayo-Polonezya yerlileri, %7,1′i Hintliler ve %7,8′i Araplar ve Avrupalıların da dahil olduğu diğer etnik gruplardan oluşur.

Malezya Federasyonu’nun resmi dili Bahasa Melayu olmakla birlikte, ülkede Çince’nin Kantonîz, Mandarin, Hokkiyen, Hakka, Haynan ve Fûçov diyalekleri ile Tamili ve İngilizce dahil olmak üzere bir düzineden fazla dil konuşulur.

Malezya, onyedi yıllık “ulusalcı” Başbakanları Mahathir Muhammed’in (”Malezyalılar, IMF’den yardım almaktansa yoksul yaşamayı yeğlerler”) liderliğinde, dünya ekonomi tarihine IMF yardım ve müdahalesini reddeden (1997-98 krizi) buna karşın, yabancı sermayeye açılmak suretiyle küresel ekonomiye eklemlenen, ekonomisini kalay, kauçuk vs. gibi hammadde ihraç eden yapılanmadan kurtarıp, yarı-kondüktörler, cep telefonları, elektronik aletler gibi, katma değeri yüksek ürünlerin imalatına yöneltmeyi başaran tek ülke olarak geçmiştir.

2006 itibariyle Malezya Federasyonu’nun Gayri Safi Milli Hasılası, 308,8 milyar ABD Doları’yla, dünyada 34. sıradadır. Ekonomisinin yıllık büyüme hızı %5,9; fert başına düşen GSMH 12.700 dolar olup, yıllık enflasyon %3,8 civarında seyreder. Güneydoğu Asya’nın dört kaplanından birisi (diğerleri İndonezya, Singapur, Güney Kore) olarak tanınan Malezya’nın GSMH’sının %8,3′ünü tarım, %48,1′ini sanayi, %43,6’sını hizmet sektörü üretir.

Ne diyelim, keşke Malezyalaşabilsek!

Yazı kategorisi: Alev ALATLI | Yorum Yok »

‘Mahalle baskısı’ deveyse…

Yazan: mustafaemingul Ekim 5, 2007

Evet, bir zamanlar, yarım asır kadar önce bir zamanlar, eteği açılan yeni yetme kızları “adam gibi otur, başımızı derde sokma!” diye uyaran abiler vardı.

Yaşlı teyzelerin, “oğlum, bana bir ekmek alıver” diyerekten bakkala gönderiverdikleri, yaşlı amcalar yanlarından geçip giderlerken sigaralarını saklayan, yabancı konuklara gidecekleri adrese kadar refakat etmeyi görev sayan abiler. Hırsızların peşinden seyirten, komşularına sahip çıkan abiler. Kolluk kuvvetlerinin “polis amca”, izne çıkan erlerin “asker abi” oldukları zamanlar. Okula yayan yürünen zamanlar. Hocaların vurdukları yerde güllerin bittikleri zamanlar. Bayram hediyesinin mendil olduğu, oyuncaksız zamanlar. “Deli saraylı” Fitnat Hanım’ın son deliliğinin, imamın oğlunun haylazlığının dile düştüğü zamanlar. Kapı komşu Rum, Yahudi ya da Ermeni ailesiyle keyifsiz olmayan bir tecessüsle ilişki kurulduğu zamanlar. Kapı komşu subay ailesinin tayininin çıkmasının sohbet malzemesi olduğu zamanlar. Hanımlardan “hanım,” beylerden “beyefendi” gibi davranmalarının istendiği zamanlar. “Hanım”sız, “bey”siz, “hanımefendi”siz, “abi”siz, “amca”sız, “yenge”siz, “efendim”siz konuşulmadığı zamanlar. “Arz ederim”in, “estağfurullah”sız bırakılmadığı zamanlar. Büyükler konuşurlarken çocukların susmaları beklenen zamanlar. “Arsız” çocukların kulaklarının çekilmesinde sakınca görülmeyen zamanlar. Tek çocukta kalmanın yanlış olduğuna inanılan zamanlar. Çocuksuzluğun acıma uyandırdığı zamanlar Büyüklerin çocuklarınkinden ayrı bir yaşamları olduğunun teslim edildiği zamanlar. Çocukların her yerde görülmedikleri zamanlar.

Terk ettiğimiz o güzel hasletler

Küfrün yüz kızarttığı zamanlar. Latifeye latif gerektiğinin düşünüldüğü, küfrün mizahtan sayılmadığı zamanlar. El yazısının inciliğinin, doğru noktalamanın prim yaptığı zamanlar. Öğretmenlerin ellerinin öpüldüğü zamanlar. Her onbeşlikten üçünün “şiir” yazdığı; Yahya Kemal’in, Nazım Hikmet’in dizelerinin ezbere bilindiği zamanlar. Tek radyonun uzun dalga “Ankara” radyosu, “tek” gazetenin “Cumhuriyet” olduğu zamanlar. Yurtdışını hariciyecilerden başka kimsenin görmediği zamanlar. Yabancı dil bilenin parmakla gösterildiği zamanlar. Kambiyo, kur, enflasyon gibi kelimelerin evlerden uzak durdukları zamanlar.

Erkeğin evin mutlak reisi olduğu zamanlar. Aile içi kavgaların, karakola taşınmadığı zamanlar. Babanın ailesini tek başına geçindirmesinin beklendiği zamanlar. Askerlik, şoförlük, polislik, profesyonel sporculuk gibi mesleklerin erkeklere özgü oldukları zamanlar. Annenin tüm mesaisini ailesine adamasının beklendiği zamanlar. Ev işlerinin sadece kadınların sorumluluğunda olduğu zamanlar. Kadınların kocalarından “beyim” diye bahsettikleri zamanlar. Sokak giysilerinin evde, ev giysilerinin sokakta giyilmediği zamanlar. Erkeklerde uzun saçın kuşku uyandırdığı, eşcinsellerden hazedilmediği zamanlar. Erkeklerin öğle yemeklerini evlerinde yedikleri zamanlar. Yemeklerin ailecek yendiği zamanlar. Çayın yanında ev kurabiyesi değilse, kenarları tırıklı pötibör bisküvisinin çıkarıldığı zamanlar. Şarap ve rakı şişelerinin mahalle bakkalının raflarında toz bağladığı, evde bulunması muhtemel tek alkollü içkinin “bayram likörü” olduğu zamanlar.

Bir yastıkta kocamanın kural olduğu, boşanmanın kuşku uyandırdığı zamanlar. Nikâh memurlarının “..hastalıkta, sağlıkta…” şeklindeki kilise nikâhı formülüne öykünmedikleri zamanlar. Evlilik dışı birlikteliklerin “günah” sayıldığı zamanlar. Evlilik dışı “birliktelik” yaşayanların toplumdışı edildikleri zamanlar. Evlilik dışı çocukların kabul görmedikleri zamanlar. Beyaz gelinliğin bakirelere özgü olduğu zamanlar. Evlenme cüzdanı göstermeksizin otellerde aynı odanın paylaşılamadığı zamanlar. “Sevgili” kelimesinin aziz tutulduğu zamanlar. Metres hayatı yaşamanın aşağılık sayıldığı zamanlar. Anne-babaların çocuklarının “arkadaşları” değil, “ebeveynleri” oldukları zamanlar. Genç kızların geceleri sokakta bir başına gezmedikleri zamanlar. Kızların “sevgili”lerinin varlığının duyulmazdan geldiği zamanlar.

Hamileliğin mahremiyetten sayıldığı zamanlar. Herkesin önünde emzirmenin yakışıksız olduğu zamanlar. Kamuya ait alanlarda ve medyada çıplaklığın ayıp sayıldığı zamanlar. Saçların, beyazları kapatmak için sadece kendi rengine boyandığı zamanlar. Giysilerin yazısız, markaların giysilerin içinde saklı olduğu zamanlar. İç çamaşırlarının gözlerden uzakta kurutulduğu zamanlar. Kadın pedlerinin, prezervatiflerin açıkta satılmadığı zamanlar. Kadınların ortalık yerde göbek atmadıkları zamanlar. Kadınların sevdikleri şarkıcıları oturdukları yerden dinledikleri zamanlar. Sahneye fırlamanın, şarkıcıyı öpmeye kalkışmanın düşünülemez olduğu zamanlar. “Hayat kadınları”nın saçlarının oksijen sarısından tanındığı, örtülü türlerine rastlanmadığı zamanlar. Büyüklere ve yabancılara “siz” diye hitap edildiği zamanlar. Sunucuların birbirlerini ilk isimleriyle çağırmadıkları, işyerlerinde “hanım, bey ya da efendim” sözcüklerinin yasaklanmadığı zamanlar. Pazarcı teyzelerin el örgüsü yeleklerinin altından üzerinde “I’m a sex machine” gibisinden bildiriler yazılı tişörtlerin sırıtmadığı zamanlar. Politikacıların saç ektirmedikleri, miyop gözlerini çizdirmedikleri, imaj-yapımcısı türünden mesleklerin olmadıkları zamanlar. “Üzüm üzüme bakarak kararır”, “kızını dövmeyen dizini döver”, “işten artmaz dişten artar” türünden atasözleriyle eğitildiğimiz zamanlar. “Haram, helâl ver Allah’ım, çoluk çocuk yer Allah’ım”ın yakarışının “tövbe, estağfirullah”la püskürtüldüğü zamanlar. Sokakta yemek yemenin günah sayıldığı zamanlar. Komşulardan nezaket beklendiği, “ev alma komşu al” düsturunun şiar olduğu zamanlar. “Ekonomik suç” kavramının bilinmediği, istifçiliğin, tefeciliğin, kazıkçılığın yüz kızarttığı zamanlar. Eve sarı zarf getiren postacıdan utanıldığı zamanlar…

1950′lerden itibaren terk etmeye koyulduğumuz yaşam biçimimizden şöyle bir toplarladığım enstantaneler bunlar; kentleşme hızıyla doğru orantılı olarak geride bıraktığımız yaşam biçimimizden. Aklıma düşmeyen kim bilir daha neler, neler vardır. Evet, doğru, toplam nüfusunun sadece % 21,3′ünün kentlerde yaşadığı 1950′lerde bireyler birbirlerine göre mesafe alır, mahalle abileri-aile büyükleri-öğretmen üçgeninin sözünden çıkmak yürek isterdi. Buna, başörtülü ya da başörtüsüz, giyim şekli dahil. Etek boylarının, yaka oyuklarının, kumaşların, pantolonların, hatta renklerin kabul edilebilirliklerinin bu sacayağı tarafından “kararlaştırıldığını” biliyorum.

Mahalle baskısı saçmalığı

Ne ki, kent nüfusunun % 29,7′ye yükseldiği ‘60′lara gelindiğinde, abilerin; % 38,4′i bulduğu ‘70′lerde öğretmenlerin; ‘80′lerden itibaren de aile büyüklerinin otoriteleri, kendilerinden daha büyük bir otoritenin, “küresel yaşam biçimi”nin karşısında duraksayıp, sendelemelerine tanık olduk. Küresel yaşam biçimi, önce mahalleyi dağıttı. Rahmetli Menderes’le tatbikata konulan çağdaş şehircilik anlayışı, başta Fatih ilçesinde olmak üzere, İstanbul’un mahalle iklimini yok etti. Bunu diğer kentlerimizdeki istimlaklar izledi. “Plaza”ların, “tower”ların, “MyCity”lerin, “Arkeon”ların, “Pelican Hill”lerin “mahalle” yerine geçtiği toplaşmalarda, esas olan mahalle kültürü değil, yüksek duvarlarla korunan ayrıcalıklı yaşam biçimleridir. Bu bağlamda, Fatih ilçesindeki filânca marketin içki reyonunu Ramazan günü örtü altında saklamış olması, ilçede mahalle baskısını etkin kılan “homojen” yapılanmanın varlığına değil, satıcının nezaketine değilse, ticari kaygılarına işaret eder. Geçen gün oruçlu Başbakan’dan içki ruhsatı almak için yardım isteyen dükkân sahibinin sergilediği umursamazlık, dilerseniz medeni cesaret, keza.

“Mahalle baskısı” olması için, “mahalle”nin olması gerekir. Nitekim, şehirleşme oranın 1990′da % 59,2′yi, 2000′de % 64,7′yi, 2005′te % 67,3′ü bulurken, küresel baskı daha da güçlendi, mahalle abilerinin yerini pop yıldızları, öğretmenlerin yerini sütun yazarları, aile büyüklerinin yerini başarılı işadamları aldı. Televizyonu, sineması, interneti, you-tube’u, i-podu, sporu, müziği, magazini, estetiği, yemeği ile takviyeli gelen küresel baskı, kentlerde, dar alanlarda, dipdibe yaşayan insanlar arasında daha hızlı ve kolay yayılırdı. Öyle, oldu. Neticeyi kelam, mahalle baskısı deveyse, çağdaş Batı’nın yaşam biçiminin baskısı, gerek nitelik, gerekse nicelik açısından fildir. Birleşmiş Milletler’in kentleşme tahminleri (2015′te % 71,9; 2030′da % 77,7) doğru çıkarsa, “çağdaş seçkinler”imiz nezdinde daha şimdiden “tek ölçü” olmak yolundaki estetik kıstaslar, beğeniler ve davranış biçimlerinin, kendilerini “evlerinde” hissedecekleri düzeylere varacak şekilde yayılması beklenmelidir. Sabretme sırası, onlardadır.

                                                                                                                                                                         ALEV ALATLI

Yazı kategorisi: Alev ALATLI | Yorum Yok »

‘ADL’nin derdi ne? - 2

Yazan: mustafaemingul Ağustos 28, 2007

Geçtiğimiz günlerde “1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türkleri tarafından kesilmesinin ’soykırım’ olduğunu kabul” etmeye karar verdiğini açıklayan Karalamaya Karşı Birlik, ADL, ABD’de, 1913′te, “B’nai B’rith Bağımsız Tarikatı”(1) tarafından kurulmuş.  
 
Resmi misyonu, “Yahudi halkına yöneltilen iftiralara /öncelikle/ akla ve vicdana, gerekirse yasalara başvurmak suretiyle son vermek” olarak açıklanmış. 1900′lü yılların başında Amerika’da azgın bir Yahudi aleyhtarlığı hüküm sürüyor. O korkunç Ku Klax Klan, meselâ, zencilere karşı tutumunu Yahudilere karşı da sürdürmüştür. Nitekim, ADL’nin kuruluşunu “Leo Frank vakası” olarak bilinen trajik olaya bağlarlar. Yahudi Frank, Amerika’nın en bağnaz eyaletleri arasında sayılan Georgia’da fabrika yöneticisidir. Mary Phagan adında bir kadına tecavüz ve cinayetle suçlanır, hapse atılır. Oysa, adam suçsuzdur. Georgia valisi cezasını iptal eder; ancak, salınıverilmeden önce cezaevini basanlar tarafından kaçırılır ve linç edilir.Soykırım endüstrisi

Örgütün o yıllardaki başlıca faaliyeti, Yahudilerin yazılı basında tekrarlanan basmakalıp olduğu kadar da olumsuz imajlarını düzeltmek, tiyatro ve sinemadaki “Yahudi tiplemesi”ni değiştirmektir ki, “kurnaz, korkak, pis Yahudi” tiplemesinin bizim ülkemizde bile geçerli olduğu günler hatırlardadır. ADL, işe, en küçük yerleşim birimlerine kadar inmeyi hedefleyen bürolar kurarak başlar. Broşür, sirküler vb. yayınlarla Yahudi tiplemesine dikkati çeker, tanınmış akademisyenleri, politikacıları, işadamlarını Yahudi aleyhtarlığını kınamaya ikna eder ki, bunlardan birisi de Amerikan otomotiv sanayiinde devrim yapan Henry Ford’dur. ‘30′lu yıllarda, Almanya’da güçlenen Hitler’in Amerikalı sempatizanları ile mücadeleyle geçer. Burada kullandığı yöntem, ABD’deki faşist gruplar ve kişileri yakından izlemek ve faaliyetlerini açığa çıkarmaktır. ADL, bugün de aynı yöntemi izlemektedir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra durum değişmiş, ADL’nin günümüzdeki direktörü Abraham H. Foxman’ın ifadesiyle, “hakaretamiz karikatürler yok denecek kadar azalmış, basmakalıp ırkçı tiplemelerin Amerikan kültürü üzerindeki egemenliği son bulmuş”tur. Foxman, bu gelişmeleri ve Amerikalıların Yahudi kökenlerini “saklamak zorunda kalmaktan kurtulmuş olmaları”nı büyük ölçüde ADL’nin gayretlerine bağlar. Ne ki, “… bağnazlık biçim değiştirmiş olarak sürmekte… /bu kez/ .. Karaderilere, Hispaniklere, Asyalı-Amerikalılara, eşcinsel erkeklere ve lezbiyenlere yönelmiş bulunmaktadır. Ve her ne kadar sayı, ekonomik ve siyasi güç bağlamında zayıf iseler de, ‘nefret tüccarları’ duygusal acı, fiziki zarar verebilmekte, mülke hatta cana kastedebilmekte /dahası/ karşılıklı saygı ve insanlara eşit muameleyi şiar edinmiş Amerika’nın toplumsal dokusuna büyük zarar vermektedirler.” Durumdan vazife çıkardığı anlaşılan ADL, 1948′den itibaren bir yandan akraba teşkilatlarıyla koordinasyon içinde İsrail’in yaşama hakkını savunmayı, Siyonizm karşıtlarıyla mücadele etmeyi sürdürür, Braun Soykırım Enstitüsü’nü (The Braun Holocaust Institute) kurarken, diğer taraftan da “İnsan Hakları Bölümü”nü teşkilatlandırır.

Braun Soykırım Enstitüsü, “eğitimcilere, öğrencilere, kamu önderlerine ve ailelere ‘Soykırım’ın tükenmeyen darbesini keşfetmek ve /Soykırım/dan çıkardıkları dersleri günümüzde önyargı ve bağnazlığına ilişkin ahlâki tavır geliştirmekte kullanmaları için” programlar düzenlemekte, “Soykırım ve insanoğlunun kendisine yaptığı zulmün ebediyyen unutulmaması için çalışmaktadır.” “İnsan Hakları Bölümü” zamanla ADL’nin en etkin bölümünü oluşturur. Aslî görevi, Araştırma Departmanı kanalıyla sadece Amerika’da değil, tüm dünyadaki Yahudi-karşıtlığını ve bağnazlığını saptamak ve afişe etmektir ki, bu, “anti-Semitik, terörist ve aşırı edebiyatın toplanması ve çözümlenmesi”ne kadar uzanan bir faaliyettir. Yılda bir kez yayınladıkları “Yahudi-karşıtı Olayların Denetimi”(3) adlı raporun “anti-Semitik eğilimlerin güvenilir bir ölçümü” olarak yararından bahsedilir. Burada çalışan “araştırmacı-gazeteciler,” meselâ, geçen yıl 33 ülkede neo-Nazi dazlakların karıştıkları olayları rapor etmişler-miş. (-miş diyorsam, Yahudi ya da değil, Amerikalıların yaptıkları işin mükemmeliyetini kendilerini de kandıracak ölçülerde abartma gibi ölümcül olabilecek bir eğilimleri olduğundan kuşkulandığım için diyorum. Mesela, CSI, yani “suç mahalli araştırmaları”nı konu edinen TV dizilerinde bir güvenlik memuru, bir deha olup, ‘Mission Impossible’ türünden ‘Amerikan çıkarlarına’ zarar verenlere gözdağı veren teknoloji-kurgu seyirliklerle birleştiğinde, neredeyse tanrısal bir güç görüntüsü verir) ADL Araştırma Departmanı, 1990′larda “anti-Semitizm ve aşırı-sağcılığa işaret eden oluşumları saptayabilmek için” İnterneti de izlemeye almış. 2000′de yayınladıkları “Cyber-space’de Aşırılıkla Savaş” adlı raporda “nefret grupları”nın “interneti kullanıyor olmalarının yarattığı yasal meselelere” ışık tutmuşlar. Bir yıl sonra, 2001′de patlayan 11 Eylül hadisesi, dikkatleri ADL’de ne denli yararlı bir iş yaptığına çekince, örgütün Amerikan hükümetinin federal fonlarından yararlandırılması uygun görünen sivil toplum örgütleri (’none-none government organizations’ denilenler) arasında yer alması gündeme gelmiş.

Nazilere parmak ısırtacak olan…

ADL’nin İnsan Hakları Bölümü’nün bir diğer departmanı, avukatlardan oluşan “Hukuk İşleri”. “Nefret Suçları”(4) kavramını geliştiren, 1993 yılında Amerikan Yüce Mahkemesi(5) tarafından “anayasal” olarak tanımlanmasını sağlayanlar, ADL Hukuk İşleri çalışanları.

1985′te yasalaşan “Nefret Suçları” kavramı, sanığın sübjektif duygularının/düşüncelerinin işlediği suçu artırıcı unsurlar olarak kabul edilmesini ve ayrıca cezalandırılmasını öngörüyor. Örneğin, ADL’nin kuruluş nedeni olduğu söylenen hadisede, Frank’ı linç edenlerin, sadece “linç” suçu işledikleri için değil, “Yahudilerden nefret ettikleri” için de cezalandırılmaları gerektiğini savunuyor. ADL hukukçularının böylesine tartışmalı bir kavramı yasalaştırma gerekçeleri de şöyle: “Nefret suçları, aslında ‘mesaj’ suçlarıdır. Saldırganın aslında yaptığı, belirli bir gruba ‘istenmedikleri’ mesajını göndermektir. Bu bakımdan diğer suçlardan ayrılırlar.” ADL’nin önerisi Başkan Clinton ve Başkan Bush tarafından kabul görürken, Başkan Yardımcısı Gore, “Nefret suçu işleyeceklere açık ve güçlü bir mesaj göndermeliyiz.” diyor, “Nefret yanlıştır, yasadışıdır; nefret suçu işlerseniz sizi yakalar, yasalarımızın izin verdiği azami ölçülerde cezalandırırız.” Gelin, Al Gore’un bu cümlelerini bir de şöyle okuyalım: “İsrail devletinden nefret etmek yanlıştır, yasadışıdır; İsrail’den nefret ederseniz, vs. vs…” Amerikan Kongresi’nin nefret-kaynaklı suçları kavramını onaylaması ve “Nefret Yasaları”nı çıkarmaya koyulması, Karalamaya Karşı Birlik’in “Yahudi halkına yöneltilen iftiralara… son vermek” şeklindeki misyonunun “akla ve vicdana” başvurmak kısmının başarıyla tamamlandığını, sıranın “yasal” yaptırıma geldiğini söyler. Ne ki, yürürlükteki ABD yasaları ADL’yi kesmemekte, “nefret”in de cezalandırılmasına gerek duymaktadır. “Düşünce özgürlüğü” gibi en temel bir insan hakkını ihlâl eden, “düşünce suçu” gibi Engizisyonlardan bu yana görülmemiş ilkel ve keyfi bir uygulamayı hortlatan Nefret Yasaları, İkinci Yüzyıl’ına girmekle övünen ADL’nin, bu yeni döneminde kadim düşmanı Nazilere parmak ısırtacak kadar keyfi olan yeni bir dünya tasavvurunu gerçekleştirmekte sakınca görmeyeceğinin işaretidir.

‘80′li yıllardan itibaren ırk, din, etnik kökenden kaynaklanan önyargıların cezalandırılmasını öngören Nefret Yasalarının ‘90′lı yılların sonlarına doğru, cinsel tercihleri de kapsayacak şekilde genişletilmiş olması, “Amerikan Ulusal Gay ve Lezbiyan Görev Gücü” ile ADL ittifakını güçlendirirken, Asyalı göçmenlere uzatılan koruyucu şemsiye, “Ulusal Asya Pasifik Amerikan Hukuk Konsorsiyumu,” “Asya Pasifik Amerikalılarına Karşı Saldırıları Denetleme” derneği gibi sivil toplum örgütlerinin de ADL’yi desteklemelerini sağlar. Daha da önemlisi, ABD’de mağduriyette Yahudilerle yarışan Ermeni diasporasının kervana katılmasını sağlar. Beklenilebileceği gibi, ülkenin önyargı ve bağnazlıktan en muzdarip kesimi olan Amerikalı Müslümanların payına bütünüyle dışlanmak düşer.

Amerika’nın en büyük Müslüman İnsan Hakları grubu olarak bilinen CAIR,(6) ADL’yi “yükselen İslamofobiyi ‘karalamalar ve dışlayıcı taktikler’ kullanarak sömürmek suretiyle Amerikan Müslümanların haklarını almalarını engellemek”le suçlamaktadır.(7) Ermeni meselesinde olağanüstü bir kıvraklıkla söylem değiştiren Abraham Foxman’ın “etiğini” açık eden( 8) bir diğer olay, Holy Land Foundation, Kutsal Topraklar Vakfı isimli bir Müslüman kuruluşa ilişkin demecidir: “Bu gruplar, radikal örgüt ve insanlarla olan karanlık ilişkileri ve İsraillileri hedef alan terörist gruplar söz konusu olduğunda kullandıkları birtakım dayanışmacı ifadelerle kendi kendilerini lekelemişlerdir.” Foxman’ın demecinin hiçbir mesnedi olmadığını söyleyen CAIR, ADL direktörünün tutumunu “50 yıl önceki ‘komünist’ suçlamalarına benzetiyor: “Abe Foxman’ın basın bildirisi, bir insan hakları örgütünden çıkan bir bildiriden çok, bulvar gazetesi asparagasına benziyor. Yazık, çünkü ADL’nin sahici nefret grupları için söyledikleriyle bu tür cazgır propaganda birbirine karışıyor.”

Birebir markaj olmaazsa…

Neticeyi kelâm, ADL’nin Türkiye ile doğrudan bir meselesi yoktur. Örgütün iki temel varlık nedeninden birisinin (diğeri, Yahudi milletinin imajını düzeltmek) İsrail’in yaşayakalmasını sağlamak olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkileri kabul edilebilir düzeyde olduğu sürece Amerikan Yahudi örgütlerinin ülkemizi doğrudan hedef almaktan imtina etmeleri veya imtina etmeye ikna edilmeleri beklenebilir. Bu, meselenin hükümetler düzeyinde ele alınabilecek, ülkenin dışpolitikası çerçevesinde, açık ya da gizli pazarlıklarla yürütülebilecek kısmıdır. Ancak, bu yüzeysel yazının dahi uyarmış olması gerektiği gibi, Dışişleri Bakanlığı yetmez. Yetmez, çünkü günümüz dünyasında, hele de ABD’de, yaptırım gücü muhakkak olan merkezî hükümet yoktur. Hal böyle olunca, ne kadar yetkin olurlarsa olsunlar, Dışişleri Bakanımız, hatta Başbakanımız, resmi kanalları kullanarak ancak bir yere kadar, o da Türkiye-İsrail ilişkileri makul bir seviyede seyrettiği sürece, etkili olabileceklerdir. ABD’nin nihai tutumu eninde sonunda irili ufaklı binlerce lobi, baskı, çıkar veya savunma grubunun mutabakatını yansıtmak durumundadır. ADL gibi esası itibariyle sivil bir kuruluşun kıtasahanlığını oluşturan birimlerin çeşitliliği düşünüldüğünde, Türkiye’nin savunma stratejisini birebir markaj üzerine bina etmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Birebir markajdan kastım, ADL’nin parçası olduğu ağı oluşturan siyasi, iktisadi, hukuki, akademik vb. birimlerin, Türkiye’deki karşılıkları tarafından teke tek markaja alınmasıdır ki, bunun yapılabilmesi için her şeyden önce kamuoyunun harekete geçmesi gerekir. Oysa, Ermeni iftirası konusundaki Türkiye deneyimimizin sefaleti ortadadır. Makul olanın bir Boğaziçi’nin, meselâ, Harvard’ı marke ederken, Sabancı’nın meselâ, Cornell’i marke etmesi; Barolar Birliği’nin, mesela, ADL İnsan Hakları Bölümü’yle ilişki kurması; Gazeteciler Cemiyeti’nin, Amerikan Yayıncılar Birliği, MESAM’ın Amerikan Sinema Aktörleri Loncası ile, Amerikan Film Enstitüsü ile ilişki kurması olduğunu savunuyorum. Ve nihayet sesi sedası çıkmayan Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün, en az bir zamanların Amerikan USIS’i(9) kadar etkin olması gerektiğini savunuyorum. Bu noktada, Amerikan Kongresi’nin vereceği karar bu kadar önemli midir gibisinden bir soruyla, topun taca atılabileceğini hissediyorum. Evet, önemlidir; çünkü günümüzdeki Müslüman Türk imajının 1913′te ADL’yi harekete geçiren o kötü imajdan eksiği yok, fazlası vardır. Ve bu imaj iyileştirilemezse, bugünün Ermeni diasporası, yarın mesela Pontus diasporası olabilecektir. Yine de harekete geçemeyeceksek, bari Ermeniler gibi biz de ADL’ye sığınalım, ne dersiniz? Karalamaya Karşı Birlik’in avukatları bizi de Nefret Yasalarının korumasına alsınlar!

(1) The Independent Order of B’nai B’rith, bkz. dünkü yazı. (2) “Audit of Anti-Semitic Incidents”.(3) “Combating Extremism in Cyber-space”. (4) “Hate Crimes”. (5) U.S. Supreme Court. (6) Council on American-Islamic Relations. (7) bkz. CAIR resmi web sitesi 23 Ağustos 2007. ( 8) bkz. dünkü yazı. (9) United States Information Service.

Yazı kategorisi: Alev ALATLI | Yorum Yok »

‘ADL’nin derdi ne? (1)

Yazan: mustafaemingul Ağustos 27, 2007

Önce bir hatırlatma: ADL’nin açık adı, Anti-Defamation League. “Defamation” karalamak, çamur atmak, iftira etmek, demek; yani, tam adı “Anti-İftira Birliği” ya da bu son vukuatlarından sonra hakim medyamızın tercih ettiği gibi “Karalamacılığa Karşı Birlik.” Dil birliği sağlamak kaygısıyla, bundan böyle ben de bu isme itibar edeceğim.Olay, ADL’nin Ulusal Direktörü Abraham H. Foxman imzalı bir “Açık Mektup”un 22-24 Ağustos tarihli New England (1) gazetelerinde yayınlanması ile patladı. Mektup şöyle: “Son haftalarda alevlenen Türk-Ermeni meselesinin ışığında, ve Yahudi halkına yöneltilen tehditlerin arttığı bu zamanda, Yahudi cemaatinin birliğinin /zarar görmesine ilişkin/ kaygımız nedeniyle, ADL olarak Ermenilerin başına gelen trajediyi yeniden gözden geçirmeye karar verdik. Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere karşı işlenen acılı 1915-1918 olaylarını asla inkâr etmediğimiz gibi, her zaman katliam ve gaddarlık (massacres and atrocities) olarak tanımladık. /ancak/ Derinden düşündüğümüzde, Henry Morgenthau, Sr.’nin bu hareketlerin sonuçlarının aslında soykırım (genocide) sonuçlarıyla eşdeğer olduğu düşüncesine katıldık. O zamanlarda soykırım diye bir kelime olsaydı, /olanlara/ soykırım derlerdi. Nobel Ödüllü Elie Wiesel ve diğer saygın tarihçilere danıştık ve bu konuda mutabık kaldık. Türkiye’nin, kendi geçmişiyle yüzleşmesini ve Ermenilerle tarihin bu karanlık safhasına ilişkin uzlaşmaya varmaya çalışmasını tavsiye edenlerin, Türkiye’nin dostları olduğunu anlamasını umuyoruz. Bu çerçevede, bu tür meselelerde bir Kongre kararının ters tepeceği ve Türkler ile Ermeniler arasında uzlaşma sağlamayacağı ve Ermenileri ve Türk Yahudi Cemaatini ve Türkiye, İsrail ve Birleşik Devletler arasında önemli çoktaraflı ilişkileri riske atacağı şeklindeki inancımızı kesin olarak sürdürüyoruz.” (2)

Ve kızılca kıyamet kopuyor! ADL yönetiminin tutumunun “ahlâken savunulamayacağını” ileri süren New England Bölge Temsilcisi genç Andrew H. Tarsy, Foxman’a alenen kafa tutuyor. Bundan bir gün kadar sonra da, “hiçbir ADL çalışanının örgütün iç çatışmalarını basına yansıtmaması gerektiği” savıyla, görevden alınıyor. Ne ki, Bölgenin ileri gelen Yahudi kamuoyu önderleri, Tarsy’nin görevden alınmasına şiddetle karşı çıkıyor, ADL liderinin tepkisini “kinci, hoşgörüsüz ve yıkıcı” olmakla suçluyorlar. Dahası, Foxman’ın kararının daha başka istifalara da neden olacağını, “ADL’ye yapılan bağışların hızla azalacağını,” ayrıca, Ermeni “soykırımı”na ilişkin bu tutumun, New England’ın Yahudi olmayan halkı ile ilişkilerine zarar vereceğini” (3) söylüyor ki, New England, özellikle de Massachusetts Eyaleti, Ermeni diasporasının sıklıkla yerleştiği bölgedir. Amerika’nın en iyi üniversiteleri sayılan “Ivy League” (4) kurumları buradadır ve ülkenin en keskin liberallerinin çıktığı bölgelerinden birisidir. Teşbihte hata olmaza sığınarak, New England toplumunun bizim İzmir seçmenimizin ruh halini çağrıştırdığını söyleyeyim.

Foxman kim? ADL ne? ADL’nin derdi ne?

Yerel liderler, daha da ileri gidiyor, ADL yönetimini, halen Amerikan Kongresi’nde beklemekte olan “1,5 milyon Ermeni’nin Birinci Dünya Savaşı döneminde ölümünün soykırım olduğunun kabulü” şeklindeki tasarıyı desteklemekle tehdit ediyorlar. Tekrar harekete geçen Yönetim, bu defa da Boston Globe gazetesinde geniş bir açıklama yayınlıyor, ancak, Kongre’de bekleyen tasarıyı destekleyeceğini yine söylemiyor. İlk açık mektupta söylediklerini tekrarlıyor, “Türkiye’ye açıktan ya da kapalı bir biçimde baskı yapmayı sürdüreceğiz”in ötesinde bir vaatte bulunmuyor. Dahası ADL yönetiminin “Türkiye’yi ender bir Müslüman müttefik olarak gören İsrail’in güvenliğini” her şeyin önünde tuttuğunu açıkça belli ediyor. Buna karşın, protestolar devam ediyor.

Yahudi Cemaati İlişkileri Konseyi, JCRC’nin (4) tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar Ermeni davasını destekleyen mektup aldığı söyleniyor. Polaroid şirketinin eski yönetim kurulu başkanı, Boston Şehir Konseyi üyesi gibi itibarlı ADL üyeleri, Ermeni Soykırımı tanımayan bir örgütte yer almayı sürdüremeyeceklerini ilan ediyorlar. Harvard Hukuk Fakültesi profesörlerinden Alan Dershowitz, “Bu mesele Yahudi cemaatini öylesine derinden sarstı ki, Foxman, ‘Gerçek politikadan üstündür’ diyen halkı dinlemek zorunda.” diyor. Nobel Ödüllü, ünlü Yahudi romancı Elie Wiesel de arayıp, tasarıyı desteklemeye karar verdiğini, Foxman’ın da öyle yapmasını tavsiye edince, direktör, “bir gece içinde müthiş bir U-dönüş” yaparak, “1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türkleri tarafından kesilmesinin ’soykırım’ olduğunu kabul” ettiğini ilân ediyor. Foxman’ın bu dönüşü, kendisinin ADL’deki kırkiki yıllık geçmişinde hemen hiç boyun eğmediğini bilen yakın tanıyanlarını “hayretlere gark ediyor.”

Abraham Henry Foxman, 1940 doğumlu Polonya Yahudisi. 1950′de ABD’de; 1965′te ADL’de; 1987′de örgütün ulusal başkanı. Çocukluğundan itibaren bu işlerin içinde, babası “Revizyonist Siyonizm” diye bilinen ulusalcı kanattan. Son zamanlarda, “iktidar sarhoşu” olmak, kendisine karşı çıkanları “Yahudi düşmanı” diye karalayıp, etkisizleştirmeye çalışmakla suçlanıyor. Bir de, Marc Rich isimli işadamını 250 bin dolarlık bağış karşılığı Başkan Clinton’un affetmesini sağlaması var ki, istifasını isteyenlerin sayısını hayli arttırmış. Hal bu iken, Ermeni meselesindeki tutumunun Foxman’ı daha zora sokacağı açık gibi görünüyor.

Gelelim ADL’ye. Küresel boyutlarda bir projenin parçası olarak, bireysel gücünün çok ötesinde etkili bir kuruluş, Bu bağlamda, Ermeni meselesine ilişkin tutumunu hakkıyla değerlendirebilmek için, ADL’in akraba örgütlerinin, dilerseniz örgüt-ağının, kapsamına ilişkin fikir sahibi olmak gerekiyor. 1913′te, “B’nai B’rith Bağımsız Tarikatı” (6) tarafından, ABD’de kurulan ADL’nin resmi misyonu, “Yahudi halkına yöneltilen iftiralara /öncelikle/ akla ve vicdana, gerekirse yasalara başvurmak suretiyle son vermek” olarak açıklanmış. “B’nai B’rith”in (7) kendisi de yine ABD’de, New York Eyaletinde, 1843′te, kurulmuş bir lobi ( 8) grubu. O tarihte açıklanan amacı: “Yahudi cemaatine hizmet etmek, Yahudi haklarını korumak, hasta ve yoksul Yahudilere yardım etmek, gençlere burs sağlamak, Yahudi-karşıtlığına (9) karşı koymak.”

“B’nai B’rith,” 1923′ten itibaren hızla büyüyor, ilköğretim(10) öğrencilerini de içine alan geniş bir alanda örgütleniyor. 2001′e kadar “dünyanın en büyük mezhepler-üstü Yahudi gençlik hareketi” olduğu söylenen, “B’nai B’rith Gençlik Örgütü”nü (BBYO) fonluyor. Aynı yıl şirketleşen gençlik örgütü, “BBYO, Inc.” ismini alıyor; 2002′de “BBYO4 İsrael” girişimini örgütlüyor. BBYO4 İsrael, eğitim sektöründe faaliyet gösteriyor, “Yahudi ebeveynlerin çocuklarını özgüven sahibi, adanmış, iyi-donanımlı gençler olarak yetiştirebilmeleri için güvenli /eğitim/ programları” üretiyor, ve uyguluyor. Halen ABD’ye ilâveten, Avustralya, Bulgaristan, İngiltere, İrlanda, Fransa, İsrail, Lüksemburg, Yeni Zelanda, G. Afrika, İsviçre ve Tayland’da aktif.

Hayır işlerine ilâveten, cazgır bir İsrail yandaşı olarak hizmet veriyor, B’nai B’rith. Bu çerçevede, kendilerini “Yahudi Halkının ve İsrail Devletinin esenliğine adamış” devlet büyüklerini “Altın Madalya” ile taltif ediyor ki, John F. Kennedy, George H.W. Bush (baba), Avusturya şansölyesi Franz Vranitzky ve Avustralya Başbakanı John Howard, B’nai B’rith madalyalı. Teşkilat, ayrıca eski adı “Amerikan Ziyonist Kamu İşleri Komitesi” olan AIPAC (Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi) ile birlikte çalışıyor. Nitekim, “BBYO4 İsrael” AIPAC ile B’nai B’rith’in ortak ürünleri.

Gelelim, “Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi,” AIPAC’a. AIPAC, asli misyonunun “ABD’nin Ortadoğu politikasını /İsrail lehine/ şekillendirmek” (11) olduğunu ilân eden bir teşkilat. New York Times’ın “Amerika’nın İsrail’le olan ilişkilerini etkileyen en önemli örgüt” olduğunu söylediği örgüt, 1950′lerde kurulmuş, halen 100 bin üyesi var. Amerikan Kongresi ve Beyaz Saray’da, İsrail’i destekleyen lobi faaliyetleri yürütüyor. Daha 1987′de “Başkanın çevresindeki kadronun seçimini etkileyecek, herhangi bir Arap ülkelerine silâh satışını önleyecek, Pentagon ve İsrail ordusu arasında katalizör görevi yapabilecek güce ulaştığı” belirtiliyor, (12) Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray politika uzmanlarının, senatör ve generallerin AIPAC ofislerinden çıkmadıkları anlatılıyordu. Günümüzdeki faaliyetlerini ise dört temel başlık altında topluyorlar: *ambargolar ve Birleşmiş Milletler kararları ile Filistin hükümetini (özellikle Hamas’ı) İsrail’in taleplerine boyun eğmeğe zorlamak, *Washington’la İsrail arasındaki bağı istihbarat işbirliği ve ekonomik yardım (ki, 2006 yılında 2,52 milyar dolardı) aracılığıyla güçlendirmek; *nükleer silâhlanma hevesleri ve Yahudi Soykırımı inkâr etmesi nedeniyle İran’ın kınamasını sağlarken, nükleer gelişimini engellemek üzere finansal yaptırımlar uygulamak; *Libya, Lübnan, Hizbullah (ve onların televizyon yayınları) ve Suriye’nin de dahil olduğu ve İsrail’in varlığına düşmanca yaklaşan ülke ve gruplara karşı hareketler geliştirmek.” Resmi web sitelerinde yayınladıkları “başarılarıyla sonuçlanan faaliyetlerimiz” listesinde, “Gaza’ya kaçak silâh girmesini önlemek için Mısır’a baskı yapmak”(13) gibi bir kalemin de varlığı faaliyetlerinin kapsamına ışık tutuyor.

ADL’nin gücünü daha iyi anlamak için…

Siyasilere doğrudan parasal yatırım yapan bir örgüt değil, AIPAC. En azından kâğıt üstünde böyle. Ancak, örneğin Washington Post gazetesine göre, para, örgütün gücünün önemli bir parçası. AIPAC, Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da İsrail’i ilgilendiren konularda kimin nasıl oy verdiğini yakından izlemek ve resmi web sitesinde ilân etmek suretiyle bağışları yönlendiriyor. Nitekim, son federal seçimlerde İsrail yanlısı adayların seçim kampanyalarını finanse etmek üzere yönlendirdikleri bağışların 56,8 milyon dolardan az olmadığı hesaplanıyor.

Ermeni “soykırım”ı tanınma kararı alan ADL’nin günümüzdeki iklimi böyle bir iklim. ADL’nin topu tüfeği yoktur; gücü, anlatageldiğim B’nai B’rith Bağımsız Tarikatı, BBYO, Inc., AIPAC, Braun Soykırım Enstitüsü, Soykırımı Araştırma Enstitüsü gibi birlikte hareket ettiği, irili ufaklı yüzlerce akraba-örgütün mecmuu. America First Party gibi, FrontPage Magazine gibi, National Endowment for Democracy, (NED) Heritage Vakfı, Carnegie Etik ve Uluslararası İşler Konseyi, Hudson Enstitüsü, Middle East Forum, Aspen Enstitüsü, Askerî Teşkilatlanma Araştırma Merkezi, Insitute for Policy Studies, World Affairs Council, Council on Foreign Relations gibi yandaş siyasi kuruluşları; aralarında Washington Kürt Enstitüsü’nün de bulunduğu (icra heyeti başkanı Mike Amitay, eski AIPAC başkanlarından Morris Amitay’ın oğlu) Asya Cemiyeti, Açık Toplum Ensitüsü gibi etnik ve kültürel sorunlarla ilgilenen yandaş siyasi think-tankleri; Amerikan Yayıncılar Birliği, Sinema Aktörleri Loncası, Amerikan Film Enstitüsü, Amerika Kayıt Endüstri Derneği (kayıttan kasıt kaset, CD vb.) yandaş sanatçı örgütleri; Amerikan Civil Liberties Union, İnsan Hakları için Hukukçular Komitesi, İnsan Hakları Gözlemcileri, (Human Rights Watch) Amerikan Yasa ve Adalet Merkezi, Avrupa Yasa ve Adalet Merkezi, Slav Yasa ve Adalet Merkezi gibi hukuk kuruluşları; Dünya Bankası, Federal Reserve System, Ekonomik Politika Enstitüsü, New York ve Chicago Ticaret Odaları, Amerikan Standartlar Enstitüsü, Ulusal Ekonomik Konsey, Tüketiciler Birliği gibi ABD’nin can damarı iktisadi kuruluşları ile başkan ve ileri gelen yöneticilerinin etnik ve dinsel kökenleri nedeniyle yakın ilişkileri vardır. Aralarında Harvard, Princeton, Yale, Dartmouth, Cornell, Tuft, Pennsylvania, Northwestern, California, Stanford, Caltech, Carnegie-Mellon’un da olduğu Amerika’nın en iyi üniversitelerinin rektörleri ADL ile birlikte hareket eder. (14) “Nefret Suçları” (15) kavramını geliştiren, 1993 yılında Amerikan Yüce Mahkemesi (16) tarafından “anayasal” olarak tanımlanmasını sağlayan ADL, ayrıca, “Ulusal Gay ve Lezbiyan Görev Gücü,” “Ulusal Asya Pasifik Amerikan Hukuk Konsorsiyumu,” “Asya Pasifik Amerikalılarına Karşı Saldırıları Denetleme” Derneği gibi geniş tabanlı sivil toplum örgütlerinin de desteğini haizdir.

(1) Amerika’nın Massachusetts, Vermont, Maine, New Hampshire, Rhode Island ve Connecticut eyaletlerinden oluşan kuzeydoğu bölgesi. (2) Watertown Tab&Press, Arlington Advocate, Belmont Citizen Herald, Somerville Journal, Newton Tab, Boston Jewish Advocate gazeteleri. (3) Alıntılar Keith O’Brien makalesinden, Boston Globe gazetesi, 18 Ağustos 2007. (4) Harvard, Yale, Princeton, Dartmouth, Columbia, Cornell, Brown, Pennsylvania. (5) The Jewish Community Relations Council. (6) The Independent Order of B’nai B’rith. (7) İbranice, “Akt’in Oğulları” demek. Söz konusu “akit” Yahova’nın İsrailoğullarıyla yaptığına inanılan sözleşme. ( 8) “lobbying group,” baskı grubu (pressure group) savunma grubu (advocasy group) olarak da geçer. (9) Anti-semitism. (10) “Alef Zadik Alef” (AZA) ve B’nai B’rith Girls (BBG) teşkilatları. (11) New York Times gazetesi, 6 Temmuz 1987. (12) aynı yayın. (13) www.iapac.org (14) ADL bağlantılı kuruluşların listesi için bkz.www.biblebelievers.org (15) Hate Crimes. (16) Supreme Court.

Yazı kategorisi: Alev ALATLI, bilgi çöplüğü, genel, güncel, yorum | Yorum Yok »

Sağ girdik, sağ çıktık, her şey yerli yerinde!

Yazan: mustafaemingul Ağustos 8, 2007

Solcu kim? Sağcı kim? Dinci kim? Ulusalcı kim? Gerici kim? İlerici kim? İktidar kim, muhalefet kim? Bir hışm ile geldi geçti seçim, kim, kim, kim?! Latife bir yana, seçim sonrası ruh üşümelerini iyileştirmeye yardımcı olabilir düşüncesiyle, buyurun, size “Dünya’nın En Kısa Siyasi Testi!” Test, on soruluk ve oldukça ünlü. Cambridge’deki “Uluslararası Biyografi Merkezi” (1) tarafından “20. yüzyılın en önde gelen 2000 aydını”ndan biri ilan edilen David Nolan (2) tarafından düzenlenmiş. “Köktenci”, “serbest fikirli”, “ılımlı”, “muhafazakâr” ya da “gerici” (3) gibi tanımlamaların siyasi yelpazedeki pozisyonlarımızı belirlememizde yetersiz kaldığını ileri süren Nolan, önemli olanın bu pozisyonların açılımlarının saptanması olduğunu, sahici tutumumuzun ancak böyle ortaya çıkabileceğini söylüyor. David Nolan, kim? Amerikan Libertarian Party’nin iki kurucusundan (1971) biri, M.I.T. mezunu, 2000′de başkan adayı, “The Essence of Liberty” Özgürlüğün Esası, isimli kitabın yazarı.Test, biri “Kişisel” diğeri “Ekonomik” konular olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Sorulara tepkiniz doğrultusunda “evet”, “hayır” ya da “belki” diye cevap veriyorsunuz. “Belki” cevabı, “emin değilim” ya da “bazen” gibi “kararsız” kaldığınız durumlarda kullanılıyor. Şöyle bir şey:Kişisel konular:Askerlik hizmeti mecburi olmamalı.Devlet, radyoya, televizyona, basına ya da internete müdahale etmemeli, denetlememeli.Devlet, yetişkin insanların karşılıklı rızalarıyla gelişen cinsel ilişkilere müdahil olmamalı.Uyuşturucu yasaları faydadan çok zarar veriyorlar; kaldırılmalılar.İnsanlar sınırlardan rahatlıkla geçebilmeli, istedikleri ülkede çalışabilmeli, istedikleri ülkede yaşayabilmelidirler.Ekonomik konular:Devlet, tarımı ve sanayiyi sübvanse etmemeli, destek alımları kaldırılmalı.Gümrük duvarları indirilir, ticaret tümüyle serbest bırakılırsa insanlar için daha iyi olur.Asgari ücret, işsizliğe neden olduğu için iptal edilmeli.Vergiler kaldırılmalı, devlet hizmetlerinin bedeli onları kullananlar tarafından ödenmeli (yani bedava polis, okul, sağlık vb. hizmet, yok).Dış yardım devlet tarafından değil, isteyen bireyler tarafından yapılmalıdır.Test Türkiye’yi ne kadar anlatıyor?Değerlendirme: “Evet”ler 20, “Belki”ler 10, “Hayır”lar 0 puan. Testin tümünden 50′den az puan topladıysanız, o zaman siz “otorite yanlısı” birisiniz. Buna göre, halihazır kurumları, hiyerarşileri, iktidar yapılanmalarını körükörüne destekler, değişime şiddetle direnir-mişsiniz. Buna karşın, inançlarınıza ilişkin mantıklı, belagatlı gerekçeler geliştirmeniz de beklenir-miş. Erich Fromm’un başını çektiği Amerikalı psikologlar, bu kişiliklere “ırkçılar”, Stalinciler arasında rastlamışlar-mış. Ayrıca, bu kafadaki insanlar kendi cinsel arzularına da içerlerler, dürtülerini bastırma yoluna giderler-miş. Nedeni de çocukluklarında cinselliğin ayıp olduğunu öğretilmiş olmaları-ymış.Öte yandan, eğer Kişisel konularda 50′den fazla puan toplamış ve fakat Ekonomik konularda 50′nin altına düşmüşseniz, o zaman “liberal” sınıflandırmada yer alıyorsunuz demekmiş. Bu durumda Amerikan liberallerine (”liberal” tanımının İngiltere ve Amerika’daki anlamının, kıta Avrupası’ndaki anlamından farklı olduğunu hatırlatmama izin verin) benzeyen bir tutumla, hükümet destekli toplumsal programları benimsemekle birlikte, genelde “hoşgörülü” bir tavır sergiler, çevre ile ilgilenir, kadın haklarını yüceltir, kavgadan kaçınır-mışsınız.Ekonomi puanları 50′nin üstünde, Kişisel puanları 50′nin altında olanlardansanız, “muhafazakâr” gruptansınız demekmiş. “Muhafazakâr” yani, ‘80′li yılların Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve rahmetli Özal’ı doğrultusunda, kapitalizm-yanlısı olup, büyük şirketler ve onların başarılı yöneticileriyle saf tutar-mışsınız. Bir yandan Thatcher-vari “muhafazakârlık” ki “dizginsiz kapitalizmin yüceltilmesi” demektir, diğer yandan yoksullara yeşil kart, yiyecek yardımı pratiği içindeyseniz, kendinizi “muhafazakâr” sayamazsınız.Testin her iki bölümünde de 50′nin üstünde puan alanlara gelince: Sizler de “libertarian” oluyorsunuz! Yani, insanların insan olmaktan gelen haklarının yasalardan daha üstün olduğuna inandığınızdan, devlet müdahalesini asgaride tutmayı, serbest piyasa ekonomisini güçlendirmeyi ister-mişsiniz Libertaryanlar ayrıca tarih boyunca barıştan yana olmuşlar-mış. Peki, ya puanınız ne eksik, ne fazla, tam tamına 50 ise? O zaman “sınırda” bir vakaymışsınız, oturup bir daha düşünmeniz gerekiyormuş!Havada kalan terimler…David Nolan’ın terminolojisinin bizim pratiğimizi yansıtmadığı, dahası “libertarian” (dilerseniz, “özgürleştirici”) gibi dilimizde neredeyse yer almayan tanımlarla konuştuğu da muhakkak. Bu bağlamda, “Dünya’nın En Kısa Siyasi Testi”nin Türkiye için anlamsız bir test olduğu söylenemez mi? Bence, söylenemez. Çünkü, benzer bir biçimde Türkiye’de, “devrimci,” “demokrat,” “sosyal demokrat,” “demokratik sol” tanımları da bir o kadar havada terimler kalabiliyorlar. Dikkat buyurursanız, ülkemizde kendisine “solcu” diyen birisi (hatta bir siyasi parti!) pekâlâ da, örneğin, “insanlar sınırlardan rahatlıkla geçebilmeli, istedikleri ülkede çalışabilmeli, istedikleri ülkede yaşayabilmelidirler” gibi bir yargıya bütün kalbiyle katılabilecektir. Nitekim, mesela, Program’ında “kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını” savunan ÖDP gibi kendisine “sol” diyen bir parti, iki paragraf sonra “özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, ekolojist, militarizm karşıtı” gibi libertaryan tezleri savunabilmekte, sonra bir kanat çırpışıyla “demokratik plânlamacı”lık gibi, devletçi bir tutuma girebilmektedir! ÖDP’nin “işçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı” vadeden söylemini gerçekçilik şöyle dursun, hangi siyasi pozisyona oturtabileceğimizi ayrıca düşünmek gerekmektedir!Kaldı ki, siyasi hedef karmaşası bağlamında ÖDP, türünün -haşa!- tek örneği değildir; ABD’de de Cumhuriyetçilerin ille de “muhafazakâr,” Demokratların da ille “liberal” olmadıkları gibi. Buna karşın, Nolan, bu tanımların “postmodern” kelimesi gibi “öylesine biçimsiz, şekilsiz, amorf ki, son tahlilde anlamsız” olduklarına katılmadığını söylüyor. Ona göre tanımlar anlamsız değil; ama kullanımları uygunsuz. Kendi demesiyle “saçmalamaya son vermek için” kısa, özlü, veciz tanımlar getirmek mümkün. Şöyle ki, “liberal” devletin ekonomiyi düzenlemesine sıcak bakan; ancak ahlaki değer yargılarının yasalarla korunmasına karşı çıkandır; yani, sosyal devlete, az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınmasına evet; ama mesela cinsel özgürlüğe sekte vuran yasaklara hayır. “Muhafazakâr,” tam tersi, devletin ekonomiden elini çekmesini isterken, ahlaki değerleri desteklemesini bekliyor; yani, bir yanda laissez-faire ekonomisi, diğer yanda örneğin ailenin yüceltilmesi. “Özgürleştiriciler” devleti ne ekonomide ne de ahlak alanında isteyenler. Nolan, bu tanımların kendi içinde derecelendiğine (daha doğru bir tanım “saçaklı” olurdu) dikkat çekiyor.Bize gelince: Yoksullar için 273 bin 479 konut yapan (4) AKP, bu hesapça “sosyal demokrat” değilse, İsveç türü “welfare” ekonomisi liberali olsa gerekir; her halükârda, “muhafazakâr” tanımına uymaz. AKP uymaz da kim uyar? CHP de uymaz; zira Avrupa Birliği’ne ilişkin tepkileri (5) “izolasyon” yanlısı olduğunu söylemektedir. Buna bir de, baş örtüsüne, “dindar” cumhurbaşkanına yasal müdahaleyi içine sindirmesine bakarsak, CHP, “gerici” değilse, “otorite yanlısı” tanıma yakın gelir ki, bu haliye sosyaldemokratlık şöyle dursun, “muhafakâr” olarak dahi sınıflandırılamaz. “Türkiye’nin küresel entegrasyonu gibi gerçekleri veri alan” (6); ancak ahlaki alana müdahaleden kaçınmayacağı anlaşılan MHP’ye ne demeli? Asıl, muhafazakâr MHP olmasın?!Yeri gelmişken, bana en yakın gelen seçim sonucu yorumu, Levent Tüter isimli bir beyin kişisel sitesindeki metin. “İstikrarlı olan kaostur, istikrarsız olan denge” (7) saptamasına katıldığı anlaşılan Tüter, şöyle demiş: “Türkiye oyunu verirken iki senaryo vardı önlerinde; AKP iktidarda kalır ve -popülist olmayan, oldukça liberal- ekonomik politikalarını tek parti iktidarı olmanın verdiği rahatlıkla uygulamaya devam eder, büyüme hızlanarak artar, stabilite endeksleri yüksek değerlerini korur, yeni uygulamalarla kalıcı olarak gelmesi sağlanmış yabancı kaynaklı yatırımlar -sadece borsa hareketleri değil, büyük satın almalar- devam eder. Ya da! CHP ve MHP koalisyonu kurulur. İlk sene CHP ve MHP, AKP kadrolaşmasını kırpıp kendi kadrolarını yerleştirmekle uğraşır; ama kimin dayısının, kimin emmioğlunun nereye gideceğine karar veremez, çekişirler. Abdullah Öcalan’ı asmaya kalkar MHP, AB’ye bir on yıl yetecek koz verilmiş olur, terör hareketleri coşar. Sadece AKP’nin olduğu için ekonomi politikasını kaldırıp çöpe atarlar ve popülist politikalarla 2008-2009 yerel seçim yatırımı yapmaya çalışırlar! Türk ekonomisi böylece bir 10 yıl kaybeder. Hmm, acaba kime oy verseler… Hmm… Cumhuriyet, laiklik elden gidiyormuş, CHP kurtaracakmış. Hahahah! Pardon, -Hmmm. Evet senaryolardan hangisinin seçildiği ortada. Büyük toplu konut yatırımları, sürekli kullanmadığı üretim kapasitesi azalan üretici, sosyal sigorta ve sağlık hizmetleri düzenlemeleri, mortgage düzenlemesi gibi gelişmelerin yarıda kalmasını istememesi de halkın başka bir “hmm” mevzusuydu bence.”Toplum mühendisliğinden önceHasılı, toplum mühendisliğine soyunmadan önce kıyaslamalı pozisyonlarımızı şöyle bir irdelesek iyi ederiz sanki. Bunun dışında, bana sorarsanız, seçimlere sağ girdik, sağ çıktık. Farklılıklarımız, Güneydoğu da dahil olmak üzere ideolojik olmaktan ziyade pratikte ve saçaklı. Bu nedenledir ki, şöyle dört başı mamur bir “muhalefet” oluşturabilmiş değiliz. Peki, oluşturabilmiş bir ülke var mı? Hadi, canım, siz de!Hamiş: Batılı gazeteciler, Türkiye’yi yorumlarken Nolan testini kullanıyor olmasınlar?

(1) International Biographical Centre, “2000 Leading Intellectuals of the 20th Century”

(2) (Nolan’ın buna tepkisi, “Güldüm,” olmuş, “Gerçekten, ne bu ne de başka bir yüzyılın önde gelen 2000 aydınından birisi olduğumu düşünüyorum… Mamafih, (özellikle de aydınların çoğunun ne denli budala olduklarını düşününce) belki de öyleyimdir.”)

(3) İngilizce orijinalindeki karşılıklar sırasıyla, radical, liberal, moderate, conservative ve reactinary

(4) “Toplu Konut İdaresi, AKP iktidarına tekabül eden dönemde 276 bin 511 konut yaptı. Bu konutların 130 bin 830′u orta ve dar gelir grubuna, 59 bin 455′i ise alt gelir grubu ile yoksullara yönelik olarak yapıldı. TOKİ’nin verilerine göre halen inşaat aşamasında olan konut sayısı da 273 bin 479′a ulaştı.” Milliyet 27 Temmuz.

(5) “Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye’nin Avrupa’da elde ettiği iki önemli görevin sona ermesine neden oldu… CHP’nin Gaziantep Milletvekili Abdulkadir Ateş, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) “Siyasi Komisyon Başkanlığı”nı yürütüyordu. Ateş bu dönem listede yer almadı ve milletvekilliği bitti. Böylelikle yıllardan beri Türkiye’nin yatırım yaptığı ve Abdulkadir Ateş’in de üç yıldan beri başarıyla yürüttüğü bu kilit görev, Türkiye’nin ellerinden kayıp gitti. CHP’nin Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan Toker de, yine AKPM’nin “Kadın Hakları ve Eşitlik Komisyonu Başkanlığı”na getirilmişti. Türkiye açısından son derece önemli olan bu görev de, Bilgehan Toker’in “alt sıralara” konulması ve 22 Temmuz’daki seçimde de milletvekilliğinin sona ermesi nedeniyle Türkiye’nin elinden alındı.” Referans, 6 Ağustos, 2007, Zeynel Lüle.

(6) Zaman, 25 Haziran 2007, İbrahim Öztürk

(7) Stable chaos, unstable equilibrium

ALEV ALATLI

 08.08.07

Yazı kategorisi: Alev ALATLI, yorum | Yorum Yok »