keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv 'Atatürk' Kategori


veli küçüğün baş döndüren ilişkileri

Yazan: mustafaemingul Haziran 11, 2008

Araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün 2003 yılında Alman National Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Türkiye’de uzun bir süredir askeri darbe olmamıştır. Bunu büyük bir eksiklik olarak görüyorum” dediğini ortaya çıkardı. Karlıbel, Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz’in “Alman Faşistleriyle toplantı” yaptıklarını söyledi.

Bir dönem Alman Emniyeti’nde görev yapan araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon örgütü yapısının, Alman Faşist gruplarının oluşturduğu derin devlet yapısıyla aynı özellikte olduğunu söyledi. Karlıbel, Ergenekon Örgütü’nün, BFV (Anayasa Koruma Teşkilatı) olarak anılan Alman İç İstihbarat Servisi’nin 2001 ve 2002 yıllarında hazırladığı iki raporda “Ergenekon Türk Sağcı Grubu” adıyla yer aldığını söyledi. Ergenekon örgütünün benzerinin, Almanya’da 1980′li yılların başında ortaya çıktığını anlatan Karlıbel, Veli Küçük’ün, Alman gladyosunun subaylarıyla buluşup istişarelerde bulunduğunu ifade ederken, “Veli Küçük, 2003 yılında faşist Gerhard Frey’in sahip olduğu Alman National Zeitung gazetesine demeç verdi ve ‘Türkiye uzun yıllardır askeri darbe görmemiştir. Bunu bir eksiklik olarak görüyorum’ dedi” iddiasında bulundu.

Alman ırkçılarıyla birlik

Büyük Hukukçular Birliği Derneği Başkanı Kemal Kerinçsiz’in bu birliği kurarken Alman NPD Partisi Genel Başkanı Günter Deckert’le internet ortamında tercüman vasıtasıyla irtibata geçtiğini ve aynı oluşumu Türkiye’de kurduğunu söyledi. Karlıbel, “Günter Deckert, Almanya’da 1994 yılında Türkleri kundaklayan Nazi gençleri mahkemelerde savunmak için Alman Ulusal Hukuk Birliği adında bir dernek kurdu. Bu dernek 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Kerinçsiz de Büyük Hukukçular Birliği’ni kurarken 2001 yılında Deckert’le mail ortamında iletişim kurdu ve Almanya’daki oluşumun aynısını Türkiye’de kurdu” dedi.

Veli Küçük’ün sık sık gittiği Hollanda ve Almanya’da Alman, Hollanda ve Danimarka’dan gelen aşırı milliyetçi kişilerle buluştuğunu söyleyen Karlıbel, “Bunlardan en ilginç buluşma Mölln ve Solingen katliamlarını organize eden DVU Partisi Genel Başkanı Dr. Gerhard Frey ile buluşmasıdır” dedi. Bu buluşmada, Alman Özel Harp Dairesi’nde uzun yıllar görev yapan Yarbay Wilhelm Hillek’in de olduğunu ifade ederek “Hillek, Türklerin hepsini karantinaya alalım, Türklerin olmadığı bir Almanya temiz bir Almanya olacaktır sözleriyle tanınıyor” dedi.

2001′de Almanya ergenekonu kaydetti

Karlıbel, Alman istihbarat raporlarında Ergenekon oluşumu ile ilgili olarak 2001 yılındaki değerlendirmede; “Baden Würtenberg’in Mannheim Şehrinde 23-25 kişilik bir oluşumun, Bavyera’nın Nürnberg şehrinde ise 30-35 kişilik yeni bir Türk Milliyetçi oluşumun belirlendiği ve bu oluşumun Ergenekon adında olduğu tespit edilmiştir. … Bu gurubun siyasi ideolojisi olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Ama genellikle Türk Ülkü Ocakları’ndan ayrılan şahıslar bu oluşumun içinde yer almaktadır. Biz muhtemelen bu oluşumdaki şahısların Ülkü Ocakları ile olan ideolojik tartışmalarından ve farklılıklardan ötürü ayrıldıklarını ve böyle yeni bir oluşum kurduklarını düşünmekteyiz” dediğini ifade etti.

Almanya’ dan ‘Ergenekon’culara yardım

Karlıbel, 2001 ve 2007 yılları arasında Almanya’daki Ergenekon oluşumunun Türkiye’ye 1.5 milyon avro para transfer ettiğini söyedi. Paraların bir kısmının masraf, kitap alımı ve Almanya ve Hollanda gezileri için gönderildiğini ifade eden Karlıbel, bu paranın 120 bin avrosu Yeni Çağ Gazetesi’ne, 380 bin avrosu Türk Ortodoks Kilisesi’ne, 90 bin avrosu Noel Baba Derneği’ne, 15 bin avrosu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGB) Genel Başkanı Taner Ünal’a, 4 bin avronun kitap alımı için Doç. Dr. Ümit Sayın’a, 25 bin avrosu avukatlık masrafları için Kemal Kerinçsiz’e, 12 bin avrosu Hollanda ve Almanya gezileri için Veli Küçük’e, 3 bin 500 Avrosu ‘masraflar’ adı altında Sevgi Erenerol’a ödendi” dedi. Karlıbel, Alman yasalarına göre 10 bin avro üzerindeki meblağların transferinde paranın nereden nereye ve hangi amaçla gönderildiğinin kayda alındığını da sözlerine ekledi.

Yabancı düşmanlığının kalesi

1951′de Alman Askerleri Gazetesi adıyla kurulan National Zeitung (Milli Gazete), 1958′de Gerhard Frey tarafından satın alındı. 1963′ten itibaren bugünkü adıyla yayın hayatına devam eden gazete aşırı sağ yayın politikasıyla biliniyor. 1976′da haftalık 106 bin tiraj ortalaması tutturan gazete, 30 yıl sonra yaklaşık 44 bin kişiye satılmaya başladı.

National Zeitung, yabancı düşmanlığını körükleyen haberleriyle bilinse de, gazetenin genel yayın yönetmeni Frey Nazilerle aralarında mesafe olduğunu ancak birçok Almanın tek bir ırkın yaşadığı bir ülkede yaşamak istediğini vurguluyor. AB’nin genişleme sürecine tepki gösteren gazete Türkiye’yi daha önce mercek altına almış ve dosya konusu da yapmıştı.

Aynı zamanda aşırı sağcı Alman Halk Birliği Partisi’nin kurucusu ve lideri olan Frey, yine aşırı sağcı Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi ile 2005 seçimlerinde ittifak yapmış ancak her iki parti yüzde beşlik ülke barajının altında kaldığı için parlamentoda koltuk sahibi olamamıştı.

Kömürlükte bulunan el bombası Alman yapımı çıktı.

Ankara’nın Öveçler semtinde Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli başçavuş M.G.’ye ait kömürlüğün kapısına bırakılmış paket içinde bulunduğu belirtilen el bombasının Alman yapımı ve NATO standartındaki DM 41 modeli olduğu belirlendi.

Başçavuş M.G.’nin polise “buldum” diyerek teslim ettiği şüpheli paketteki bomba ve patlayıcı maddelerle ilgili olarak yürütülen soruşturmada yeni bilgiler ortaya çıktı.

Söz konusu bombaların benzerleri, Ergenekon soruşturmasını başlatan Ümraniye’deki 7 el bombası ile nisanda İstanbul Otogarı’nda bir bagaj içinde bulunan 5 el bombasından 2’sinin de yeni ele geçirilen el bombasıyla aynı tip olduğu anlaşıldı.

Başçavuş M.G.’nin Merkez Komutanlığı aracılığıyla polise teslim ettiği kutu içindeki tahrip kalıpları ile değişik markadaki mermilerin büyük bölümünün iyi korunduğu görüldü.

Tahrip kalıplarının 250’şer gramlık olduğu ve patlama düzeneklerinin hazır olduğu, yine kutuda bulunan aparatların kullanılarak patlatılabileceği biçimde korunduğu belirlendi. Polisin ihbarcı olarak ifadesine başvurduğu M.G.’nin verdiği ifadeye karşın patlayıcıların savcılık kanalıyla incelemeye alındığı öğrenildi.

BAŞSAVCI’YI ALMAN KONSOLOSLUĞU’NDAN TEHDİT ETMİŞLERDİ

Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük’ün ifadesini aldıktan sonra İstanbul’da bulunan Almanya Başkonsolosluğu’ndan bir kişi tarafından tehdit edilmişti. Başsavcılığı telefonla arayan konsolosluk görevlisi, Öz ile görüşmek istediğini bildirmiş ancak görüşme gerçekleşmeyince santral görevlilerine Savcı Öz’ü hedef alan tehditler yağdırmıştı. Telefonda Zekeriya Öz’ü ölümle tehdit eden kişinin Almanya Başkonsolosluğu’ndan aradığı resmi kayıtlarca belirlenmişti. Başsavcılık, konsolosluktan kimin aradığını bulunmak için soruşturma açmıştı.

Tüm bu gelişmeler doğrultusunda, Başsavcı Zekeriya Öz’ü Alman istihbaratçıları yada onların görevlendirdiği bir kişinin tehdit etmiş olabileceği üzerinde duruluyor.

TARAF

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN, Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Küresel ısınma, Tarih, bilgi çöplüğü, deprem, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | Yorum Yok »

İngiliz Kraliçesi 2. Elizabeth neden Ankara’ya geldi ?

Yazan: mustafaemingul Mayıs 15, 2008

Türkiye’de genellikle hep “İngiliz” kelimesini kullanılır . İngiltere Kraliçesi sıfatı da  İngilizler’in yıllar önce kurduğu krallığı temsil eder. ”Birleşik Krallık (United Kingdom )” kavramı dört ayrı krallığın birleşiminden oluşan birliğin adıdır : İngiltere ,İrlanda ,Wales ve İskoçya krallıkları 1707 yılındaki anlaşmayla kurulmuş, 1801 ve 1922 yıllarında yapılan ek anlaşmalarla bugünkü statüsüne ulaşmıştır.  ”Büyük Britanya (Great Britain ), ya da “Common Wealth” İngiliz Milletler topluluğu , gibi kavramlar ise çok karmaşık geldiği için mi nedir, pek kullanılmaz,anlaşılır bulunmaz.Türk basını kraliçeyle ilgili bir haber verirken bu konuya pek aldırmaz.Önemli olan ”adaların  kraliçesi ” olmasıdır. Oysa protokoller gereği olarak bazı sıfatların dikkatlice kullanılması gerektiği, en azından ikili resmi görüşmelerde ve ziyaret programının detaylandırılmasıyla uğraşan yetkililer için bir kabus olarak ortaya çıkabilir.

2. Elizabeth Alexandra Mary 21 Nisan 1926 doğumlu. babası 6. George ‘un ardından 1952 yılında Birleşik Krallık Kraliçelik tacını giyiyor. Şu anda 16 devlet ve bu devletlerin (Eyaletlerin ) yurtdışı topraklarının da oluşturduğu İngiliz Uluslar Topluluğu (Common Wealth ) kraliçesi olarak da kabul ediliyor.Bu devletler (Eyaletler) de şunlar:  Kanada,Avustralya,Yeni Zellanda,Jamaika,barbados ve diğerleri.

Kraliçenin bir de dini kişiliği var. Bu konu nedense pek dile getirilmedi ? Kraliçe’nin inancı ne , ? Laiklik konusundaki görüşü ne ? Kraliçe resmen İngiliz Kilisesi’nin başkanı ve İskoçya Kilisesi’nin  koruyucu başkanı.

Türk medyası haberi nasıl veriyor ?

 “İngiltere Kraliçesi, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın isteğiyle Türkiye’ye gelerek, Türkiye’nin AB üyeliğine desteği belli ediyor ve bu ülkenin yüzünün batıya dönük olması gerektiği yönünde net bir mesaj veriyor.” NTVMSNBS

“İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in, eşi Edinburg Dükü Prens Philip ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün daveti üzerine Türkiye’yi ziyaretinin, ülkenin tanıtımı ve turizmi açısından büyük önem taşıdığı bildirildi. ” Yeni Şafak

“İngiltere Kraliyet kuralları gereği, Kraliçe her ziyaret ettiği ülkede, kendisine ev sahipliği yapan devlet başkanı onuruna bir resepsiyon veriyor. II. Elizabeth, bu geleneği Türkiye’de de bozmayacak ve ziyaretinin üçüncü günü, İstanbul’da, Boğaz’a demirleyen İngiliz uçak gemisinde bir resepsiyon verecek.” Boyut Haber

“İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth, dün Bursa’da Osmanlı esintisini doyasıya yaşadı. Kraliçe, dün saat 11.40’ta eşi Prens Philip’le özel uçakla Bursa’ya geldi.” Hürriyet

(Bu yazıya çok ilginç bir okuyucu yorumu yapılmış: ZATEN İSDEDİKLERİDE TEKRAR YIKILMIŞ OSMANLI.AMA GÖRECEKLERKİ İSTEDİKLERİNİ YAPAMAYACAKLAR.Hasan Çetinkaya )

Birleşik Krallık (İngiliz ) medyası bu ziyarete ne kadar önem veriyor ?

Times : imzasız haber yorumunda Türkiye’yi laik bir demokrasi ,bölgesel bir güç olarak tanımladıktan sonra ; radikal İslam ve militarist güçlerin de etkili olduğu bir bölge olarak nitelendiriyor ; stratejik ortaklık olasılığından söz ediyor.Türkiye’nin İslam ve demokrasi deneyini gerçekleştiren  Erdoğan Hükümeti’nin “hukuki “ya da “askeri” anti demokratik nedenlerle görevinden uzaklaştırılmasının tüm İslam dünyasında uyandıracağı olumsuz etkiden söz ediyor.

“a Muslim, secular democracy, a regional industrial power and a society that remains free and open despite the pressures of religious extremism, prickly military nationalism and Westernised culture often at odds with conservative rural traditions.For if the Government of Recep Tayyip Erdogan, despite a good economic record and pro-European orientation, is overthrown - directly by a suspicious military Establishment or through a legal device on the grounds that it is undermining the secularism - Islamists elsewhere will conclude that there is no point in moderation, as democracy will never accept them or let them to come to power legally. ” Times Online .

 

Sonuç Olarak : Kraliçe’nin ziyaretini yorumlamak gerekirse :

Bu ziyaret Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından planlanmıştır.

Tamamiyle siyasidir. T.C: Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmekte olan ‘AKP Davası ‘ konusunda bir çok mesaj verilmek istenmektedir.Bu mesajlar ,AB üst düzey yetkilileri ziyaretleri aracılığıyla açıkça verilmiş,şimdi de farklı bir tarzda verilmektedir.

Bu ziyaret çok iyi planlanmış bir ziyarettir : Kraliçe’nin Çankaya ziyareti siyasi ,Bursa ziyareti ise kültürel anlamda algılanmalıdır,camii ziyareti, ve Kur’an okunması ,başörtüsü vb. gibi mesajlar belirli adreslere gönderilmektedir.

İstanbul Boğazı’nda demirleyen İngiliz uçak gemisinde verilecek olan yemek de askeri bir mesaj olarak algılanmalıdır. Birleşik Krallık Büyük Elçiliği binalarında yemek vermek yerine bir askeri gemide , hem de bundan 90 sene önce işgal ettiği bir kentin limanına demirleyen bir uçak gemisinde yemek verilmesi askeri bir mesaj taşımıyorsa ,eski emperyal bir nostalji mesajı mı taşımaktadır ?  

Yazı kategorisi: ABDULLAH GÜL CUMHURBAŞKANI, Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Tarih, bilgi çöplüğü, dini, ekonomi, english, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, komik, mizah, politika, savaş, yorum | 3 Yorum »

Bunca kanıtı yok saymanın dayanılmaz “ağır”lığı!

Yazan: mustafaemingul Mayıs 1, 2008

Danıştay saldırısıyla ilgili davanın gerekçeli kararında Ergenekon soruşturması ile Danıştay saldırısı arasında hukuki bir bağ olmadığı vurgulanıyor!Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararı, “Alparslan Arslan’ın Danıştay saldırısını türban yüzünden gerçekleştirdiği” savını gerçek kabul ediyor…

Böylelikle, yüzde yüz kesin Danıştay-Ergenekon bağlantısının üzeri “yargı betonu” dökülmek suretiyle örtülmüş oluyor!

***

Mahkeme, Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan’la Veli Küçük’ü aynı karede gösteren 2006′da İsviçre’deki bir kongrede çekilmiş gerçek olduğu kanıtlanan fotoğrafı delil olarak saymadı…

Arslan, Cumhuriyet gazetesine bomba atan kadroda da yer almıştı: Cumhuriyet’e atılan bombaların Ümraniye cephaneliğine atılanlarla aynı seriden olduğu kriminal raporla belgelendiği halde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi bu net bağlantıyı da es geçti…

Ümraniye’deki el bombalarında emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın parmak izine rastlanmıştı: 27 el bombasının sahibi Yıldırım, Danıştay saldırısını duyar duymaz intihara kalkışan Muzaffer Tekin’i hastaneye yetiştiren kişi…

Tekin de “Veli Küçük Ama Her Yerden Görünüyor”un kankası…

Arslan’la birlikte hüküm giyen Osman Yıldırım Ergenekon savcısına verdiği ifadede “Veli Küçük ile Ataşehir’de yapılan toplantıda Cumhuriyet gazetesine bomba atılması ve Danıştay saldırıları kararı alındı. Bombaları Küçük’ten aldık!” demişti…

Osman Yıldırım’ın Ergenekon-Danıştay bağlantısına ilişkin olarak cezaevinden gönderdiği dilekçelere ilgili mahkeme itibar etmedi…

Buna mukabil Alparslan Arslan’ın “Bombaları Süleyman Esen’den aldım” şeklindeki ifadesi gerçek kabul edildi. Esen, bu iddiayı reddetti. Mahkeme, Esen ve avukatının dilekçelerini geri çevirdi…

Bu suretle, bombaların nereden temin edildiği gibi son derece önemli bir hususun üzerine gidilmemiş oldu.

Cumhuriyet’e ilk bombanın atıldığı 5 Mayıs 2006′dan 17 Mayıs’taki Danıştay saldırısına kadar geçen sürede Alparslan Arslan’ın şirketinde bir dönem avukat olarak çalıştığı Ayhan Parlak’la yaptığı yoğun telefon görüşmeleri mahkemece göz ardı edildi.

Parlak’ın o dönemde şirketten ortağı Muzaffer Tekin ile de yoğun telefon görüşmeleri saptanmıştı. Veli Küçük’le de birkaç kez telefonlaşmıştı, Parlak!

Mahkeme, koskoca Ergenekon çetesinin Danıştay’la net bağlantılarını göremiyor; buna karşılık Danıştay saldırısı ile adı bile olmayan bir “dinci örgüt” arasında anında bağlantı kurmayı başarıyordu.

***

Arslan’ın bombaları aldığını iddia ettiği Süleyman Esen’in hocası “Şeyh Salih Kunter” bu “örgütün lideri” oluyordu!

Senaryo “ağızlara laik”ti: Danıştay saldırısından hemen sonra basında “Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden biri” olarak lanse edilen Salih Hoca’nın (Nurcu Şeyh!) türbanla ilgili sohbetlerinden acayip etkilenmiş olan “Avukat” Alparslan Arslan, “türban karşıtı kararı nedeniyle” Danıştay 2. Dairesi’ni basıp silahını ateşlemiş bir “şeriatçı” eylemciydi!

Eline silah ve bomba tutuşturan arkasındaki bütün adamlar “Ulusalcı” Babalar; ancak hikaye bu ya “Alparslaaan’ım!” Arslan “dinci katil” oluveriyor; olmak zorunda!

“Örgütün lideri Nurcu Şeyh Salih Hoca” ise hakkında üç kez müebbet istendiği halde ne hikmetse dava sonunda beraat edivermişti!

***

Final: Tüm bunlardan sonra, Danıştay saldırısı ile Ergenekon terör örgütü arasında zerrece bir bağlantının olmadığı anlaşılmış bulunuyor: İnanmayan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını okusun!

 

 

Yazı kategorisi: Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Tarih, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, komik, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | 1 Yorum »

Sorulmaktan Korkulan Sorular

Yazan: mustafaemingul Ekim 11, 2007

 

Ahmet Efe’nin Çerkes Ethem adlı kitabında verdiği ibret örnekten ders almak lazım;

Dostum Ahmet Efe’nin yazdığı kitabı dikkatle ve ibretle okumaktan son derece memnun oldum. Tarihe bir çok noktada belge olacak ve bir çok bulanık sorulara berrak cevap olacak bir kitaba sahip olduğumdan mutlu oldum.

Tarihimizde bazı olaylardan neden bahsedilmez?

Bu gibi soruları sorunca çok ilginç şeyler karşımıza çıkmaktadır. Araştırıp okuyunca da kafalarda yeni sorular oluşmakta ve tekrar tekrar araştırıp sorular sormak zorunda kalıyoruz. Belki de bu soruları sormaya devam etmek zorundayız. En azından neden milletimiz acı içinde iken neden bir avuç insanın dün, bugün olduğu gibi yarın da kuvvetle muhtemel olarak gününü gün edeceğine cevap bulacağız.

Öncelikle daha önce de yazıp sorduğum bir soru ile başlamak isterim.

Efe’nin kitabında da bahsettiği gibi Mason localarını Büyük Önder Atatürk kapattırdı. Peki neden tekrar açıldı?

Kim açılmasına müsaade etti?

Şu an Atatürk’ün her sözünü bayrak yapıp şöyle veya böyle düşünebilir diyerekten korkunç yargılara varılmaktadır. Ama Mason localarının kapatılmasından bahsetmemektedirler. Hatta bazıları masonları laik cumhuriyetin garantisi olarak da görmektedirler.

Yine Efe, Rıza Nur’dan yorumsuz alıntı yapmaktadır ki aynı alıntıyı ben de yapmaktan kendimi alamadım;

‘’ Muslihiddin Adil adında biri Lozan’a gelmiş. Benimle görüşmek istedi. Görüştük. Bir müddettir bizim otelde gördüğüm adam. Kendisinin bütün Makedonya Türkleri namına murahhas olarak geldiğini ve bu Türkler namına teklif ve ricada bulunmaya memur olduğunu söyledi. ‘Buyurun!..’ dedim. Derden tepeden türlü mukaddemelerden sonra Selanik vilayeti Müslümanlarının ahali mübadelesinden istisna edilmesini, rica etti. ‘Bu makul bir teklif değil ama İsmet Paşa’ya söyleyeyim, tekrar görüşürüz’ dedim. Km olduğunu soruşturdum, İstanbul Darülfünununda profesör olup Selanik dönmelerinden imiş. Burasını söylemiyor. Tekrar görüştüm. Bunun sebep ve menfaatlerini sordum. Dedi ki, ‘Biz Türkler Makedonya’da ekseriyet yapıyoruz. Orada kalırsak istiklal yapacağız. Bir Türk hükümeti teşekkül eder. Büyük bir menfaattir.’ Dedim ki, ‘Nüfusunuz bu işe kafi değildir. Şimdiye kadar bizden İstanbul ve Anadolu’ya hicret etmiş olanları da yine kafi nüfus olamaz. Hem o Türklerin tekrar Selanik ve civarına nakletmek imkansız bir şeydir, hayaldir. Hem Yunanlılar da bunu yaptırırlar mı? Bir de Yunanlılar size istiklal veya muhtariyet verirler mi? Böyle şey kan ve kuvvet ile alınır. Buna da iktidarınız kafi değildir. Fikriniz, gayeniz yanlış. Bilakis siz bu mübadeleyi şiddetle istemelisiniz. Çünkü Yunanlılar orada kalanları birer suretle ve tedricen (yavaş yavaş) imha edeceklerdir. İptida (ilk önce) iktisaden mahvederler. Sonra canınıza kast ederler. Bir asırlık bir tarih var. Mora’dan beri bu böyle. Mora ihtilali zamanında Mora’da Türkler ekseriyet teşkil ediyorlardı. Beş on yıl içinde orada ilaç için aransa bir Türk kalmamış oldu. Sonra Atina, sonra  Teselya meydanda. Şimdi sıra Trakya ve Makedonya’dadır.’ dedim. Baktım sendeledi. Davası mantıki değil, kamilen saçmaydı. Cevap bulmadı. Fakat beni illa mübadeleden istisna fikrine ircaa (döndürmeye) çalışıyor. Gittikçe de daha ziyade saçmalıyor, ‘Olamaz!’ deyip kesmekten başka çare bulamadım.

‘’Bu adamın teşebbüsü dediği gibi değildi. Bana, kuvvetli ve müessir bir yalanla Yahudi dolabı yapıyordu. Makedenya’ya istiklal filan hep bizim gözümüze boya idi. Kandıracak… Gayesi sırf Selanik dönmelerini mübadeleden istisna ettirmekti. Demek dönmeler yol masrafını vererek onu bu iş için Lozan’a göndermişlerdi. Makedonya Türklerinin mümessili olması yalandı. Demek ki, dönmeler Selanik’te kalmak istiyorlardı. Hatta İstanbul’dakiler de tekrar Selanik’e hicret edecekler.  Demek Türkiye’de bunlar da Türk’ten başka türlü düşünen ve zıt menfaat sahibi bir zümredirlerdir. İşin  felaketi, bunlar Türk görünüyorlar. Rumlar, Ermeniler bunlardan çok iyi. Çünkü hiç olmazsa onları Rumdur, Ermenidir biliriz. Bu ecnebi unsur, bu parazit kanımızda saklanıyorlar. Yüzlerini gözlerini kanımızla boyuyorlar. Böyle bir zümreden birini sivriltmek, Darülfünuna profesör yapmak fena şey!..  Bu adamlar kendi hesaplarına da hatada idiler. Çünkü Yunanlılar onları orda rahat bırakırlar mı? Hele ticari bir unsur olduklarından Yunanlıların herkesten evvel hücum ve mahvedecekleri bir zümredir. Yahut da derhal tanassur etmeleri (din değiştirmeleri), Rumca konuşmaları lazımdır. O halde yine madun (aşağı) muamelesi görürlerdi. Karaman Rumlarının bile gördükleri böyledir. Bu arada, yani Türk’ün can, baş kaygusunda Sabatay Sevi’nin oğulları da bu işte idiler.’’

Buradan anlaşılmakta ki Sabataistler Selanik’ten gelmek istememişlerdir!

Birçoğumuz hemen aklına Rıza Nur’un dört ciltten oluşan hatıralarının yasaklanmasının Ulu Önder’e hakaretten olduğunu bilmekteyiz. Belki de öyle olmakla beraber asıl neden Atatürkçü sandığımız Sabataistlerin kendileri hakkında yazılanların deşifresinden çekinmelerinden kaynaklanma ihtimali olabilir mi?

Neden Sabataistler Anadolu’ya gelmek istememişlerdir?

Nasıl ikna edilmişlerdir?

Peki neden illa getirilmek istenmiştir?

Kimler getirmek istemişlerdir?

Amaçları ne olabilir?

Darülfünundan Lozan’a tavassuta giden profesör gibi, şu an üniversitelerimizde kaç Sabataist vardır?

Yada memleketimizde siyasi, ekonomik, erk sahibi olmuş kaç kişi bunlardan?

Eğer bunlar samimi Müslüman değil iseler neye göre laiklik tanımını yapmaktadırlar?

Atatürk’ün nefret ettiği bu zümreler neden şimdi Atatürk’ü bayrak yapmaktadır?

Yoksa laiklik diye yutturulmaya çalışılan şey Türklerin tarih boyunca dinlere gösterdiği hoşgörüden başka bir şey olmasın?

Şu bazı Sabataistlerin dünyaya ‘Evet, biz Ermenileri kestik!’ demesinin nedeni de bu işlerde parmaklarının olmasından mıdır?

Ki burada bir alıntıya yer vermeyi uygun buluyorum; Moltke’nin seyahatnamesinde ‘Türkler İslam ve Hıristiyan olmak üzere iki kısımdır. Hıristiyan Türklere Ermeni adını veriyorlar.’ demektedir.

Buradan da Türklerin ve Ermenilerin arasında bir fark olmadığı gibi iç içe kardeşçe yaşadıkları anlaşılmaktadır. Şimdi ise durum çok farklı. Halen bazı Yahudi lobilerine para vererek Ermeni tasarılarına karşı tedbir almaktayız.

Ermeni-Türk düşmanlığı ve şimdi de itina ile işlenen ve nifak tohumlarının yeşerdiği aynı topraklarda Türk-Kürt düşmanlığı olması acaba kime ne fayda sağlamaktadır?

Bugüne kadar terör belasına verilen şehitlerimizin kanlarının hesabı ne olacak, kimden sorulacak?

Yada hangi lobilere Kürt meselesi için para vermeye başlayacağız?

Burada yeri gelmişken şehitlerimizi tekrar anıyor ve içimiz burkuluyor. Gazilerimizin acılarını paylaşmaya çalışıyoruz. Hala Anadolu’yu yurt edinebilmek için Türk’ün kanı akmaktadır. Gerçek budur. Bu gerçeğe dayanarak da şunu söylemeliyiz, ülkemizin nimetlerinden Türk’ün hakkını gasp edenler bunun hesabını mutlaka vermelidirler. Hak etmeden memleketin kaymağını çalan, milleti sömürenler, devleti soyanlar dün olduğu gibi yarın da ortaya konacaktır. Bunları söylerken hukuk emrettiği hal tarzını kast etmekte olduğumuzu belirtmeliyim. Keza bugünlerde mensubu olduğu milletti yani Türk’ün adını anmak artık bazılarınca ki bunların da başka menşeden olanların çok olduğu gerçeği bir yana hemen ulvi değerler adına keçi ilan edilmektedir.

Tekrar Selanik dönmelerine dönersek;

Bir başka kaynakta da şöyle bir durum söz konusu; Selanik millet vekillerinden Mustafa Efendi isimli birisi de Yunan parlamentosuna müracaatta bulunarak, ‘Biz ne Türk’üz, ne de Müslüman’ız! Biz Avcı Mehmet’in zorlaması ile can kaygusundan Müslüman görünüyoruz. Aslında biz Yahudi’yiz. Bizi Türkiye’ye göndermeyin demiştir.’

Türkiye’de de Karakaşzade Rüştü Efendi isimli biri Atatürk’e ve TBMM’ne bir dilekçe vererek, ‘’Mübadelede Selanik’ten geleceklerin Yahudi dönmeler olduğunu ve de kalben Müslüman olmadıklarını, gizli gizli inançlarını yaşadıklarını, kendisinin de onların Karakaş kısmından olduğunu, diğer kollarının da Yakubi ve Kapani olduklarını, eğer Türkiye’ye gelirlerse, Türk milletinin can ve kanı pahasına kurtardığı vatanını elinden alacağını, onların iliklerine kadar sömüreceğini belirtmiş ve bunların Türkiye’ye alınmamasını istemiş idi.’’

Tayfun Er’in Erguvaniler isimli kitabını da hatırlattığımda herhalde Rüştü Efendi haklı çıktı demekten başka çare de kalmamış oluyor.

Mübadelede gelenlere neler verilmiştir?

Savaşı can ve kanı pahasına kazanan ve yıllarca mahrum edilen Türklere savaş sonunda acaba mübadelede gelenlere verilenlerden verilmiş midir? Sanırım hayır. Hatta onlardan alınıp mübadelede gelenlere verilen yerler dahi olduğuna dair kayıtlar vardır.

Peki bu adaletsizliğe neden kimse karşı çıkmamıştır?

Çıktıysa kim çıkmıştır?

Ben birini hatırlatayım, Doğubayazıt vekili önce savaşta varını yoğunu kaybeden Anadolu insanına verelim sonra gelenlere verelim demiş ama bu teklif TBMM’de kabul görmemiştir. Acaba neden?

Acaba mübadelede mal verilme işlerinde kimler görevlendirilmiştir?

Şu anda o kişilerin torun torbaları ne işlerle meşgullerdir?

Ne kadar zengindirler?

Bir soru da aklımıza şöyle geliyor, Anadolu’da Hıristiyan Ortodoks Türkler her ne kadar Lozan’a göre mübadeleye tabi tutulmuş olmasa da neden onları da gönderdik?

Ki bu insanlar Kurtuluş Savaşında Türklerle beraber şehit olmuşlardı. Hangi mantık bunları gönderdi?

O halde mübadeleyi planlayanlar din eksenli bir mübadele yaparak laikliğe aykırı davranmamışlar mıdır?

Türk yurdundan Türkü göndermek ihanet değil midir?

Onların yerine Türk ve Müslüman olmadıklarını kendilerinin değişik beyanlarından anladığımız İbrani azınlığı hangi niyetle Anadolu’ya getirilmiştir?

Buna kimse karşı çıktı mı?

Ortodoks Türklerin mal ve mülklerine ne oldu?

İşte bu soruları sormak ve cevaplarını aramak zorundayız.

Yada birçok televizyon dizilerinde boy gösteren halkı aptal yerine koyan acayip insanların ipe sapa dokunmayan voleli laflarıyla hayatımızı idame ettirmeye çalışacağız. Maymun yerine konacağız.

Yada adam gibi davranıp yarınımıza sahip çıkmak için dünümüzü çalanları tanıyacağız.

Mesela, Atatürk ölünce Türk lirasından Ata’nın resmini kim çıkardı ve neden onun yerine İnönü’nün resmini koydu?

Neden Ata’nın resimlerini ve heykelleri resmi dairelerden kaldırıldı? Kaldırılan bunların yerine kimin resmini ve heykelini koydular?

Ne zaman tekrar Ata’nın resmi ve heykelleri geri kondu? Bunu kim yaptı?

İşte sorular, sorular bize yol gösterecek olan şey bunlar!..

Yazı kategorisi: Atatürk, Atatürkçülük, Tarih, bilgi çöplüğü, genel, güncel, haber, hayattan, hikaye, komik, politika, soykırım, yorum | Yorum Yok »

Sezer: Bir ‘proje’ idi; geldi geçti…

Yazan: mustafaemingul Ağustos 28, 2007

“Uzatmalı Cumhurbaşkanı” Ahmet Necdet Sezer bugün Çankaya’ya veda ediyor…

Mümkün olsaydı, “Laikçi-Ulusalcı Cephe” Sezer’in sonsuza kadar Köşk’te kalmasını isterdi. Ancak her makamın bir sonu var. Ulusalcıların Sezer’e “Başımıza geç” çağrısında bulunmaları yeterince manidar. Hakikaten isabetli bir teklif. Sezer keşke ulusalcı cephenin başına geçse. Ama bunu yapmaz. Düşünmez bile. Çünkü misyonunu tamamladı…

Sezer bir projeydi. Bir “Gizli İktidar” projesinden söz ediyorum! Sezer’in cumhurbaşkanlığı ile ilgili temel gerçek budur. Anayasa Mahkemesi Başkanı iken demokrat söylevleri ile öne çıkmıştı. Çankaya’daki ilk aylarında büyük ölçüde sempati toplamış; özellikle de memur yasasındaki tavrıyla dikkat çekmişti…

Sezer, AKP iktidarına kadar olan dönemde pek renk vermedi. Ancak daha sonra asıl çizgisini ortaya koydu. İlk iki yılında vekillerin türbanlı eşlerini resepsiyonlarda ağırlayan Sezer AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte “kamusal alanı” bütün bir uzayı içine alacak şekilde genişletmeyi başararak toplumu kutuplaştırdı. Ayrımcılığın şahikası haline geliverdi. Milletin değerleriyle barışık olmayan bir portre çizdi. Bu yolda büyük bir özen gösterdi!

“Mr. Hyde” AKP’yi görünce gece yarısı “Dr. Jekyll”a dönüşüvermişti…

Sezer’in AKP iktidarına karşı hasmane tavrını Selim İleri’nin bir romanından ilham alarak “Ahmet Necdet Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver” diye tercüme edebiliriz!

Sezer’in nasıl bir “proje” olduğu hususunda en çarpıcı örneklerden biri 2006 Haziran’ında yaptığı İsrail ziyaretinde takındığı tavırdır…

Sezer İsrail Cumhurbaşkanı’na AKP hükümetini şikayet ederken “Hamas’ı Ankara’ya AKP davet etti. Onlar şu anda iktidarda olsalar bile bu davet hiçbir şekilde devletin politikasını yansıtmıyor” diyecekti…

Oysa bu davet AKP hükümetinin değil “Yeni Ankara”nın yani devletin arzusuyla gerçekleşmişti!

***

Sezer’in sert laiklik mesajları zaman zaman Çankaya’da oturan kişinin aslında “İlhan Selçuk” olduğu yolunda epeyce kuşkulanmamıza sebep oldu: “Dış güçler laik cumhuriyetimizi Ilımlı İslam Cumhuriyeti yapmak istiyor” şeklindeki cümlesinin İlhan Selçuk’un kaleminden çıktığını söylemeye gerek var mı?

Ahmet Necdet Sezer son bir yıl içinde iki defa “Rejim hiç bu kadar tehdit altında olmadı” derken, laiklik duyarlılığını paravan yaparak Ankara’daki “Gizli İktidar”ın egemenliğini kaybetmesinden yakınıyor gibiydi…

Sezer’in Ankara’daki güç dengeleri bağlamında aslında nerede durduğu hususunda belki de en büyük dezenformasyon Milliyet’in dünkü “Tezkerenin Gizli Kahramanı Sezer’di” manşetidir…

Bu “gizli kahraman” söylemi çok yakın tarihimizin en büyük yanılsamalarından biridir. Sezer’in bir “proje” olduğu gerçeğini hasıraltı etmek isteyen bir şaşırtmacadan söz ediyorum!

“Tezkere Karşıtı” görüntüsü Sezer için sadece bir roldü. Tezkerenin reddedilmesinin Türkiye’deki Amerikancı “Gizli İktidar”a vurulmuş esaslı bir darbe olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda Sezer’in söz konusu rolünü algılamak kolaylaşacaktır…

Kuşkusuz tarih “Çankaya’daki Sezer Gerçeği”ni daha iyi yazacaktır…

O vakit geldiğinde, umarım bu satırları hatırlarsınız!

Yazı kategorisi: ABDULLAH GÜL CUMHURBAŞKANI, Atatürk, Atatürkçülük, Tarih, bilgi çöplüğü, genel, güncel, haber, hayattan, politika, yorum | 3 Yorum »