ADAM DEDİĞİN…!

ADAM DEDİĞİN…!

 Bu kadar cesur olunabileceğini öğretmediler sana… hem ne derler sonra…ayıp… hadi canım… Adam dediğin cesur olacak! Baktımı şöyle karşıdan, için titreyecek için. Ayaklarında bir dermansızlık, seni alıııp götürecek. Artık ev mi olur, deniz mi , gökyüzü mü, nedir bilmem. Alsın götürsün yeter.

Adam dediğin; Sana ihtiyacım var demeyi bilecek. Seviyorsa seviyorum var mı, diyebilecek. Korkmayacak ne aşksızlıktan ne parasızlıktan ne senden ne başkasından…

 Öyle sümüklü böcek gibi yapışmayan cinsten, kalabalıklarda gözlerini senin üzerinden ayırmayan. Tamam sigaranı O yakacak, kapıyı sana O açacak, şarabı senin için ilk O tadacak, kibar olacak kısaca asla yapışık ikiz değil. Oturup kalkmasını, kültür yapmasını, iki maç anlatmasını, ekonomiyi, siyaseti bilecek… Misal; Atatürkten sonraki 4 cumhurbaşkanını sayabilecek tereddütsüz…

Vizyonu olacak vizyonu, televizyondan bakmayacak hayata. İki laf ettiğinde bileceksin ki anlamış da başka konuya atlamış bile. Uyuşuk olmayacak adam dediğin leb demeden leblebiyi yutacak. Sabah saati kurmadan kalkabilecek ve çoraplarını nereye koyduğunu bildiğinden sabahları debelenmeyecek, titiz değil ama, bir kadına ihtiyacı olmadan da yaşayabileceğini gösterecek. Adam dediğin sihirli olacak azıcık, ruhuna ulaşmayı öğretecek. Biraz da kıskanç olacak, vurdu mu ses getirmeyecek ama vurmaktan beter edecek gözleriyle… öyle bir adam işte….

Arada sırada dokunmayacak sana. Aramayacak. Mavi bir kaç gömleği olacak illaki senin ütülediğin. Merak edeceksin merak, öyle lök diye burnunun dibinde bitivermeyecek. İnsanın iyi hali var kötü hali var, sende bazen görmek istemeyeceksin, anlayacaaaaak…. Adam dediğin, güdümlü değil eğitimli olacak. Okuduğunu anlayacak, bilmediğine bilmiyorum diyebilecek, sallamayacak özet…

Lügatında -haklısın-doğru-evet-gidelim-yapalım-merak etme-sen üzülme- olacak. -üzgünüm-yorgunum-belki-yarın-olmaz olmayacaaaaak… Kasımpatı gibi açılıp saçılmayacak. Bacakları kalınsa, yazın güneşin altında uzun paçalı don ve naylon terlik giymeyecek. Adam dediğin bir söylediği sözü unutmayacak, geri almayacak, temcit pilavı gibi çıkarıp çıkarıp höykürmeyecek. Utanmayacak, arlanmayacak, başkasının karısına da yan gözle bakmayacak. Azıcık namuzsuz olacak tamam ama o namussuzluğu ancak ve ancak senin uğruna , değerleri ve onuru uğruna kullanacak… Adam dediğin anlayacak içkiden yemekten…

Balığın yanına rakıyı, şarabın yanına peyniri, viskinin yanına çikolatayı koyacak. Viskiyi sek, neskafeyi sütsüz, tekilayı tek içişte bitirecek. Sert olacak sert adam dediğin, sözünü sakınmayacak, koydu mu yumruğunu masaya, bileceksin ki susman gerek…

Adam dediğin öküz olmayacak ama hiçbir treni de kaçırmayacak. Geç kalmayacak, zamanından öncede yola düşmeyecek, program delisi değil, tam karar gelecek. Yemek masasında koltuğunu tutacak ama yılışmayacak salya sümük. Ağlayacak omzunda yeri gelecek ama sana abanmayacak. -sen yoksan ölürüm- acitasyonu yapmayacak. Arabesk dinlemeyecek, dinleyenden haz etmeyecek. Vurdulu kırdılı filmlere para verip gitmeyecek. At gözlüğü takıp gezmeyecek sağda solda…

Kavun peynir yiyecek yemek olmadığında. Sushi’yi de deneyecek ama. Yeniliğe açık olacak her daim, yemem diye tutturmayacak. Adam olacak adam… Odun gibi çıtır çıtır değil, kömür gibi için için yanacak içinde ve arkasını dönüp uyumayacak seksüel zevkleri bitince. Şefkat olacak adam dediğin anlıyor musun? Gönlünü almasını, sinirini çözmesini, seni memnun etmesini bilecek. Yan gözle şöyle bir süzmesiyle için eriyecek… ‘Kırıldım, yamuldum, küstüm, konuşmam’ demekle olmaz. Neyse sorun çözecek, ertelemeyecek. Bilecek hayatın kurtarılası anları olduğunu ve o anı bir daha geriye saramayacağını. Matematik bilecek. Logaritma nedir, türev nasıl alınır, kare kökü filan… Kafadan çarpıp bölecek, ayın sonunu getirebilecek. Kıllı olacak adam dediğin ama senin üstünde balık sırtı gibi kaygan. Oklava tutar gibi tutmayacak kollarını.

Aşkı için dağları delecek, fizana gidecek, ama dönmesini de bilecek, kıçının üstüne oturup beklemesini de. Adam dediğin iyi araba kullanacak kardeşim!. Direksiyon hakimiyeti , yön kabiliyeti 100′de 1500 olacak. Bastımı gaza saçların savrulacak, bir iki manevrayla parkediverecek arabayı, mel mel bakmayacak… Bir salon beyefendisi olacak. Belinden kavrayıverecek uzun parmakları, dansa kaldırırken…

Arada bir elini havalandırıp seni döndürecek, soluğuna soluğunu değdirecek, ne zaman duracağını da bilecek. Kendini göstere göstere afişe etmeyecek. ‘tamam hoşum, akıllıyım, param var ama kadınıma da sadığım’ dedirtecek…

Valla bence adam dediğin güzel öpecek başka yolu yok. -tarif edemiycem-. Mutfakta misal; aniden dibinde bitiverecek. Elinde domates filan ne varsa fırlatıp atacaksın lavaboya, masa arayacaksın masa, üzerinde yemek yapmak için değil ama….

İçki içecek kardeşim sigara da. Dünyevi zevkleri tadacak birkere. Hangi ortama ne gider bilecek. Oynamayacak öyle artist gibi, kıkırdamayacak kadın gibi, kocaman kahkahalar savuracak etrafa kendinden emin, nerede gülünür, nerede yas tutulur bilecek…

Bakışıyla kılcal damarların titreyecek, dokunuşuyla ter boşanacak etinden, korkuyla değil ama minnetle sokulacaksın koynuna. Adam dediğin ter kokacak ter. Teriyle ıslanacaksın, sırtında mı, göğsünde mi, kolunda mı bilmem, yatağa birlikte öyle dolanacaksın. Aşk olacak aşk adam dediğin tepeden tırnağa, aşk…

Romantizmi sex on the beach’le kısıtlamayacak. Koyacak rakıyı balığın yanına kırdımı birde soğan yanına, şarkılar söyleyecek neşelisinden, kederlisinden yahut gidecek bir techno bara, ritmde boğulacak sallanırken. Yanında yabancı gibi değil, ben bu adamın ciğerini bilirim bakışlarıyla dolaşacaksın… yoksa ne?….

Çalışkan olacak çalışkan, tuttuğunu koparacak. İşçi olacak işçi, çalışmadan karizma satmayacak. Yeri gelecek limon satacak, utanmayacak. Taşı sıktı mı suyu çıkacak. Baba parası yemeyecek, babasına destek çıkacak. Annesini sevecek ama kadınına kuma getirmeyecek. Aile, akraba nedir?, bayram seyran kimler aranır sorulur, kimler küstürülmez, kimlerin elleri öpülür?…Bilecek…

Büyüklüğünü, önündeki ceketin düğmesini ilikleyerek değil, önünde ceket iliklettirerek farkettirecek. Dobra olup kabalaşmayacak. Eleştirinin ince ayarını, bir terzi maharetiyle teğelleyecek. İnsanları kırmadan da hataların onarılabileceğini öğretebilecek. Öyle hemen yorulmayacak, sızmayacak ve hiç başı ağrımayacak. Dişleri, tırnakları, burnu ve saçları temiz olacak. Adam adam kokacak, parfümlü züppe değil. Kudurmadan eğlenmeyi bilecek, kudurtmadan dize getirmeyi bildiği gibi. Adam dediğin yazın buz gibi, kışın soba gibi olacak. Çok şişman, çok zayıf, çok uzun, çok kısa, çok yakışıklı, çok sıradan, çok titiz, çok mükemmeliyetçi, çok kaba, çok kıskanç, çok bayağı olmayacak. Normal ama aykırı olacak. Sıkmadan sıkıştıracak, baymadan bayıltacak, ezmeyecek ruhunu anlıyor musun? Sarsacak ama, sarsıntın depresyondan olmayacak…

Demem o ki; adam adam olacak, adam gibi adam dedikleri…

Ama sen de hakikaten kadın olacaksın. Bütün bunları yaşatabilecek bir ruhu yetiştirebilecek bir koca yürek, bir koca ana. Ana olacaksın…

Bir adam büyütmek o kadar da kolay değilmiş diy mi? Ne o, hazıra mı konacaktın? Böyle analar olmasa, böyle adamlar nereden bulunur söyle, hadi söyle?

Sende analığını bileceksin, kadınlığını bildiğin kadar, otur oturduğun yerde!…

güncel, genel, hayattan, hikaye, karışık, komik, mizah kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

kadın dediğin…

Kadın dediğin güzel olacak arkadaş. Şöyle savurdu mu eteğini, ruhun rüzgarına kayacak. Bacakların, ayakların, bilekten bağlı ayakkabıya tutunan parmakların, seyrine doyamayacaksın. Bakımlı olacak kadın dediğin. Saçları ipek , topukları pembe, boynu ince, salındı mı kuğu gibi zarif olacak ve zarifliğinin ortasında bir hanımefendi barındıracak. Güzel olacak ama kaşı, gözü, bacağı, iki meme ucundan önce, sözü doğru, ruhu aydınlık olacak, güzelliği komple olacak. Korkmayacaksın gecenin bir vakti sol cenapta yüzünü gördüğünde. Yeni bir kabus gibi yaşamayacaksın gerçeği de. Güzel olacak ama, aklını evde tutacak kadar da akıllı…. Seni elinin tersiyle değil, avucunun içiyle kavrayacak… Bileceksin ki emin ellerdeyim, başkası tutamaz beni böyle. Rahat olacaksın yanında, çok konuşmayacak, beynini didiklemeyecek küçük kurtçuklarla. Sıradan ve kabullenir yaşamanın ne demek olduğunu sindirmiş olacak içine…

Asla şatafat düşkünü olmayacak. Doğum günlerinde bir sıcacık öpücüğün yerini, tek taş bir pırlantanın alamayacağını algılayacak kadar doygun olacak. Hatırlaman yetecek özel günleri, pahalı bir hediyeyle savuşturmadan. Sadeliğin içinde farkedilir olabilmeyi, gösterişli kıyafetle bir tutmayacak. Duruşu, oturuşu, yürüyüşü abartılı değil, basit hiç değil, sadelikten oluşacak. Kendini süs bebeği gibi ortaya atıp, fingirdeşmeyecek başkalarıyla. Ekonomiden, politikadan, milli maçlardan ve kültürel olaylardan haberi olacak. Bizi kim yönetir, nasıl yönetir, demokrasi, monarşi, oligarşi nedir bilecek, saf hatun numarasıyla cahilliğini güzelliğiyle örtmeye yeltenmeyecek. Gezip, eğlenmesini bildiği kadar, pazar parasını kozmetiğe yatırmaması gerektiğini, domatesin, ekmeğin, soğanın, kıymanın kaç para olduğunu bilecek. Cak cak telefonda konuşup, niye böyle fatura geldi hayret tribine girmeyecek. Eşini dostunu kollayacak ama içi vıcık vıcık dedikodu yumağının içinde kaybolmayacak.

Marka düşkünü, moda düşkünü olmayacak kesinlikle…Takip edecek ancak yakışanı seçecek. Sökük, paça boyu, fermuar dikmeyi bilecek, herseferinde terzi aranmayacak pırnık pırnık. Elinden her iş gelecek. Marifetlerini sadece seni elde ederken değil, seni elde tutarken de gösterecek ve tüm bunlar içinden gelecek içinden, göstermelik olmayacak.

Adamın siniri bozmayacak, tepesini attırmayacak, cinleri başına toplamayacak, körolası dilini gerektiğinde yutacak… Çarşı pazar görmesini, sana don kilot almasını, gömlek ayakkabı numaranı bilecek… ve zevki seni giydirecek kadar yerinde olacak, kendisini giydirmeyi bildiği gibi.

Orada burada dedikodu yapmayacak, laf taşımayacak, ayıkla pirincin taşını durumlarına sokmayacak. Ortalık yerde kahkahalarıyla sebepsiz çınlamayacak. Dekoltenin dozunu kaçırmayacak ama sıkı sıkıya da kendini ambalajlamayacak. Açık saçık olan elbisesi değil, sana olan ilgisi olacak ve bunu gösterebilecek medeniyeti…

Onu bir kediyi sever gibi seveceksin yanıbaşında ve huzurla… Öyle ‘çağırdım, gelmedin, geç kaldın, aramadın, sormadın, kiminleydin, hesap ver’ yapmayacak. Sana yüreğiyle güvenecek, inançlarıyla sokulacak. Bilmem kimin sözüne aldırmayacak, asla arkadaşlarının arkasından konuşmayacak, hele küfür hiç etmeyecek. Sınırını zorlamayacak , salya sümük ağlamayacak, kıytırık nedenlerden hır gür çıkarmayacak. Sözü dinlenir, anlaşılır olacak. Bir hatayı allayıp pullayıp abartmayacak.

Gömleklerini o ütüleyecek ve o gömleğe hangi pantolon yakışır bilecek. Ama hayatı giyim kuşam üstüne kurulmayacak. Uyum ve uyumsuzluk nedir bilecek. Bir kere, topuklu ayakkabıyla spor ayakkabının ayrımını yapabilecek arkadaş. ..Dağa çıkarken rugan ayakkabı giymeyecek. ‘Of yoruldum, beni ara, beni al, beni bul, bunu isterim’ değil, ‘sence de uygunsa, yanındayım, ben gelirim, merak etme’ olacak lügatında. Tereciye tere satmayacak yani. Hissettiğiyle yaptığı şey arasında uçurum olmayacak. Cesur olacak cesur. …Seni seviyorum derken korkmayacak, başka şeylerin arkasına gizlenmeyecek ve arkandan laf söyletmeyecek….

Kadın dediğin iyi sevişecek arkadaş. Koyun gibi yatmayacak, kımıl kımıl olacak yatakta. Aklını başından alacak ama, aklını sadece bununla yormayacak. Delireceksin ama delirmen hastalıktan olmayacak. Uzanıverdi mi yanına boylu boyunca, göğsünde atan kalbinin yerine koyacaksın kendini, ruhunu, herşeyini. Hepsinden önemlisi ;aşksız yatmayacak yatağa ve sen bunu bileceksin…

Kadın gibi kadın olacak kadın dediğin, çıtır çerez niyetine yemediğin. Bir gecelik değil, ömürlük olacak ömürlük. Yıllara rehaveti değil huzuru taşıyacak. En seksi hanımefendi olmayı da bilecek, hanım sultan olup sözünü geçirmeyi de. Cıvık konulara takılıp zaman tüketmeyecek, küsmeyecek, süründürmeyecek. Kadın dediğin ayıp nedir bilecek arkadaş…

Sıkboğaz edip seni yalancı durumuna düşürmeyecek. Seni öyle bir tutacak ki arkadaş, sen bile şaşıracaksın öyle tutulduğuna. iki lafın başı, her tartışmada ayrılalım tehtidi savurmayacak. Sabırlı olacak ve asla gururuna dokunmayacak…

Tuzu az, şekeri çok gibi limiti olmayan prosedürsüz yemeklerle işi olmayacak. şöyle pastırmalı kurufasülyenin yanına tereyağlı pilavı konduracak şüphesiz. Salatasız oturmayacak yemeğe. Temiz olacak herşeyden önce mesela köfteyi mıncıklarken elleri . Yahut pahalı parfümlerin sindiği, süslü püslü boyacı küpü gibi, her öptüğünde bulaşık bir tadın kaldığı bir kadını öpmeyeceksin. Buram buram aşka sarılacaksın arkadaş. Buram buram kadın kokacak kadın dediğin…

Kadın dediğin güzel olacak ama eli yüzü düzgünden çok öte birşey. Zeki olacak zeki, seni bir hamur gibi karmasını da bilecek, o hamura kendini katmasını da… Paranın gücünü bilecek ama ne parasızlığın ezikliğini ne de paranın kudurmuşluğunu yaşayacak. Değerlerini bir anlık hevesler uğruna terketmeyecek. Namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seni baştan çıkarırken kullanacak, yan gözle adam kesmeyecek ,üstüne sevgili edinmeyecek…

Sarışın, renkli gözlü, uzun bacaklı, beyaz tenli, ince bilekli dilber filan fasarya… Kadın dediğin hatun olacak arkadaş, sözüne güvenilir, olacak. Bileceksin ki konuşulanlar burada kalır, kapıdan çıkmaz bir daha. Ağzı sıkı olacak kadın dediğin. Sırrını tutacak ama gününü bekleyip kusmayacak…

Para lazımcılardan, kürkçülerden, cep telefonu manyaklarından, dırdırcılardan, unutkanlıklarını senin üzerine atanlardan, kendi yetersizliğini seni suçlayarak rahatlayanlardan, raf süslerinden, tehtidkarlardan, kaçaklardan, kıkırdayanlardan, boş bakanlardan olmayacak. Saflığı, cahilliği, aptallığı oynamayacak, biraz ukala olabilir ancak sana rol yapmayacak. Komplekslerini güzelliğiyle örtmeye çalışmayacak. Bir şeyi çok isterse ve inançları doğrultusunda yapacak.

En önemlisi kendini sevecek arkadaş, kendini sevmeyen kadından sana ne hayır gelir… Bir bakarsın ki yıllar sonra bu kadınla ne yatağa sığabiliyorsun, ne toprağa… Koluna takıp gezmesini de bileceksin gururla, koynuna çekip sevişmesini de şehvetle… Analığını da bilecek, çocuklarından saygı görmeyi de, anaya babaya hürmet etmeyi de…

Kadın kadın olacak be, seni sadece sen olduğun için, sensin diye sevecek. Parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dediğiyle , sınırlamayacak. Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem annen, hem çocuğun olacak, bağrına basacaksın huzurla…

BİLECEKSİN Kİ EVDE ‘O’ KADIN TARAFINDAN BEKLENMENİN ZEVKİNİ HİÇBİR ZEVK YAŞATAMAZ SANA….

genel, hayattan, hikaye, karışık, kişisel gelişim, komik, mizah, Tarih kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 5 Yorum »

Kapatma davasında Sezer şüphesi

H. Celal Güzel’den ‘ilk defa açıklıyorum’ dediği şok sözler: “Bilgi kaynağımı açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde.”

 

Eski Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, müsteşarlığını yürüten ve Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan gazeteci yazar Hasan Celal Güzel’le gündemdeki konuları konuştuk. Güzel, Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilgili olarak dikkat çeken iddialarda bulunarak, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer rolüne vurgu yaptı.

 

- Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, 367 konusunda Anayasa Mahkemesi üyelerini tehdit ettiği iddiaları yalanlandı; ancak kamuoyunda tartışmalar sürüyor. Siz ikna oldunuz mu?..

- Bir Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesinden daha önemli bir olay var. O da, tehdit olayının normal karşılanmasıdır. Kimsenin ‘Hayır, öyle şey olmaz..’ diyememesidir. Hatta tarafların açıklamasından sonra bile, köşe yazarları ve kamuoyu bu tehdidin meydana gelmiş olabileceğini imâ etti. Yani açıklamalar milleti ikna etmeye yetmedi. Tüm Türkiye’yi dolaşıyorum. Günübirlik konferanslar veriyorum. Bu olay medyaya yansıdıktan sonra millet ile sohbetlerimizde, “Yok öyle şey..” diyen hiç olmadı. İşte bu çok kötü bir durumdur. Demek ki; Türkiye’de bu olayların olabileceği akla geliyor ve kanıksanıyor. Demokratik bir rejimde bu olay kabul edilir mi? Bir komutan demokrasilerde hukuka veya siyasilere karışır mı? Karışmaması lazım, ama bu akıllara geliyor.

MİLLET, AÇIKLAMA BEKLİYOR

- Ancak bu konuda dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, bir açıklama yaptı…

- Evet, Sayın Tülay Tuğcu açıklama yaptı, doğru da söylüyor olabilir. Yalan söylediğini zannetmiyorum. Burada söz konusu olan sadece Tülay Hanım değildir. Anayasa Mahkemesi’nin diğer üyeleri ne olacak? O zaman onlar da çıksın açıklama yapsınlar. Beklemenin kimseye faydası yok. Bu açıklamayı millet görmek istiyor.

MAHKEME, İDEOLOJİK KARARLAR VERİYOR

- 367 kararında belli bir ideoloji mi etkili oldu demek istiyorsunuz?

- Baykal, Anayasa’nın 138. maddesini hiçe sayarak daha önce kalktı, “Eğer Anayasa Mahkemesi, (367’ye gerek yok) kararı alırsa bu Türkiye’yi çok tehlikeli bir noktaya götürecektir. Çatışma çıkar..” diye Mahkeme’yi tehdit etti. Şantaj yaptı. Bu tip baskıların tesiriyle mahkeme peşin hükümlü ve siyasi bir karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin daha önce de tarafsız karar vermediği ortaya çıktı. İdeolojik olduğu netleşti. Nitekim o karardan çok kısa süre önce, bir futbol maçının sonucunu tahmin edercesine -üyelerden 9’unu Sezer’in, 2’sini ise merhum Özal’ın tayin ettiği belirtilerek- “Sonuç 9-2 çıkar” dediler. O da doğru çıktı.

KAPATMA DAVASINDA SEZER ŞÜPHESİ

- Yani A.N.Sezer’in atadığı üyelerin sözü geçti..

- Bakın, ilk defa sizinle paylaşıyorum. Bilgi kaynağımı da açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde. Yani Sezer’in kendi seçtiği üyelerle yoğun temas halinde olduğu söyleniyor. Sezer’in bu konulardaki görüşlerini bilmeyen yok. Konu bu kadar açıktır. 367’den sonra AK Parti’ye de kapatma davası açılmıştır. İddianame kabul edilmiştir. Anlatmaya da gerek yok. O zaman bu temasların sadece ‘Nasılsınız, iyi misiniz..’ konulu olmadığından eminim. Emin olmayan da yoktur. Konu bu kadar açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi adına Tülay Tuğcu Hanım ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Yener Karahanoğlu tekzip yapsalar da, ben olabileceğine inanıyorum.

- 23 Nisan malûm. Neşe dolu musunuz?..

- 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, öyle miydi? Hayır efendim. Ulusal egemenlik çok önemli, ama şu anda Meclis sıfırlanmış durumdadır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta hep 23 Nisan kutlandı. Kutlanırken de ulusal egemenlikten, milletin egemenliğinden bahsedildi. Bu komik değil mi? Bundan daha çok bir tezat düşünebiliyor musunuz? Hem millî egemenliğin canını okuyorsunuz, ortadan kaldırıyorsunuz, hem de bayramını kutlayıp nutuk çekiyorsunuz.

JAKOBEN OLİGARŞİK EGEMENLİK

- Egemenlik millete ait değil..

- Bu ancak Türkiye’deki jakobenlere (tepeden inmeci) ait bir ironi olabilir. Böyle bir rezalet hiçbir yerde görünemez. Bunların ulusal egemenlikten kastettikleri de, aslında ulusal egemenlik değildir. Jakoben oligarşik egemenliktir. Mesela geçenlerde Tandoğan Meydanı’nda yüzbinleri alanlara döktüklerini ilan edenler, “Ulusal Egemenlik” mitinginde onbinlere düştüler. Mitingin adına bakın: “Ulusal Egemenlik”. Yahu sen milleti yok sayıyorsun, çobanın oyunu ciddiye almıyorsun, “Bunlar göbeğini kaşıyan adam..” diyorsun, ulusu beğenmiyorsun, seçtiklerini hiçe sayıyorsun, üstüne üstlük birkaç bürokrat bulup onları kapatmaya çalışıyorsun; sonra da mitinginin adını “Ulusal Egemenlik” koyuyorsun. Bunlara göre ulusal egemenlik, devletteki oligarşik egemenliktir. Millî egemenlik asla değildir. Millî irade ise milletin değil, Millî Şef’in iradesidir. Hatta oligarşik baronların iradesidir. Biz millî irade deyince “milletin iradesi”ni anlıyoruz; onlar ise, “devlet içinde devlet, halkı tanımayan bir gücü” anlıyorlar. Bu şekilde demokrasi olmaz. 23 Nisan Bayramı’nı kutlamaya hak kazanmıyoruz. 23 Nisan bayramında millî egemenliğin siyasallaşmış yargı eliyle nasıl katledildiğini görüyoruz. Böyle bir bayram olsa olsa en fazla çocuk bayramı olur. Hatta adını değiştirelim, ulusal egemenlik yerine çocuk egemenliği deyip geçelim.

- Gerçek bir demokrasiden bahsedilebilmesi için neler yapılmalı sizce?

- Türkiye’de demokratik sistemi çok acil yeniden inşaa etmek lazım. İnşaa ederken de hiç kimseyi millet iradesinin dışında bırakmamak gerek. AK Parti’nin en büyük hatası şimdiye kadar Sivil Anayasa’yı yapmamış olmasıdır. Taşların yerine oturması için Sivil Anayasa şarttır.

GÜZEL’DEN İLGİNÇ ÖZDEŞLEŞTİRMELER

- TBMM’deki siyasi partiler ve liderleri sizde neler çağrıştırıyor, birer kelime ile..

AK Parti: Mazlum

CHP: Zalim

MHP: Şaşkın

DSP: CHP’nin kuyruğu

DTP: PKK

BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu: Doğrunun yanında

ÖDP’li Ufuk Uras: Marksist

Kamer Genç: Provokatör

 

Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı’nın kendini savunurken söylediği ilginç bir söz var. “Darbe, haber verilerek yapılmaz..” şeklinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- “Haber verilmez” meselesi komik. Komik olduğu kadar da dikkat çekici… Cevap orada saklı! Nokta dergisinde yazılanlar var. Darbe günlüklerinin Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ve teknik olarak kendi bilgisayarında kayıtlı olduğu, polis tarafından belgelendi. Bu durumda darbe günlüklerinde ismi geçen Jandarma eski Komutanı, şimdilerde ADD Başkanı Şener Eruygur, açıkça bir suça teşebbüs halinde olmuştur. Suçun adı darbe… Bu TCK’ya göre en ağır suçlardandır. İdam kalkmadan idama mucipti. Şimdi ise icabı müebbet hapistir. Ama adam ortalıkta gezdiği gibi, dernek faaliyeti de yapıyor. Konferanslar düzenleyip, eylemler organize ediyor. Bu çok tuhaf bir durum… Eruygur bunları yaparken, hiçbir suçu olmayan partiye kapatma davası açılıyor, siyasetçilerine yasak getirilmeye çalışılıyor. Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Jitem’den Uğur Mumcu’ya, Ergenekon’dan Hizbullah’a

Ergenekon operasyonu çerçevesinde ortaya atılan iddialar şaşırtıcı bir hal alıyor ve yakın dönemin son derece karanlık geçmişine ilişkin dosyaları tekrar önümüze sürüyor. Bunların ne kadarının doğru olduğunu elbette bilmiyoruz. Ancak Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in Jitem’e ilişkinin arşivinin bulunduğuna yönelik iddialar, Ergenekon operasyonunun yirmi yıllık soruları ve şüpheleri tekrar bugüne taşıdığı.

Tutuklanan emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’e ait evraklar arasında “Uğur Mumcu’yu MİT ve Özel Kuvvetler Öldürttü” ifadesinin yer aldığı dört sayfalık bir belgenin olduğuna ilişkin iddialar (Taraf gazetesi 31 Ocak) ise şok edici. Tabi bunlar şimdilik sadece iddia. Ancak, ister istemez hafızalarımızı tazelemeyi, geçmişin kirli ve karanlık olaylarına ilişkin sorularımızı tekrarlamayı zorunlu kılıyor. Mumcu suikastinden sonra Türkiye’de nasıl bir toplumsal travma yaşandığını, on binlerce insanın “Kahrolsun şeriat” sloganlarıyla sokaklara çıkarıldığını, bu ve benzeri krizler üzerinden ne tür siyasi senaryoların uygulandığını az çok hepimiz biliyoruz.

Ben bir başka güncel gelişmeden geriye doğru küçük bir hatırlatma yapacağım. İsrail’in Güney Lübnan’a saldırdığı günlerdi. Daha doğrusu saldırıların sona erdiği dönem. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, güvenlik amacıyla bilinmeyen bir yere götürülmüştü. Kimse nerede olduğunu bilmiyor, bazıları Lübnan içinde bazılarıyla ülke dışında olduğunu iddia ediyordu. Tam o sırada İsrail’de yayınlanan Maariv gazetesi, Türk istihbaratının Nasrallah’ın yerini İsrail istihbaratına bildirdiğini iddia etti. Aslında iddia Şark-ul Evsad gazetesinde de yayınlandı. Türkiye iddiayı yalanladı. Ancak dikkatli bir araştırma bambaşka ilişkiler ağını ortaya koydu. (Ferhat Ünlü-Haftalık) Maariv gazetesinin sahibi Yaakov Nimrudi Mossad mensubuydu. İsrail istihbaratı adına İran’la özellikle Kuzey Irak’a ilişkin çalışmalarıyla biliniyordu.

Aynı isim Uğur Mumcu’nun öldürülmesine sebep gösterilen İsrail-Kuzey Irak bağlantılarına ilişkin yazılarında da geçiyordu. 7 Ocak 1993′te Nimrudi’nin Mossad ile Barzani arasındaki ilişkileri sağlayan kişi olduğu ifade ediliyordu. Mumcu iddialarını konuyu irdeleyen bir kitaptan almıştı. O da Cem Ersever gibi 1993′te öldürüldü. Bölgedeki kirli ve karanlık ilişkiler ağını sorgulayan yazıları yüzünden öldürülmüştü. Ölümüne sebep olan olaylar bugün artık herkes tarafından biliniyor. İsrail istihbaratının 1967′den bu yana K. Irak’taki faaliyetleri kitaplara, itiraflara konu oldu.

Irak işgalinden sonra ise aynı bölgedeki İsrail varlığı çok ileri noktalara ulaştı. Bu yeni bir dalgaydı ve Türkiye’de en ciddi tartışma konularından biriydi.

İsrail’in Lübnan’a saldırdığı, Nasrallah’ın yerini ihbar etme tartışmasının sürdüğü günlerde bir konuya dikkat çektim ama asla bir cevap bulamadım. Türkiye’den bazı elit timler, aynı dönemde hem İsrail’e hem de Lübnan’a gönderiliyordu. Neden? Bunun cevabını kimse bilmiyor. Bu kadar mı?

Bu köşeyi izleyenler, o günden bu yana K. Irak’tan Türkiye’nin değişik bölgelerine silah ve patlayıcı sevkıyatları ile ilgili çok sayıda yazı yazdığımı, sorular sorduğumu hatırlayacaktır. Bunların hangi sebeple bu ülkeye sokulduğuna ilişkin hiçbir cevap bulamadım. İşin tuhafı, K. Irak’ta bu kadar etkin olan İsrail ve ABD istihbaratının bu sevkıyatlarla da bağlantısı olduğuna dair iddialardı. Hatta, Türkiye’yi mensup bazı askeri unsurların İsrail’den K. Irak’a yapılan sevkıyatlara güvenlik sağladığı, aynı birimlerle birlikte yabancı istihbarat mensuplarının K. Irak’tan Türkiye’nin değişik yerlerine yapılan sevkıyatları birlikte yürüttükleri gibi dehşetengiz tezler hep yanıtsız kaldı. Son yirmi yılda Türkiye’nin sorduğu bir çok sorunun cevabının bulunamaması gibi… Aslında bütün soruların cevapları bu trafikteydi. Ama kim soracaktı!

Afyon’a getirilen patlayıcı ve füzelerin Ankara ve İstanbul’a gönderilmesi gibi. Peşmergeleri eğiten İsrailli uzmanların, Türkiye sınırına bir takım uydu cihazları ve bunlara ait ekipmanlar yerleştirmesi gibi. Bu trafikte yer alan bazı kişilerin sık sık İsrail’e gitmeleri gibi. 21 Eylül Cuma gecesi 01:40 sularında bir tonunu üzerinde C-3 ve C-4 patlayıcı taşıyan bir aracın İstanbul’a gönderilmesi gibi.

Hiçbir zaman yazmaya cesaret edemediğim çok önemli liderlere suikastler planlandığı iddiaları gibi. Dikkatimi çeken, bu iddialardan bir süre sonra yeni bir çete operasyonu yapılması oldu.

Tekrar soralım: Bu trafiği kimler yönetiyor? İçinde yer alan resmi görevliler kimler? Trafiğin Türkiye tarafından hangi güçler yer alıyor? Türkiye’deki ortakları hangi çevreler? Hangi taşeron çeteleri kullanıyorlar? Amaçları ne? Bu çokuluslu örgütlenmenin kodları ne kadar çözülebilir? Bilmiyoruz. Ancak, Türkiye’de sokakları bölen, kamplaşmalara/çatışmalara yol açan, gördüklerimizin dışında bir başka iradenin var olduğunu biliyoruz sadece. Gördüklerimiz kadarıyla izliyoruz ama sadece izliyoruz…

Bir operasyon, Cem Ersever, Jitem ve Mumcu suikastine ilişkin nice soruları bugüne taşıdı. Taşıyacak da. Ama 15 yıl önceki olayların dışında son beş yılda bu bölgede neler oluyor sorularına ışık tutacak bilgilere ihtiyacımız var. Cesaretle sorular sormaya. Son iki yılda gerçekleşen operasyonların çok büyük olayları, saldırıları, suikastleri engellediğine inanıyorum. Önleyici operasyonlar oldu. Ama bu kirli, karanlık ilişkiler ağını aydınlatacak büyüklükte değil.

Geriye doğru etkili bir temizlik çok zor ama mümkün. Okyanus ötesi, kıta Avrupası ve bölge ülkeleri bağlantılı gayri meşru ilişkiler ağı çözülemezse, her iki ayda bir çete operasyonu yapılmak zorunda kalınacaktır. Tabi bu arada yeni Mumcu suikastleri olmazsa, bunlara bağlı olarak toplumsal travmalar yaşanmazsa…

Sorulmaktan Korkulan Sorular

 

Ahmet Efe’nin Çerkes Ethem adlı kitabında verdiği ibret örnekten ders almak lazım;

Dostum Ahmet Efe’nin yazdığı kitabı dikkatle ve ibretle okumaktan son derece memnun oldum. Tarihe bir çok noktada belge olacak ve bir çok bulanık sorulara berrak cevap olacak bir kitaba sahip olduğumdan mutlu oldum.

Tarihimizde bazı olaylardan neden bahsedilmez?

Bu gibi soruları sorunca çok ilginç şeyler karşımıza çıkmaktadır. Araştırıp okuyunca da kafalarda yeni sorular oluşmakta ve tekrar tekrar araştırıp sorular sormak zorunda kalıyoruz. Belki de bu soruları sormaya devam etmek zorundayız. En azından neden milletimiz acı içinde iken neden bir avuç insanın dün, bugün olduğu gibi yarın da kuvvetle muhtemel olarak gününü gün edeceğine cevap bulacağız.

Öncelikle daha önce de yazıp sorduğum bir soru ile başlamak isterim.

Efe’nin kitabında da bahsettiği gibi Mason localarını Büyük Önder Atatürk kapattırdı. Peki neden tekrar açıldı?

Kim açılmasına müsaade etti?

Şu an Atatürk’ün her sözünü bayrak yapıp şöyle veya böyle düşünebilir diyerekten korkunç yargılara varılmaktadır. Ama Mason localarının kapatılmasından bahsetmemektedirler. Hatta bazıları masonları laik cumhuriyetin garantisi olarak da görmektedirler.

Yine Efe, Rıza Nur’dan yorumsuz alıntı yapmaktadır ki aynı alıntıyı ben de yapmaktan kendimi alamadım;

‘’ Muslihiddin Adil adında biri Lozan’a gelmiş. Benimle görüşmek istedi. Görüştük. Bir müddettir bizim otelde gördüğüm adam. Kendisinin bütün Makedonya Türkleri namına murahhas olarak geldiğini ve bu Türkler namına teklif ve ricada bulunmaya memur olduğunu söyledi. ‘Buyurun!..’ dedim. Derden tepeden türlü mukaddemelerden sonra Selanik vilayeti Müslümanlarının ahali mübadelesinden istisna edilmesini, rica etti. ‘Bu makul bir teklif değil ama İsmet Paşa’ya söyleyeyim, tekrar görüşürüz’ dedim. Km olduğunu soruşturdum, İstanbul Darülfünununda profesör olup Selanik dönmelerinden imiş. Burasını söylemiyor. Tekrar görüştüm. Bunun sebep ve menfaatlerini sordum. Dedi ki, ‘Biz Türkler Makedonya’da ekseriyet yapıyoruz. Orada kalırsak istiklal yapacağız. Bir Türk hükümeti teşekkül eder. Büyük bir menfaattir.’ Dedim ki, ‘Nüfusunuz bu işe kafi değildir. Şimdiye kadar bizden İstanbul ve Anadolu’ya hicret etmiş olanları da yine kafi nüfus olamaz. Hem o Türklerin tekrar Selanik ve civarına nakletmek imkansız bir şeydir, hayaldir. Hem Yunanlılar da bunu yaptırırlar mı? Bir de Yunanlılar size istiklal veya muhtariyet verirler mi? Böyle şey kan ve kuvvet ile alınır. Buna da iktidarınız kafi değildir. Fikriniz, gayeniz yanlış. Bilakis siz bu mübadeleyi şiddetle istemelisiniz. Çünkü Yunanlılar orada kalanları birer suretle ve tedricen (yavaş yavaş) imha edeceklerdir. İptida (ilk önce) iktisaden mahvederler. Sonra canınıza kast ederler. Bir asırlık bir tarih var. Mora’dan beri bu böyle. Mora ihtilali zamanında Mora’da Türkler ekseriyet teşkil ediyorlardı. Beş on yıl içinde orada ilaç için aransa bir Türk kalmamış oldu. Sonra Atina, sonra  Teselya meydanda. Şimdi sıra Trakya ve Makedonya’dadır.’ dedim. Baktım sendeledi. Davası mantıki değil, kamilen saçmaydı. Cevap bulmadı. Fakat beni illa mübadeleden istisna fikrine ircaa (döndürmeye) çalışıyor. Gittikçe de daha ziyade saçmalıyor, ‘Olamaz!’ deyip kesmekten başka çare bulamadım.

‘’Bu adamın teşebbüsü dediği gibi değildi. Bana, kuvvetli ve müessir bir yalanla Yahudi dolabı yapıyordu. Makedenya’ya istiklal filan hep bizim gözümüze boya idi. Kandıracak… Gayesi sırf Selanik dönmelerini mübadeleden istisna ettirmekti. Demek dönmeler yol masrafını vererek onu bu iş için Lozan’a göndermişlerdi. Makedonya Türklerinin mümessili olması yalandı. Demek ki, dönmeler Selanik’te kalmak istiyorlardı. Hatta İstanbul’dakiler de tekrar Selanik’e hicret edecekler.  Demek Türkiye’de bunlar da Türk’ten başka türlü düşünen ve zıt menfaat sahibi bir zümredirlerdir. İşin  felaketi, bunlar Türk görünüyorlar. Rumlar, Ermeniler bunlardan çok iyi. Çünkü hiç olmazsa onları Rumdur, Ermenidir biliriz. Bu ecnebi unsur, bu parazit kanımızda saklanıyorlar. Yüzlerini gözlerini kanımızla boyuyorlar. Böyle bir zümreden birini sivriltmek, Darülfünuna profesör yapmak fena şey!..  Bu adamlar kendi hesaplarına da hatada idiler. Çünkü Yunanlılar onları orda rahat bırakırlar mı? Hele ticari bir unsur olduklarından Yunanlıların herkesten evvel hücum ve mahvedecekleri bir zümredir. Yahut da derhal tanassur etmeleri (din değiştirmeleri), Rumca konuşmaları lazımdır. O halde yine madun (aşağı) muamelesi görürlerdi. Karaman Rumlarının bile gördükleri böyledir. Bu arada, yani Türk’ün can, baş kaygusunda Sabatay Sevi’nin oğulları da bu işte idiler.’’

Buradan anlaşılmakta ki Sabataistler Selanik’ten gelmek istememişlerdir!

Birçoğumuz hemen aklına Rıza Nur’un dört ciltten oluşan hatıralarının yasaklanmasının Ulu Önder’e hakaretten olduğunu bilmekteyiz. Belki de öyle olmakla beraber asıl neden Atatürkçü sandığımız Sabataistlerin kendileri hakkında yazılanların deşifresinden çekinmelerinden kaynaklanma ihtimali olabilir mi?

Neden Sabataistler Anadolu’ya gelmek istememişlerdir?

Nasıl ikna edilmişlerdir?

Peki neden illa getirilmek istenmiştir?

Kimler getirmek istemişlerdir?

Amaçları ne olabilir?

Darülfünundan Lozan’a tavassuta giden profesör gibi, şu an üniversitelerimizde kaç Sabataist vardır?

Yada memleketimizde siyasi, ekonomik, erk sahibi olmuş kaç kişi bunlardan?

Eğer bunlar samimi Müslüman değil iseler neye göre laiklik tanımını yapmaktadırlar?

Atatürk’ün nefret ettiği bu zümreler neden şimdi Atatürk’ü bayrak yapmaktadır?

Yoksa laiklik diye yutturulmaya çalışılan şey Türklerin tarih boyunca dinlere gösterdiği hoşgörüden başka bir şey olmasın?

Şu bazı Sabataistlerin dünyaya ‘Evet, biz Ermenileri kestik!’ demesinin nedeni de bu işlerde parmaklarının olmasından mıdır?

Ki burada bir alıntıya yer vermeyi uygun buluyorum; Moltke’nin seyahatnamesinde ‘Türkler İslam ve Hıristiyan olmak üzere iki kısımdır. Hıristiyan Türklere Ermeni adını veriyorlar.’ demektedir.

Buradan da Türklerin ve Ermenilerin arasında bir fark olmadığı gibi iç içe kardeşçe yaşadıkları anlaşılmaktadır. Şimdi ise durum çok farklı. Halen bazı Yahudi lobilerine para vererek Ermeni tasarılarına karşı tedbir almaktayız.

Ermeni-Türk düşmanlığı ve şimdi de itina ile işlenen ve nifak tohumlarının yeşerdiği aynı topraklarda Türk-Kürt düşmanlığı olması acaba kime ne fayda sağlamaktadır?

Bugüne kadar terör belasına verilen şehitlerimizin kanlarının hesabı ne olacak, kimden sorulacak?

Yada hangi lobilere Kürt meselesi için para vermeye başlayacağız?

Burada yeri gelmişken şehitlerimizi tekrar anıyor ve içimiz burkuluyor. Gazilerimizin acılarını paylaşmaya çalışıyoruz. Hala Anadolu’yu yurt edinebilmek için Türk’ün kanı akmaktadır. Gerçek budur. Bu gerçeğe dayanarak da şunu söylemeliyiz, ülkemizin nimetlerinden Türk’ün hakkını gasp edenler bunun hesabını mutlaka vermelidirler. Hak etmeden memleketin kaymağını çalan, milleti sömürenler, devleti soyanlar dün olduğu gibi yarın da ortaya konacaktır. Bunları söylerken hukuk emrettiği hal tarzını kast etmekte olduğumuzu belirtmeliyim. Keza bugünlerde mensubu olduğu milletti yani Türk’ün adını anmak artık bazılarınca ki bunların da başka menşeden olanların çok olduğu gerçeği bir yana hemen ulvi değerler adına keçi ilan edilmektedir.

Tekrar Selanik dönmelerine dönersek;

Bir başka kaynakta da şöyle bir durum söz konusu; Selanik millet vekillerinden Mustafa Efendi isimli birisi de Yunan parlamentosuna müracaatta bulunarak, ‘Biz ne Türk’üz, ne de Müslüman’ız! Biz Avcı Mehmet’in zorlaması ile can kaygusundan Müslüman görünüyoruz. Aslında biz Yahudi’yiz. Bizi Türkiye’ye göndermeyin demiştir.’

Türkiye’de de Karakaşzade Rüştü Efendi isimli biri Atatürk’e ve TBMM’ne bir dilekçe vererek, ‘’Mübadelede Selanik’ten geleceklerin Yahudi dönmeler olduğunu ve de kalben Müslüman olmadıklarını, gizli gizli inançlarını yaşadıklarını, kendisinin de onların Karakaş kısmından olduğunu, diğer kollarının da Yakubi ve Kapani olduklarını, eğer Türkiye’ye gelirlerse, Türk milletinin can ve kanı pahasına kurtardığı vatanını elinden alacağını, onların iliklerine kadar sömüreceğini belirtmiş ve bunların Türkiye’ye alınmamasını istemiş idi.’’

Tayfun Er’in Erguvaniler isimli kitabını da hatırlattığımda herhalde Rüştü Efendi haklı çıktı demekten başka çare de kalmamış oluyor.

Mübadelede gelenlere neler verilmiştir?

Savaşı can ve kanı pahasına kazanan ve yıllarca mahrum edilen Türklere savaş sonunda acaba mübadelede gelenlere verilenlerden verilmiş midir? Sanırım hayır. Hatta onlardan alınıp mübadelede gelenlere verilen yerler dahi olduğuna dair kayıtlar vardır.

Peki bu adaletsizliğe neden kimse karşı çıkmamıştır?

Çıktıysa kim çıkmıştır?

Ben birini hatırlatayım, Doğubayazıt vekili önce savaşta varını yoğunu kaybeden Anadolu insanına verelim sonra gelenlere verelim demiş ama bu teklif TBMM’de kabul görmemiştir. Acaba neden?

Acaba mübadelede mal verilme işlerinde kimler görevlendirilmiştir?

Şu anda o kişilerin torun torbaları ne işlerle meşgullerdir?

Ne kadar zengindirler?

Bir soru da aklımıza şöyle geliyor, Anadolu’da Hıristiyan Ortodoks Türkler her ne kadar Lozan’a göre mübadeleye tabi tutulmuş olmasa da neden onları da gönderdik?

Ki bu insanlar Kurtuluş Savaşında Türklerle beraber şehit olmuşlardı. Hangi mantık bunları gönderdi?

O halde mübadeleyi planlayanlar din eksenli bir mübadele yaparak laikliğe aykırı davranmamışlar mıdır?

Türk yurdundan Türkü göndermek ihanet değil midir?

Onların yerine Türk ve Müslüman olmadıklarını kendilerinin değişik beyanlarından anladığımız İbrani azınlığı hangi niyetle Anadolu’ya getirilmiştir?

Buna kimse karşı çıktı mı?

Ortodoks Türklerin mal ve mülklerine ne oldu?

İşte bu soruları sormak ve cevaplarını aramak zorundayız.

Yada birçok televizyon dizilerinde boy gösteren halkı aptal yerine koyan acayip insanların ipe sapa dokunmayan voleli laflarıyla hayatımızı idame ettirmeye çalışacağız. Maymun yerine konacağız.

Yada adam gibi davranıp yarınımıza sahip çıkmak için dünümüzü çalanları tanıyacağız.

Mesela, Atatürk ölünce Türk lirasından Ata’nın resmini kim çıkardı ve neden onun yerine İnönü’nün resmini koydu?

Neden Ata’nın resimlerini ve heykelleri resmi dairelerden kaldırıldı? Kaldırılan bunların yerine kimin resmini ve heykelini koydular?

Ne zaman tekrar Ata’nın resmi ve heykelleri geri kondu? Bunu kim yaptı?

İşte sorular, sorular bize yol gösterecek olan şey bunlar!..

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.