ADAM DEDİĞİN…!

ADAM DEDİĞİN…!

 Bu kadar cesur olunabileceğini öğretmediler sana… hem ne derler sonra…ayıp… hadi canım… Adam dediğin cesur olacak! Baktımı şöyle karşıdan, için titreyecek için. Ayaklarında bir dermansızlık, seni alıııp götürecek. Artık ev mi olur, deniz mi , gökyüzü mü, nedir bilmem. Alsın götürsün yeter.

Adam dediğin; Sana ihtiyacım var demeyi bilecek. Seviyorsa seviyorum var mı, diyebilecek. Korkmayacak ne aşksızlıktan ne parasızlıktan ne senden ne başkasından…

 Öyle sümüklü böcek gibi yapışmayan cinsten, kalabalıklarda gözlerini senin üzerinden ayırmayan. Tamam sigaranı O yakacak, kapıyı sana O açacak, şarabı senin için ilk O tadacak, kibar olacak kısaca asla yapışık ikiz değil. Oturup kalkmasını, kültür yapmasını, iki maç anlatmasını, ekonomiyi, siyaseti bilecek… Misal; Atatürkten sonraki 4 cumhurbaşkanını sayabilecek tereddütsüz…

Vizyonu olacak vizyonu, televizyondan bakmayacak hayata. İki laf ettiğinde bileceksin ki anlamış da başka konuya atlamış bile. Uyuşuk olmayacak adam dediğin leb demeden leblebiyi yutacak. Sabah saati kurmadan kalkabilecek ve çoraplarını nereye koyduğunu bildiğinden sabahları debelenmeyecek, titiz değil ama, bir kadına ihtiyacı olmadan da yaşayabileceğini gösterecek. Adam dediğin sihirli olacak azıcık, ruhuna ulaşmayı öğretecek. Biraz da kıskanç olacak, vurdu mu ses getirmeyecek ama vurmaktan beter edecek gözleriyle… öyle bir adam işte….

Arada sırada dokunmayacak sana. Aramayacak. Mavi bir kaç gömleği olacak illaki senin ütülediğin. Merak edeceksin merak, öyle lök diye burnunun dibinde bitivermeyecek. İnsanın iyi hali var kötü hali var, sende bazen görmek istemeyeceksin, anlayacaaaaak…. Adam dediğin, güdümlü değil eğitimli olacak. Okuduğunu anlayacak, bilmediğine bilmiyorum diyebilecek, sallamayacak özet…

Lügatında -haklısın-doğru-evet-gidelim-yapalım-merak etme-sen üzülme- olacak. -üzgünüm-yorgunum-belki-yarın-olmaz olmayacaaaaak… Kasımpatı gibi açılıp saçılmayacak. Bacakları kalınsa, yazın güneşin altında uzun paçalı don ve naylon terlik giymeyecek. Adam dediğin bir söylediği sözü unutmayacak, geri almayacak, temcit pilavı gibi çıkarıp çıkarıp höykürmeyecek. Utanmayacak, arlanmayacak, başkasının karısına da yan gözle bakmayacak. Azıcık namuzsuz olacak tamam ama o namussuzluğu ancak ve ancak senin uğruna , değerleri ve onuru uğruna kullanacak… Adam dediğin anlayacak içkiden yemekten…

Balığın yanına rakıyı, şarabın yanına peyniri, viskinin yanına çikolatayı koyacak. Viskiyi sek, neskafeyi sütsüz, tekilayı tek içişte bitirecek. Sert olacak sert adam dediğin, sözünü sakınmayacak, koydu mu yumruğunu masaya, bileceksin ki susman gerek…

Adam dediğin öküz olmayacak ama hiçbir treni de kaçırmayacak. Geç kalmayacak, zamanından öncede yola düşmeyecek, program delisi değil, tam karar gelecek. Yemek masasında koltuğunu tutacak ama yılışmayacak salya sümük. Ağlayacak omzunda yeri gelecek ama sana abanmayacak. -sen yoksan ölürüm- acitasyonu yapmayacak. Arabesk dinlemeyecek, dinleyenden haz etmeyecek. Vurdulu kırdılı filmlere para verip gitmeyecek. At gözlüğü takıp gezmeyecek sağda solda…

Kavun peynir yiyecek yemek olmadığında. Sushi’yi de deneyecek ama. Yeniliğe açık olacak her daim, yemem diye tutturmayacak. Adam olacak adam… Odun gibi çıtır çıtır değil, kömür gibi için için yanacak içinde ve arkasını dönüp uyumayacak seksüel zevkleri bitince. Şefkat olacak adam dediğin anlıyor musun? Gönlünü almasını, sinirini çözmesini, seni memnun etmesini bilecek. Yan gözle şöyle bir süzmesiyle için eriyecek… ‘Kırıldım, yamuldum, küstüm, konuşmam’ demekle olmaz. Neyse sorun çözecek, ertelemeyecek. Bilecek hayatın kurtarılası anları olduğunu ve o anı bir daha geriye saramayacağını. Matematik bilecek. Logaritma nedir, türev nasıl alınır, kare kökü filan… Kafadan çarpıp bölecek, ayın sonunu getirebilecek. Kıllı olacak adam dediğin ama senin üstünde balık sırtı gibi kaygan. Oklava tutar gibi tutmayacak kollarını.

Aşkı için dağları delecek, fizana gidecek, ama dönmesini de bilecek, kıçının üstüne oturup beklemesini de. Adam dediğin iyi araba kullanacak kardeşim!. Direksiyon hakimiyeti , yön kabiliyeti 100′de 1500 olacak. Bastımı gaza saçların savrulacak, bir iki manevrayla parkediverecek arabayı, mel mel bakmayacak… Bir salon beyefendisi olacak. Belinden kavrayıverecek uzun parmakları, dansa kaldırırken…

Arada bir elini havalandırıp seni döndürecek, soluğuna soluğunu değdirecek, ne zaman duracağını da bilecek. Kendini göstere göstere afişe etmeyecek. ‘tamam hoşum, akıllıyım, param var ama kadınıma da sadığım’ dedirtecek…

Valla bence adam dediğin güzel öpecek başka yolu yok. -tarif edemiycem-. Mutfakta misal; aniden dibinde bitiverecek. Elinde domates filan ne varsa fırlatıp atacaksın lavaboya, masa arayacaksın masa, üzerinde yemek yapmak için değil ama….

İçki içecek kardeşim sigara da. Dünyevi zevkleri tadacak birkere. Hangi ortama ne gider bilecek. Oynamayacak öyle artist gibi, kıkırdamayacak kadın gibi, kocaman kahkahalar savuracak etrafa kendinden emin, nerede gülünür, nerede yas tutulur bilecek…

Bakışıyla kılcal damarların titreyecek, dokunuşuyla ter boşanacak etinden, korkuyla değil ama minnetle sokulacaksın koynuna. Adam dediğin ter kokacak ter. Teriyle ıslanacaksın, sırtında mı, göğsünde mi, kolunda mı bilmem, yatağa birlikte öyle dolanacaksın. Aşk olacak aşk adam dediğin tepeden tırnağa, aşk…

Romantizmi sex on the beach’le kısıtlamayacak. Koyacak rakıyı balığın yanına kırdımı birde soğan yanına, şarkılar söyleyecek neşelisinden, kederlisinden yahut gidecek bir techno bara, ritmde boğulacak sallanırken. Yanında yabancı gibi değil, ben bu adamın ciğerini bilirim bakışlarıyla dolaşacaksın… yoksa ne?….

Çalışkan olacak çalışkan, tuttuğunu koparacak. İşçi olacak işçi, çalışmadan karizma satmayacak. Yeri gelecek limon satacak, utanmayacak. Taşı sıktı mı suyu çıkacak. Baba parası yemeyecek, babasına destek çıkacak. Annesini sevecek ama kadınına kuma getirmeyecek. Aile, akraba nedir?, bayram seyran kimler aranır sorulur, kimler küstürülmez, kimlerin elleri öpülür?…Bilecek…

Büyüklüğünü, önündeki ceketin düğmesini ilikleyerek değil, önünde ceket iliklettirerek farkettirecek. Dobra olup kabalaşmayacak. Eleştirinin ince ayarını, bir terzi maharetiyle teğelleyecek. İnsanları kırmadan da hataların onarılabileceğini öğretebilecek. Öyle hemen yorulmayacak, sızmayacak ve hiç başı ağrımayacak. Dişleri, tırnakları, burnu ve saçları temiz olacak. Adam adam kokacak, parfümlü züppe değil. Kudurmadan eğlenmeyi bilecek, kudurtmadan dize getirmeyi bildiği gibi. Adam dediğin yazın buz gibi, kışın soba gibi olacak. Çok şişman, çok zayıf, çok uzun, çok kısa, çok yakışıklı, çok sıradan, çok titiz, çok mükemmeliyetçi, çok kaba, çok kıskanç, çok bayağı olmayacak. Normal ama aykırı olacak. Sıkmadan sıkıştıracak, baymadan bayıltacak, ezmeyecek ruhunu anlıyor musun? Sarsacak ama, sarsıntın depresyondan olmayacak…

Demem o ki; adam adam olacak, adam gibi adam dedikleri…

Ama sen de hakikaten kadın olacaksın. Bütün bunları yaşatabilecek bir ruhu yetiştirebilecek bir koca yürek, bir koca ana. Ana olacaksın…

Bir adam büyütmek o kadar da kolay değilmiş diy mi? Ne o, hazıra mı konacaktın? Böyle analar olmasa, böyle adamlar nereden bulunur söyle, hadi söyle?

Sende analığını bileceksin, kadınlığını bildiğin kadar, otur oturduğun yerde!…

güncel, genel, hayattan, hikaye, karışık, komik, mizah kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

kadın dediğin…

Kadın dediğin güzel olacak arkadaş. Şöyle savurdu mu eteğini, ruhun rüzgarına kayacak. Bacakların, ayakların, bilekten bağlı ayakkabıya tutunan parmakların, seyrine doyamayacaksın. Bakımlı olacak kadın dediğin. Saçları ipek , topukları pembe, boynu ince, salındı mı kuğu gibi zarif olacak ve zarifliğinin ortasında bir hanımefendi barındıracak. Güzel olacak ama kaşı, gözü, bacağı, iki meme ucundan önce, sözü doğru, ruhu aydınlık olacak, güzelliği komple olacak. Korkmayacaksın gecenin bir vakti sol cenapta yüzünü gördüğünde. Yeni bir kabus gibi yaşamayacaksın gerçeği de. Güzel olacak ama, aklını evde tutacak kadar da akıllı…. Seni elinin tersiyle değil, avucunun içiyle kavrayacak… Bileceksin ki emin ellerdeyim, başkası tutamaz beni böyle. Rahat olacaksın yanında, çok konuşmayacak, beynini didiklemeyecek küçük kurtçuklarla. Sıradan ve kabullenir yaşamanın ne demek olduğunu sindirmiş olacak içine…

Asla şatafat düşkünü olmayacak. Doğum günlerinde bir sıcacık öpücüğün yerini, tek taş bir pırlantanın alamayacağını algılayacak kadar doygun olacak. Hatırlaman yetecek özel günleri, pahalı bir hediyeyle savuşturmadan. Sadeliğin içinde farkedilir olabilmeyi, gösterişli kıyafetle bir tutmayacak. Duruşu, oturuşu, yürüyüşü abartılı değil, basit hiç değil, sadelikten oluşacak. Kendini süs bebeği gibi ortaya atıp, fingirdeşmeyecek başkalarıyla. Ekonomiden, politikadan, milli maçlardan ve kültürel olaylardan haberi olacak. Bizi kim yönetir, nasıl yönetir, demokrasi, monarşi, oligarşi nedir bilecek, saf hatun numarasıyla cahilliğini güzelliğiyle örtmeye yeltenmeyecek. Gezip, eğlenmesini bildiği kadar, pazar parasını kozmetiğe yatırmaması gerektiğini, domatesin, ekmeğin, soğanın, kıymanın kaç para olduğunu bilecek. Cak cak telefonda konuşup, niye böyle fatura geldi hayret tribine girmeyecek. Eşini dostunu kollayacak ama içi vıcık vıcık dedikodu yumağının içinde kaybolmayacak.

Marka düşkünü, moda düşkünü olmayacak kesinlikle…Takip edecek ancak yakışanı seçecek. Sökük, paça boyu, fermuar dikmeyi bilecek, herseferinde terzi aranmayacak pırnık pırnık. Elinden her iş gelecek. Marifetlerini sadece seni elde ederken değil, seni elde tutarken de gösterecek ve tüm bunlar içinden gelecek içinden, göstermelik olmayacak.

Adamın siniri bozmayacak, tepesini attırmayacak, cinleri başına toplamayacak, körolası dilini gerektiğinde yutacak… Çarşı pazar görmesini, sana don kilot almasını, gömlek ayakkabı numaranı bilecek… ve zevki seni giydirecek kadar yerinde olacak, kendisini giydirmeyi bildiği gibi.

Orada burada dedikodu yapmayacak, laf taşımayacak, ayıkla pirincin taşını durumlarına sokmayacak. Ortalık yerde kahkahalarıyla sebepsiz çınlamayacak. Dekoltenin dozunu kaçırmayacak ama sıkı sıkıya da kendini ambalajlamayacak. Açık saçık olan elbisesi değil, sana olan ilgisi olacak ve bunu gösterebilecek medeniyeti…

Onu bir kediyi sever gibi seveceksin yanıbaşında ve huzurla… Öyle ‘çağırdım, gelmedin, geç kaldın, aramadın, sormadın, kiminleydin, hesap ver’ yapmayacak. Sana yüreğiyle güvenecek, inançlarıyla sokulacak. Bilmem kimin sözüne aldırmayacak, asla arkadaşlarının arkasından konuşmayacak, hele küfür hiç etmeyecek. Sınırını zorlamayacak , salya sümük ağlamayacak, kıytırık nedenlerden hır gür çıkarmayacak. Sözü dinlenir, anlaşılır olacak. Bir hatayı allayıp pullayıp abartmayacak.

Gömleklerini o ütüleyecek ve o gömleğe hangi pantolon yakışır bilecek. Ama hayatı giyim kuşam üstüne kurulmayacak. Uyum ve uyumsuzluk nedir bilecek. Bir kere, topuklu ayakkabıyla spor ayakkabının ayrımını yapabilecek arkadaş. ..Dağa çıkarken rugan ayakkabı giymeyecek. ‘Of yoruldum, beni ara, beni al, beni bul, bunu isterim’ değil, ‘sence de uygunsa, yanındayım, ben gelirim, merak etme’ olacak lügatında. Tereciye tere satmayacak yani. Hissettiğiyle yaptığı şey arasında uçurum olmayacak. Cesur olacak cesur. …Seni seviyorum derken korkmayacak, başka şeylerin arkasına gizlenmeyecek ve arkandan laf söyletmeyecek….

Kadın dediğin iyi sevişecek arkadaş. Koyun gibi yatmayacak, kımıl kımıl olacak yatakta. Aklını başından alacak ama, aklını sadece bununla yormayacak. Delireceksin ama delirmen hastalıktan olmayacak. Uzanıverdi mi yanına boylu boyunca, göğsünde atan kalbinin yerine koyacaksın kendini, ruhunu, herşeyini. Hepsinden önemlisi ;aşksız yatmayacak yatağa ve sen bunu bileceksin…

Kadın gibi kadın olacak kadın dediğin, çıtır çerez niyetine yemediğin. Bir gecelik değil, ömürlük olacak ömürlük. Yıllara rehaveti değil huzuru taşıyacak. En seksi hanımefendi olmayı da bilecek, hanım sultan olup sözünü geçirmeyi de. Cıvık konulara takılıp zaman tüketmeyecek, küsmeyecek, süründürmeyecek. Kadın dediğin ayıp nedir bilecek arkadaş…

Sıkboğaz edip seni yalancı durumuna düşürmeyecek. Seni öyle bir tutacak ki arkadaş, sen bile şaşıracaksın öyle tutulduğuna. iki lafın başı, her tartışmada ayrılalım tehtidi savurmayacak. Sabırlı olacak ve asla gururuna dokunmayacak…

Tuzu az, şekeri çok gibi limiti olmayan prosedürsüz yemeklerle işi olmayacak. şöyle pastırmalı kurufasülyenin yanına tereyağlı pilavı konduracak şüphesiz. Salatasız oturmayacak yemeğe. Temiz olacak herşeyden önce mesela köfteyi mıncıklarken elleri . Yahut pahalı parfümlerin sindiği, süslü püslü boyacı küpü gibi, her öptüğünde bulaşık bir tadın kaldığı bir kadını öpmeyeceksin. Buram buram aşka sarılacaksın arkadaş. Buram buram kadın kokacak kadın dediğin…

Kadın dediğin güzel olacak ama eli yüzü düzgünden çok öte birşey. Zeki olacak zeki, seni bir hamur gibi karmasını da bilecek, o hamura kendini katmasını da… Paranın gücünü bilecek ama ne parasızlığın ezikliğini ne de paranın kudurmuşluğunu yaşayacak. Değerlerini bir anlık hevesler uğruna terketmeyecek. Namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seni baştan çıkarırken kullanacak, yan gözle adam kesmeyecek ,üstüne sevgili edinmeyecek…

Sarışın, renkli gözlü, uzun bacaklı, beyaz tenli, ince bilekli dilber filan fasarya… Kadın dediğin hatun olacak arkadaş, sözüne güvenilir, olacak. Bileceksin ki konuşulanlar burada kalır, kapıdan çıkmaz bir daha. Ağzı sıkı olacak kadın dediğin. Sırrını tutacak ama gününü bekleyip kusmayacak…

Para lazımcılardan, kürkçülerden, cep telefonu manyaklarından, dırdırcılardan, unutkanlıklarını senin üzerine atanlardan, kendi yetersizliğini seni suçlayarak rahatlayanlardan, raf süslerinden, tehtidkarlardan, kaçaklardan, kıkırdayanlardan, boş bakanlardan olmayacak. Saflığı, cahilliği, aptallığı oynamayacak, biraz ukala olabilir ancak sana rol yapmayacak. Komplekslerini güzelliğiyle örtmeye çalışmayacak. Bir şeyi çok isterse ve inançları doğrultusunda yapacak.

En önemlisi kendini sevecek arkadaş, kendini sevmeyen kadından sana ne hayır gelir… Bir bakarsın ki yıllar sonra bu kadınla ne yatağa sığabiliyorsun, ne toprağa… Koluna takıp gezmesini de bileceksin gururla, koynuna çekip sevişmesini de şehvetle… Analığını da bilecek, çocuklarından saygı görmeyi de, anaya babaya hürmet etmeyi de…

Kadın kadın olacak be, seni sadece sen olduğun için, sensin diye sevecek. Parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dediğiyle , sınırlamayacak. Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem annen, hem çocuğun olacak, bağrına basacaksın huzurla…

BİLECEKSİN Kİ EVDE ‘O’ KADIN TARAFINDAN BEKLENMENİN ZEVKİNİ HİÇBİR ZEVK YAŞATAMAZ SANA….

genel, hayattan, hikaye, karışık, kişisel gelişim, komik, mizah, Tarih kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 5 Yorum »

muhsin yazıcıoğlu – üşüyorum şiiri

Üşüyorum

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum

Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum

Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum

Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın

Beton çok soğuk, üşüyorum…

Muhsin YAZICIOĞLU

ATATÜRK

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler. Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir. Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı. Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum: “Atatürk’ü kısa göstermiş.” Eee, ne olmuş? Uzun boylu muydu Mustafa Kemal? Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı. Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi? “Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar. İçmiyor muydu? Sıkı içiciydi ve içiyordu. Ne var bunda? Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu: “Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.” Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları? Vardı ve çoktu. Kimin yok ki? Hepimizin var. Mesele tam da burada işte. “Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.” “Onun insani zaafları olamaz.” Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte. “Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?” Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz? Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru. Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı. Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler. Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından. Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar. Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var. O da Kuzey Kore’nin yöneticisi. Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum. Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar. Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor. Değerlendirilmemesi de gerekir. Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi. Ama hepsinin de zaafları vardı. O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir. Ya da sevmez ve saygı göstermez. Atatürk bir diktatördü. Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti. Katı bir adamdı. Muhaliflerine karşı çok sertti. Çok ihtiraslıydı. Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi. Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı. Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti. Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu. “Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten. Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi. Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi. Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı. Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı. Denemişti. Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu. Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu. Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu. Yaratılamazdı, yaratamadı. Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu. Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı. Bu gerçek değişmez. Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez. Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez. Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var. O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar. Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten. Taraf Gazetesi, 04 Kasım Salı

Atatürk inkılâplarına farklı bir bakış

Yıllardır tarih okuyoruz ama tarihi okuyamıyoruz. Ayrıntılara önem vermediğimizden anlayamıyoruz tarihin bazı sahnelerini. Bu yazımda öncelikle tarihin sayfalarında gizli kalmış bazı diyalogları aktaracağım sonra da yaşanılan tarihi hatırlayıp ardaki esrarengiz ilişkiyi gösterip bitireceğim.
Yıl 1907, İngiliz sömürge bakanı elinde kuran ve mecliste bir konuşma yapıyor. Elindeki kuranı göstererek, bu kitap Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız, ya kuranı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları bu kitaptan soğutmalıyız.
Aradan yıllar geçiyor, dünya savaşı çıkıyor ardından kurtuluş savaşı ve Lozan görüşmeleri. Heyette farklı isimler var mesela bir Yahudi olan mısır hahambaşı hayim naum ve öldükten sonra Lozan hakkında kitabı ortaya çıkan dr rıza nur. Lozan görüşmelerinde Lord Gürzon:”Türkler İslami alakalarını ve İslami temsil rolünü kendi elleriyle çözer ve atarsa onlara istediklerini veririz” der. Daha sonra ismet İnönü de zaten kendilerinin de böyle bir düşüncesi olduğunu, İslam dünyası yerine her alanda Avrupa’yı örnek alacaklarına dair teminat verir ve Lozan’ın birinci görüşmelerini sona erer, ismet İnönü yurda döner, İstanbul’dan trenle Eskişehir’e geçer. Mustafa kemal de İzmir’den Eskişehir’e geçerek Eskişehir’de buluşurlar ve Ankara’ya kadar baş başa görüşürler. Ankara’da da gizli meclis toplantıları ve esas konularda yine baş başa karar verilir: “din öldürülecektir!”
Bu kararın üzerine İngilizler bağımsızlığımızı ve diğer isteklerimizde zorluk çıkarmıyorlar. Anlaşma imzalandıktan sonra İngiliz avam kamarasında Türklerin bağımsızlığını neden tanıdınız diye yükselen seslere Lord Gürzon’un cevabı şu oluyor: “ asıl bundan sonra Türkler eski gücüne kavuşamayacaklar, zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde öldürmüş bulunmaktayız. Yani Mustafa kemal ve ismetin verdiği karar, Türk milletini İslamiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
Nihayet anlaşma imzalanıyor ve inkılâplar başlıyor.
3 Mart 1924;
•Halifelik kaldırılıyor; İngilizlere verilen sözü tutmak için öncelikle halifeliğin kaldırılarak Türklerin İslam âlemi üzerindeki hâkimiyeti sonlandırılıyor. Açıkça söylemek gerekirse diğer Müslüman devletlerine diyor ki,” artık bizden bir şey beklemeyin, bizim sizinle bir alakamız yok”
•Şer’iye ve evkaf vekâletinin kaldırılması;
•Tevhid-i tedrisat kanunu kabul edildi; bu kanunla İslami eğitim veren tüm okullar kapatıldı, özellikle medreselerin kapatılmasıyla millete dinin öğretecek hoca yetiştiren bir kurum kalmadı, mevcut hocaların da bir kısmının asılması, bir kısmının hapsedilmesi ve bir kısmının da sürgün edilmesiyle cenaze namazı kıldıracak hoca bulunamaz oldu.
30 Kasım 1925;
•Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; böylelikle islamın sadece camilerde yaşanmasına izin verildi, Hıristiyan ve Yahudilerde olduğu gibi ibadeti dört duvar arasına sıkıştırdılar.
•Kılık kıyafetin düzenlenmesi; bir insanın Müslüman mı yoksa Yahudi mi olduğu kılık kıyafetten anlaşılırdı o zamanlarda. Diğer kanunlarda olduğu gibi bu kanunda da ülkedeki İslami simgelerin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. İlk iş o zamanlar Yahudi hahamların giydiği şapkanın zorunlu hale getirilmesiyle başladı. Bu iş o kadar abartıldı ki, bu kanundan bir yıl önce yazılmış şapka hakkındaki bir eserin sahibi şapka kanuna muhalif eser neşretmekten idam edilmiştir. İdamlar bununla da sınırlı kalmamış bu kanuna karşı çıkan isyanlar nedeniyle resmi rakamlara göre yüz bin kişi idam edilmiştir. Atatürk döneminde çıkan isyanlarda ise altı yüz bin civarında insanımız idam edilmiştir.
1 Kasım 1928;
•Latin alfabesinin kabulü; Türkiye’den İslamiyet’i söküp atma çalışmaları çağdaşlaşmak adı altında devam etmektedir 1928’de. Bu kanunla ülkedeki Arapça ve Arap alfabesiyle yazılmış tüm eserler toplatılmış ve Arap alfabesiyle eser neşretmek yasaklanmış bununla da kalmamış mektup bile yazmak yasaklanmıştır. Tabi bu arada kuran da Arapça ve Arap alfabesiyle yazıldığı için kuranın neşri de yasaklanmış. Böylelikle halkın dinini öğreneceği kaynaklar bir bir ortadan kaldırılmıştır. Önce hocalar sonra kitaplar ortadan kaldırılmış bununla da kalmamış ezan gibi Arapça şeyler Türkçeye çevrilmiş ve dinin toplum hayatındaki göstergeleri imha edilmiştir. Yine tanrı kelimesi de o dönemin bir mahsulüdür.
1. Hayim naum; Bu Hayim Naum evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, Türk’ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur’anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:”Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.” Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani’ kalmamış.
2. Dr Rıza Nur; tüm bu planları ortaya çıkaran kişidir. Lozan anlaşmasından sonra yazdığı kitabı vasiyeti üzerine öldükten sonra neşredildi. Ancak ilk basımda kitap yasaklandı ve piyasadan toplatıldı. Halen yasak kitaplar arasında bulunan bu kitap o dönem hakkında çarpıcı bilgiler içermektedir.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.