Cemaat cumhuriyetin sonucudur ve sorunlarının da çözümüdür

1923 koşullarında ‘Yeni Cumhuriyet’in öncelikli meselesi ülkeye bir ekonomi oluşturmaktı. Çünkü o tarihte Türkiye’de ekonomi hiçbir yönüyle yoktu. Cumhuriyeti kuran kadrolar ülkeye bir altyapı ve temel endüstriyi acilen kurmak zorundaydılar. Savaşın yaratmış olduğu tahribatın yanı sıra dünya yavaştan büyük depresyon dönemine gitmekte olduğundan dışarıdan kaynak bulmak söz konusu değildi. Anlayacağınız; o koşullarda Türkiye’ye ekonomi oluşturmak yoktan var etmek gibi bir şeydi. Karl Marx’ın bize öğrettiği gibi bir ülkede değer yoktan varedilemez. Değer, bir sınıfın sömürülmesiyle oluşabilir ancak. O dönemde bir tek köylü sınıfı vardı. Bir tek onlar üretiyordu. Ve devlet acımasız ama rasyonel bir karar aldı, köylü sınıfı sömürülecekti. Orada yaratılan değerin artısına el konulacaktı. Yani artı değeri devlet alacaktı. Ortada henüz burjuvazi olmadığı için devletin üstlenerek yaptığı bu işin popüler adı sömürüdür. (Daha fazlasını öğrenmek için Karl Marx’ın Kapital ve Grundrissse adlı eserlerini okuyabilirsiniz. Ayrıca Lenin’in toplu eserlerinin üçüncü cildindeki ‘Köylülük’ sorunu ile ilgili bölümü de hepinize mutlaka tavsiye ediyorum. Aslında bu yazının tüm teorik altyapısı ona dayanmaktadır.) Kırsal kesimden el konularak alınan artık-değer, devlet eliyle kırsal kesimin dışına çıkarılıp ülkenin acil yatırımlarında kullanılacaktı.1929′a kadar olan dönemin hikayesi ayrı, 1930-40 döneminin ise hikayesi farklıdır ama temelde ikisinde de üzerinde oturduğu ekonomik süreç aynıdır. Cumhuriyet sisteminin ekonomik yapısının mecburen aldığı biçimin gelecek için oldukça vahim sonuçları olmuştu. Artık-değer sömürüsü ve aktarımı bir tek köylülerden yapılabildiği için devlet hem ideolojik açıdan köylülükten uzaklaştı hem de sıradan insanların gözünde sömürücü olarak anılmaya başlandı. Tabii ki bu arada halkın dini değerlerine de yabancılaşıldı. Cumhuriyet rejiminin ve CHP’nin halkın dini hassasiyetlerine karşı olarak algılanmasının temelinde bu köken vardır. (Genelkurmay Başkanı’nın son konuşmasında ‘TSK hiçbir zaman dine karşı olmamıştır’ vurgulamasını yapmaya kendini mecbur hissetmesinin temelinde bu tarihi sürecin onların omzuna yüklediği ağır tarihi yük de rol oynamıştır.) Daha sonra Demokrat Parti iktidara gelebilmek için tek oy potansiyeli olan köylülüğü kucaklamak zorundaydı. DP, köylüden ‘Yeter! Söz Milletin’ diyerek oy istediği dönemde köylülük sadece atık değer üreten kesim olmaktan yavaşça çıkıp tüketici de olmaya başlamıştı. Sömürücü devletin temsilcisi olan CHP’nin karşısında DP’nin bir seçimde başarısız olması imkanı yoktu. Köylüye sahip çıkmak dini değerlere de sahip çıkma anlamna geliyordu ve böylece Türk siyasetinde yıllardır bir türlü kapatılamayan fay hattı ortaya çıkmış oldu. Dini değerlere yakın partiler hep sağda algılandı, CHP iktidarsızlaşmasının ilk belirtilerini daha o dönemde verdi. (Adalet Partisi Lideri Süleyman Demirel ‘Benim halkım, benim köylüm’ diyerek duyarlılığı algıladığını gösterdi ve gerektiğinde tabii ki din kartını açmak zorunda kaldı. DP’den AKP’ye bir direkt bağlantı çizgisi çekmek mümkündür.) Demirel’in başarısının ekonomik açıklaması, köylüyü tüketici olarak tutma ve bunu geliştirmektir. Anlayacağınız; bir döneme Türkiye’nin sınıfsal dengeleri oturmak üzereymiş görünümünü veriyordu. Ancak sonra başka bir ekonomik süreç devreye girdi ve iç göç başladı. Büyük şehirlere taşradan gelen insanları koruyup kollayacak mekanizmalar devlette yoktu. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında sıradan insanın değerlerinden mecburen kopmuş olan devlet bırakınız sorunları çözmeyi, bu sorunları anlayabilecek kapasiteye bile sahip değildi. Aslında göç eden insanlar büyük acılar çekiyordu. Hayata yabancılaşmışlardı, korkuyorlardı, sahipsizdiler… Bu dönem, türkülerin arabesk şarkılara dönüştüğü dönemdir. Temelde yaşam sevgisini anlatan türkülerin yerini acıları anlatan arabesk şarkılar aldı. CEMAAT DEVREYE GİRİYOR Korumasız kalan bu insanlara o dönemde cemat yardımcı oldu. Ve aslında hem onlara yardım etti hem de şehirdeki yaşama daha az sorunlu adapte olmalarını sağladı. Özellikle Fethullah Gülen cemaati o dönemde sıradan insanlara sahip çıkarak hem bizim modernleşmemizin sonucu olan büyük bir problemin patlamasını engelledi hem de cumhuriyetin oluşum biçimi nedeniyle yabancılaşmış olan insanların daha radikal fikirlere itilmelerini önleyici oldu. Sıradan insanlar yeni geldikleri şehirde geleneksel değerlerini dini inançları içinde yoğurarak yaşama fırsatını cemaatin çabaları sayesinde buldular. TEHDİT ALGILAMASI MI? Bu açıdan bakarsanız ben cemaatte bir tehdit algılaması görmediğim gibi, yani Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı tespite katılamıyorum. Aksine cemaatin varlığını bir güvence olarak görüyorum. Cemaat bir dönemden diğerine sancısız geçişi yani bir anlamda Türk modernleşmesinin sürekliliğini sağlamıştır. İşte bu yüzden yazıya ‘Cemaat cumhuriyetin sonucudur ve sorunlarının da çözümüdür’ diye başlık attım. Bu sürecin ekonomik altyapısı anlattığım gibi yaşanmıştır. Ben bundan dolayı TSK ile cemaatin diyalog kanallarını kurmasını istiyorum. Bu diyaloğa önümüzdeki yıllarda daha da ihtiyaç olacaktır. 21′inci yüzyılda modernleşme süreçlerinin doğal sonucu her kültürde, her sınıfta insanların inanç meselesi ile yüzleşip bunu kendi vicdanlarında bir şekilde çözmeleri kaçınılmaz olmuştur. Bu sağlıklı toplumlar yaratılabilmesi için kaçınılmaz bir süreçtir ve bunun ön koşuludur CEMAAT DEVLETE YARDIMCI OLABİLİR Bu süreci, kuruluş felsefesi ve ekonomik zaruretler ile halkın değerlerinden koparak modernleşme sürecini başlatmış olan devletin tek başına başarması mümkün değildir. Cematin devlete yardımcı olması ihtimali vardır. Bu nedenle TSK’nın cemaat ile bir fikir alışverişi sürecine girmesinin yararı büyük olacaktır. Türkiye’yi modern, laik bir cumhuriyet olarak geleceğe omuzlarımızda taşıyacaksak Türkiye’de bir ‘Büyük Diyalog’ başlatmamız gerekiyor. Korkular, tehdit algılamalarıyla yaşayıp durdum. Artık bari çocuklarımızın normal, huzurlu bir ülkede yaşayabilmelerini çok istiyorum. Bu tür yazılar da sadece o arzumun teorik çerçevesini çizmeye çalıştığım entelelektüel çabalardan ibarettir. Mesajlarıyla destek verenlere gönülden teşekkür ediyorum.

SERDAR TURGUT

ATATÜRK

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler. Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir. Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı. Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum: “Atatürk’ü kısa göstermiş.” Eee, ne olmuş? Uzun boylu muydu Mustafa Kemal? Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı. Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi? “Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar. İçmiyor muydu? Sıkı içiciydi ve içiyordu. Ne var bunda? Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu: “Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.” Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları? Vardı ve çoktu. Kimin yok ki? Hepimizin var. Mesele tam da burada işte. “Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.” “Onun insani zaafları olamaz.” Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte. “Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?” Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz? Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru. Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı. Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler. Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından. Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar. Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var. O da Kuzey Kore’nin yöneticisi. Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum. Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar. Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor. Değerlendirilmemesi de gerekir. Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi. Ama hepsinin de zaafları vardı. O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir. Ya da sevmez ve saygı göstermez. Atatürk bir diktatördü. Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti. Katı bir adamdı. Muhaliflerine karşı çok sertti. Çok ihtiraslıydı. Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi. Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı. Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti. Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu. “Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten. Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi. Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi. Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı. Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı. Denemişti. Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu. Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu. Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu. Yaratılamazdı, yaratamadı. Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu. Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı. Bu gerçek değişmez. Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez. Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez. Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var. O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar. Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten. Taraf Gazetesi, 04 Kasım Salı

Atatürk inkılâplarına farklı bir bakış

Yıllardır tarih okuyoruz ama tarihi okuyamıyoruz. Ayrıntılara önem vermediğimizden anlayamıyoruz tarihin bazı sahnelerini. Bu yazımda öncelikle tarihin sayfalarında gizli kalmış bazı diyalogları aktaracağım sonra da yaşanılan tarihi hatırlayıp ardaki esrarengiz ilişkiyi gösterip bitireceğim.
Yıl 1907, İngiliz sömürge bakanı elinde kuran ve mecliste bir konuşma yapıyor. Elindeki kuranı göstererek, bu kitap Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız, ya kuranı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları bu kitaptan soğutmalıyız.
Aradan yıllar geçiyor, dünya savaşı çıkıyor ardından kurtuluş savaşı ve Lozan görüşmeleri. Heyette farklı isimler var mesela bir Yahudi olan mısır hahambaşı hayim naum ve öldükten sonra Lozan hakkında kitabı ortaya çıkan dr rıza nur. Lozan görüşmelerinde Lord Gürzon:”Türkler İslami alakalarını ve İslami temsil rolünü kendi elleriyle çözer ve atarsa onlara istediklerini veririz” der. Daha sonra ismet İnönü de zaten kendilerinin de böyle bir düşüncesi olduğunu, İslam dünyası yerine her alanda Avrupa’yı örnek alacaklarına dair teminat verir ve Lozan’ın birinci görüşmelerini sona erer, ismet İnönü yurda döner, İstanbul’dan trenle Eskişehir’e geçer. Mustafa kemal de İzmir’den Eskişehir’e geçerek Eskişehir’de buluşurlar ve Ankara’ya kadar baş başa görüşürler. Ankara’da da gizli meclis toplantıları ve esas konularda yine baş başa karar verilir: “din öldürülecektir!”
Bu kararın üzerine İngilizler bağımsızlığımızı ve diğer isteklerimizde zorluk çıkarmıyorlar. Anlaşma imzalandıktan sonra İngiliz avam kamarasında Türklerin bağımsızlığını neden tanıdınız diye yükselen seslere Lord Gürzon’un cevabı şu oluyor: “ asıl bundan sonra Türkler eski gücüne kavuşamayacaklar, zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde öldürmüş bulunmaktayız. Yani Mustafa kemal ve ismetin verdiği karar, Türk milletini İslamiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
Nihayet anlaşma imzalanıyor ve inkılâplar başlıyor.
3 Mart 1924;
•Halifelik kaldırılıyor; İngilizlere verilen sözü tutmak için öncelikle halifeliğin kaldırılarak Türklerin İslam âlemi üzerindeki hâkimiyeti sonlandırılıyor. Açıkça söylemek gerekirse diğer Müslüman devletlerine diyor ki,” artık bizden bir şey beklemeyin, bizim sizinle bir alakamız yok”
•Şer’iye ve evkaf vekâletinin kaldırılması;
•Tevhid-i tedrisat kanunu kabul edildi; bu kanunla İslami eğitim veren tüm okullar kapatıldı, özellikle medreselerin kapatılmasıyla millete dinin öğretecek hoca yetiştiren bir kurum kalmadı, mevcut hocaların da bir kısmının asılması, bir kısmının hapsedilmesi ve bir kısmının da sürgün edilmesiyle cenaze namazı kıldıracak hoca bulunamaz oldu.
30 Kasım 1925;
•Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; böylelikle islamın sadece camilerde yaşanmasına izin verildi, Hıristiyan ve Yahudilerde olduğu gibi ibadeti dört duvar arasına sıkıştırdılar.
•Kılık kıyafetin düzenlenmesi; bir insanın Müslüman mı yoksa Yahudi mi olduğu kılık kıyafetten anlaşılırdı o zamanlarda. Diğer kanunlarda olduğu gibi bu kanunda da ülkedeki İslami simgelerin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. İlk iş o zamanlar Yahudi hahamların giydiği şapkanın zorunlu hale getirilmesiyle başladı. Bu iş o kadar abartıldı ki, bu kanundan bir yıl önce yazılmış şapka hakkındaki bir eserin sahibi şapka kanuna muhalif eser neşretmekten idam edilmiştir. İdamlar bununla da sınırlı kalmamış bu kanuna karşı çıkan isyanlar nedeniyle resmi rakamlara göre yüz bin kişi idam edilmiştir. Atatürk döneminde çıkan isyanlarda ise altı yüz bin civarında insanımız idam edilmiştir.
1 Kasım 1928;
•Latin alfabesinin kabulü; Türkiye’den İslamiyet’i söküp atma çalışmaları çağdaşlaşmak adı altında devam etmektedir 1928’de. Bu kanunla ülkedeki Arapça ve Arap alfabesiyle yazılmış tüm eserler toplatılmış ve Arap alfabesiyle eser neşretmek yasaklanmış bununla da kalmamış mektup bile yazmak yasaklanmıştır. Tabi bu arada kuran da Arapça ve Arap alfabesiyle yazıldığı için kuranın neşri de yasaklanmış. Böylelikle halkın dinini öğreneceği kaynaklar bir bir ortadan kaldırılmıştır. Önce hocalar sonra kitaplar ortadan kaldırılmış bununla da kalmamış ezan gibi Arapça şeyler Türkçeye çevrilmiş ve dinin toplum hayatındaki göstergeleri imha edilmiştir. Yine tanrı kelimesi de o dönemin bir mahsulüdür.
1. Hayim naum; Bu Hayim Naum evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, Türk’ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur’anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:”Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.” Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani’ kalmamış.
2. Dr Rıza Nur; tüm bu planları ortaya çıkaran kişidir. Lozan anlaşmasından sonra yazdığı kitabı vasiyeti üzerine öldükten sonra neşredildi. Ancak ilk basımda kitap yasaklandı ve piyasadan toplatıldı. Halen yasak kitaplar arasında bulunan bu kitap o dönem hakkında çarpıcı bilgiler içermektedir.

Kapatma davasında Sezer şüphesi

H. Celal Güzel’den ‘ilk defa açıklıyorum’ dediği şok sözler: “Bilgi kaynağımı açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde.”

 

Eski Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, müsteşarlığını yürüten ve Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan gazeteci yazar Hasan Celal Güzel’le gündemdeki konuları konuştuk. Güzel, Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilgili olarak dikkat çeken iddialarda bulunarak, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer rolüne vurgu yaptı.

 

- Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, 367 konusunda Anayasa Mahkemesi üyelerini tehdit ettiği iddiaları yalanlandı; ancak kamuoyunda tartışmalar sürüyor. Siz ikna oldunuz mu?..

- Bir Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesinden daha önemli bir olay var. O da, tehdit olayının normal karşılanmasıdır. Kimsenin ‘Hayır, öyle şey olmaz..’ diyememesidir. Hatta tarafların açıklamasından sonra bile, köşe yazarları ve kamuoyu bu tehdidin meydana gelmiş olabileceğini imâ etti. Yani açıklamalar milleti ikna etmeye yetmedi. Tüm Türkiye’yi dolaşıyorum. Günübirlik konferanslar veriyorum. Bu olay medyaya yansıdıktan sonra millet ile sohbetlerimizde, “Yok öyle şey..” diyen hiç olmadı. İşte bu çok kötü bir durumdur. Demek ki; Türkiye’de bu olayların olabileceği akla geliyor ve kanıksanıyor. Demokratik bir rejimde bu olay kabul edilir mi? Bir komutan demokrasilerde hukuka veya siyasilere karışır mı? Karışmaması lazım, ama bu akıllara geliyor.

MİLLET, AÇIKLAMA BEKLİYOR

- Ancak bu konuda dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, bir açıklama yaptı…

- Evet, Sayın Tülay Tuğcu açıklama yaptı, doğru da söylüyor olabilir. Yalan söylediğini zannetmiyorum. Burada söz konusu olan sadece Tülay Hanım değildir. Anayasa Mahkemesi’nin diğer üyeleri ne olacak? O zaman onlar da çıksın açıklama yapsınlar. Beklemenin kimseye faydası yok. Bu açıklamayı millet görmek istiyor.

MAHKEME, İDEOLOJİK KARARLAR VERİYOR

- 367 kararında belli bir ideoloji mi etkili oldu demek istiyorsunuz?

- Baykal, Anayasa’nın 138. maddesini hiçe sayarak daha önce kalktı, “Eğer Anayasa Mahkemesi, (367’ye gerek yok) kararı alırsa bu Türkiye’yi çok tehlikeli bir noktaya götürecektir. Çatışma çıkar..” diye Mahkeme’yi tehdit etti. Şantaj yaptı. Bu tip baskıların tesiriyle mahkeme peşin hükümlü ve siyasi bir karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin daha önce de tarafsız karar vermediği ortaya çıktı. İdeolojik olduğu netleşti. Nitekim o karardan çok kısa süre önce, bir futbol maçının sonucunu tahmin edercesine -üyelerden 9’unu Sezer’in, 2’sini ise merhum Özal’ın tayin ettiği belirtilerek- “Sonuç 9-2 çıkar” dediler. O da doğru çıktı.

KAPATMA DAVASINDA SEZER ŞÜPHESİ

- Yani A.N.Sezer’in atadığı üyelerin sözü geçti..

- Bakın, ilk defa sizinle paylaşıyorum. Bilgi kaynağımı da açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde. Yani Sezer’in kendi seçtiği üyelerle yoğun temas halinde olduğu söyleniyor. Sezer’in bu konulardaki görüşlerini bilmeyen yok. Konu bu kadar açıktır. 367’den sonra AK Parti’ye de kapatma davası açılmıştır. İddianame kabul edilmiştir. Anlatmaya da gerek yok. O zaman bu temasların sadece ‘Nasılsınız, iyi misiniz..’ konulu olmadığından eminim. Emin olmayan da yoktur. Konu bu kadar açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi adına Tülay Tuğcu Hanım ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Yener Karahanoğlu tekzip yapsalar da, ben olabileceğine inanıyorum.

- 23 Nisan malûm. Neşe dolu musunuz?..

- 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, öyle miydi? Hayır efendim. Ulusal egemenlik çok önemli, ama şu anda Meclis sıfırlanmış durumdadır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta hep 23 Nisan kutlandı. Kutlanırken de ulusal egemenlikten, milletin egemenliğinden bahsedildi. Bu komik değil mi? Bundan daha çok bir tezat düşünebiliyor musunuz? Hem millî egemenliğin canını okuyorsunuz, ortadan kaldırıyorsunuz, hem de bayramını kutlayıp nutuk çekiyorsunuz.

JAKOBEN OLİGARŞİK EGEMENLİK

- Egemenlik millete ait değil..

- Bu ancak Türkiye’deki jakobenlere (tepeden inmeci) ait bir ironi olabilir. Böyle bir rezalet hiçbir yerde görünemez. Bunların ulusal egemenlikten kastettikleri de, aslında ulusal egemenlik değildir. Jakoben oligarşik egemenliktir. Mesela geçenlerde Tandoğan Meydanı’nda yüzbinleri alanlara döktüklerini ilan edenler, “Ulusal Egemenlik” mitinginde onbinlere düştüler. Mitingin adına bakın: “Ulusal Egemenlik”. Yahu sen milleti yok sayıyorsun, çobanın oyunu ciddiye almıyorsun, “Bunlar göbeğini kaşıyan adam..” diyorsun, ulusu beğenmiyorsun, seçtiklerini hiçe sayıyorsun, üstüne üstlük birkaç bürokrat bulup onları kapatmaya çalışıyorsun; sonra da mitinginin adını “Ulusal Egemenlik” koyuyorsun. Bunlara göre ulusal egemenlik, devletteki oligarşik egemenliktir. Millî egemenlik asla değildir. Millî irade ise milletin değil, Millî Şef’in iradesidir. Hatta oligarşik baronların iradesidir. Biz millî irade deyince “milletin iradesi”ni anlıyoruz; onlar ise, “devlet içinde devlet, halkı tanımayan bir gücü” anlıyorlar. Bu şekilde demokrasi olmaz. 23 Nisan Bayramı’nı kutlamaya hak kazanmıyoruz. 23 Nisan bayramında millî egemenliğin siyasallaşmış yargı eliyle nasıl katledildiğini görüyoruz. Böyle bir bayram olsa olsa en fazla çocuk bayramı olur. Hatta adını değiştirelim, ulusal egemenlik yerine çocuk egemenliği deyip geçelim.

- Gerçek bir demokrasiden bahsedilebilmesi için neler yapılmalı sizce?

- Türkiye’de demokratik sistemi çok acil yeniden inşaa etmek lazım. İnşaa ederken de hiç kimseyi millet iradesinin dışında bırakmamak gerek. AK Parti’nin en büyük hatası şimdiye kadar Sivil Anayasa’yı yapmamış olmasıdır. Taşların yerine oturması için Sivil Anayasa şarttır.

GÜZEL’DEN İLGİNÇ ÖZDEŞLEŞTİRMELER

- TBMM’deki siyasi partiler ve liderleri sizde neler çağrıştırıyor, birer kelime ile..

AK Parti: Mazlum

CHP: Zalim

MHP: Şaşkın

DSP: CHP’nin kuyruğu

DTP: PKK

BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu: Doğrunun yanında

ÖDP’li Ufuk Uras: Marksist

Kamer Genç: Provokatör

 

Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı’nın kendini savunurken söylediği ilginç bir söz var. “Darbe, haber verilerek yapılmaz..” şeklinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- “Haber verilmez” meselesi komik. Komik olduğu kadar da dikkat çekici… Cevap orada saklı! Nokta dergisinde yazılanlar var. Darbe günlüklerinin Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ve teknik olarak kendi bilgisayarında kayıtlı olduğu, polis tarafından belgelendi. Bu durumda darbe günlüklerinde ismi geçen Jandarma eski Komutanı, şimdilerde ADD Başkanı Şener Eruygur, açıkça bir suça teşebbüs halinde olmuştur. Suçun adı darbe… Bu TCK’ya göre en ağır suçlardandır. İdam kalkmadan idama mucipti. Şimdi ise icabı müebbet hapistir. Ama adam ortalıkta gezdiği gibi, dernek faaliyeti de yapıyor. Konferanslar düzenleyip, eylemler organize ediyor. Bu çok tuhaf bir durum… Eruygur bunları yaparken, hiçbir suçu olmayan partiye kapatma davası açılıyor, siyasetçilerine yasak getirilmeye çalışılıyor. Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Jitem’den Uğur Mumcu’ya, Ergenekon’dan Hizbullah’a

Ergenekon operasyonu çerçevesinde ortaya atılan iddialar şaşırtıcı bir hal alıyor ve yakın dönemin son derece karanlık geçmişine ilişkin dosyaları tekrar önümüze sürüyor. Bunların ne kadarının doğru olduğunu elbette bilmiyoruz. Ancak Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in Jitem’e ilişkinin arşivinin bulunduğuna yönelik iddialar, Ergenekon operasyonunun yirmi yıllık soruları ve şüpheleri tekrar bugüne taşıdığı.

Tutuklanan emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’e ait evraklar arasında “Uğur Mumcu’yu MİT ve Özel Kuvvetler Öldürttü” ifadesinin yer aldığı dört sayfalık bir belgenin olduğuna ilişkin iddialar (Taraf gazetesi 31 Ocak) ise şok edici. Tabi bunlar şimdilik sadece iddia. Ancak, ister istemez hafızalarımızı tazelemeyi, geçmişin kirli ve karanlık olaylarına ilişkin sorularımızı tekrarlamayı zorunlu kılıyor. Mumcu suikastinden sonra Türkiye’de nasıl bir toplumsal travma yaşandığını, on binlerce insanın “Kahrolsun şeriat” sloganlarıyla sokaklara çıkarıldığını, bu ve benzeri krizler üzerinden ne tür siyasi senaryoların uygulandığını az çok hepimiz biliyoruz.

Ben bir başka güncel gelişmeden geriye doğru küçük bir hatırlatma yapacağım. İsrail’in Güney Lübnan’a saldırdığı günlerdi. Daha doğrusu saldırıların sona erdiği dönem. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, güvenlik amacıyla bilinmeyen bir yere götürülmüştü. Kimse nerede olduğunu bilmiyor, bazıları Lübnan içinde bazılarıyla ülke dışında olduğunu iddia ediyordu. Tam o sırada İsrail’de yayınlanan Maariv gazetesi, Türk istihbaratının Nasrallah’ın yerini İsrail istihbaratına bildirdiğini iddia etti. Aslında iddia Şark-ul Evsad gazetesinde de yayınlandı. Türkiye iddiayı yalanladı. Ancak dikkatli bir araştırma bambaşka ilişkiler ağını ortaya koydu. (Ferhat Ünlü-Haftalık) Maariv gazetesinin sahibi Yaakov Nimrudi Mossad mensubuydu. İsrail istihbaratı adına İran’la özellikle Kuzey Irak’a ilişkin çalışmalarıyla biliniyordu.

Aynı isim Uğur Mumcu’nun öldürülmesine sebep gösterilen İsrail-Kuzey Irak bağlantılarına ilişkin yazılarında da geçiyordu. 7 Ocak 1993′te Nimrudi’nin Mossad ile Barzani arasındaki ilişkileri sağlayan kişi olduğu ifade ediliyordu. Mumcu iddialarını konuyu irdeleyen bir kitaptan almıştı. O da Cem Ersever gibi 1993′te öldürüldü. Bölgedeki kirli ve karanlık ilişkiler ağını sorgulayan yazıları yüzünden öldürülmüştü. Ölümüne sebep olan olaylar bugün artık herkes tarafından biliniyor. İsrail istihbaratının 1967′den bu yana K. Irak’taki faaliyetleri kitaplara, itiraflara konu oldu.

Irak işgalinden sonra ise aynı bölgedeki İsrail varlığı çok ileri noktalara ulaştı. Bu yeni bir dalgaydı ve Türkiye’de en ciddi tartışma konularından biriydi.

İsrail’in Lübnan’a saldırdığı, Nasrallah’ın yerini ihbar etme tartışmasının sürdüğü günlerde bir konuya dikkat çektim ama asla bir cevap bulamadım. Türkiye’den bazı elit timler, aynı dönemde hem İsrail’e hem de Lübnan’a gönderiliyordu. Neden? Bunun cevabını kimse bilmiyor. Bu kadar mı?

Bu köşeyi izleyenler, o günden bu yana K. Irak’tan Türkiye’nin değişik bölgelerine silah ve patlayıcı sevkıyatları ile ilgili çok sayıda yazı yazdığımı, sorular sorduğumu hatırlayacaktır. Bunların hangi sebeple bu ülkeye sokulduğuna ilişkin hiçbir cevap bulamadım. İşin tuhafı, K. Irak’ta bu kadar etkin olan İsrail ve ABD istihbaratının bu sevkıyatlarla da bağlantısı olduğuna dair iddialardı. Hatta, Türkiye’yi mensup bazı askeri unsurların İsrail’den K. Irak’a yapılan sevkıyatlara güvenlik sağladığı, aynı birimlerle birlikte yabancı istihbarat mensuplarının K. Irak’tan Türkiye’nin değişik yerlerine yapılan sevkıyatları birlikte yürüttükleri gibi dehşetengiz tezler hep yanıtsız kaldı. Son yirmi yılda Türkiye’nin sorduğu bir çok sorunun cevabının bulunamaması gibi… Aslında bütün soruların cevapları bu trafikteydi. Ama kim soracaktı!

Afyon’a getirilen patlayıcı ve füzelerin Ankara ve İstanbul’a gönderilmesi gibi. Peşmergeleri eğiten İsrailli uzmanların, Türkiye sınırına bir takım uydu cihazları ve bunlara ait ekipmanlar yerleştirmesi gibi. Bu trafikte yer alan bazı kişilerin sık sık İsrail’e gitmeleri gibi. 21 Eylül Cuma gecesi 01:40 sularında bir tonunu üzerinde C-3 ve C-4 patlayıcı taşıyan bir aracın İstanbul’a gönderilmesi gibi.

Hiçbir zaman yazmaya cesaret edemediğim çok önemli liderlere suikastler planlandığı iddiaları gibi. Dikkatimi çeken, bu iddialardan bir süre sonra yeni bir çete operasyonu yapılması oldu.

Tekrar soralım: Bu trafiği kimler yönetiyor? İçinde yer alan resmi görevliler kimler? Trafiğin Türkiye tarafından hangi güçler yer alıyor? Türkiye’deki ortakları hangi çevreler? Hangi taşeron çeteleri kullanıyorlar? Amaçları ne? Bu çokuluslu örgütlenmenin kodları ne kadar çözülebilir? Bilmiyoruz. Ancak, Türkiye’de sokakları bölen, kamplaşmalara/çatışmalara yol açan, gördüklerimizin dışında bir başka iradenin var olduğunu biliyoruz sadece. Gördüklerimiz kadarıyla izliyoruz ama sadece izliyoruz…

Bir operasyon, Cem Ersever, Jitem ve Mumcu suikastine ilişkin nice soruları bugüne taşıdı. Taşıyacak da. Ama 15 yıl önceki olayların dışında son beş yılda bu bölgede neler oluyor sorularına ışık tutacak bilgilere ihtiyacımız var. Cesaretle sorular sormaya. Son iki yılda gerçekleşen operasyonların çok büyük olayları, saldırıları, suikastleri engellediğine inanıyorum. Önleyici operasyonlar oldu. Ama bu kirli, karanlık ilişkiler ağını aydınlatacak büyüklükte değil.

Geriye doğru etkili bir temizlik çok zor ama mümkün. Okyanus ötesi, kıta Avrupası ve bölge ülkeleri bağlantılı gayri meşru ilişkiler ağı çözülemezse, her iki ayda bir çete operasyonu yapılmak zorunda kalınacaktır. Tabi bu arada yeni Mumcu suikastleri olmazsa, bunlara bağlı olarak toplumsal travmalar yaşanmazsa…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.