Atatürk inkılâplarına farklı bir bakış

Yıllardır tarih okuyoruz ama tarihi okuyamıyoruz. Ayrıntılara önem vermediğimizden anlayamıyoruz tarihin bazı sahnelerini. Bu yazımda öncelikle tarihin sayfalarında gizli kalmış bazı diyalogları aktaracağım sonra da yaşanılan tarihi hatırlayıp ardaki esrarengiz ilişkiyi gösterip bitireceğim.
Yıl 1907, İngiliz sömürge bakanı elinde kuran ve mecliste bir konuşma yapıyor. Elindeki kuranı göstererek, bu kitap Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız, ya kuranı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları bu kitaptan soğutmalıyız.
Aradan yıllar geçiyor, dünya savaşı çıkıyor ardından kurtuluş savaşı ve Lozan görüşmeleri. Heyette farklı isimler var mesela bir Yahudi olan mısır hahambaşı hayim naum ve öldükten sonra Lozan hakkında kitabı ortaya çıkan dr rıza nur. Lozan görüşmelerinde Lord Gürzon:”Türkler İslami alakalarını ve İslami temsil rolünü kendi elleriyle çözer ve atarsa onlara istediklerini veririz” der. Daha sonra ismet İnönü de zaten kendilerinin de böyle bir düşüncesi olduğunu, İslam dünyası yerine her alanda Avrupa’yı örnek alacaklarına dair teminat verir ve Lozan’ın birinci görüşmelerini sona erer, ismet İnönü yurda döner, İstanbul’dan trenle Eskişehir’e geçer. Mustafa kemal de İzmir’den Eskişehir’e geçerek Eskişehir’de buluşurlar ve Ankara’ya kadar baş başa görüşürler. Ankara’da da gizli meclis toplantıları ve esas konularda yine baş başa karar verilir: “din öldürülecektir!”
Bu kararın üzerine İngilizler bağımsızlığımızı ve diğer isteklerimizde zorluk çıkarmıyorlar. Anlaşma imzalandıktan sonra İngiliz avam kamarasında Türklerin bağımsızlığını neden tanıdınız diye yükselen seslere Lord Gürzon’un cevabı şu oluyor: “ asıl bundan sonra Türkler eski gücüne kavuşamayacaklar, zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde öldürmüş bulunmaktayız. Yani Mustafa kemal ve ismetin verdiği karar, Türk milletini İslamiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
Nihayet anlaşma imzalanıyor ve inkılâplar başlıyor.
3 Mart 1924;
•Halifelik kaldırılıyor; İngilizlere verilen sözü tutmak için öncelikle halifeliğin kaldırılarak Türklerin İslam âlemi üzerindeki hâkimiyeti sonlandırılıyor. Açıkça söylemek gerekirse diğer Müslüman devletlerine diyor ki,” artık bizden bir şey beklemeyin, bizim sizinle bir alakamız yok”
•Şer’iye ve evkaf vekâletinin kaldırılması;
•Tevhid-i tedrisat kanunu kabul edildi; bu kanunla İslami eğitim veren tüm okullar kapatıldı, özellikle medreselerin kapatılmasıyla millete dinin öğretecek hoca yetiştiren bir kurum kalmadı, mevcut hocaların da bir kısmının asılması, bir kısmının hapsedilmesi ve bir kısmının da sürgün edilmesiyle cenaze namazı kıldıracak hoca bulunamaz oldu.
30 Kasım 1925;
•Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; böylelikle islamın sadece camilerde yaşanmasına izin verildi, Hıristiyan ve Yahudilerde olduğu gibi ibadeti dört duvar arasına sıkıştırdılar.
•Kılık kıyafetin düzenlenmesi; bir insanın Müslüman mı yoksa Yahudi mi olduğu kılık kıyafetten anlaşılırdı o zamanlarda. Diğer kanunlarda olduğu gibi bu kanunda da ülkedeki İslami simgelerin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. İlk iş o zamanlar Yahudi hahamların giydiği şapkanın zorunlu hale getirilmesiyle başladı. Bu iş o kadar abartıldı ki, bu kanundan bir yıl önce yazılmış şapka hakkındaki bir eserin sahibi şapka kanuna muhalif eser neşretmekten idam edilmiştir. İdamlar bununla da sınırlı kalmamış bu kanuna karşı çıkan isyanlar nedeniyle resmi rakamlara göre yüz bin kişi idam edilmiştir. Atatürk döneminde çıkan isyanlarda ise altı yüz bin civarında insanımız idam edilmiştir.
1 Kasım 1928;
•Latin alfabesinin kabulü; Türkiye’den İslamiyet’i söküp atma çalışmaları çağdaşlaşmak adı altında devam etmektedir 1928’de. Bu kanunla ülkedeki Arapça ve Arap alfabesiyle yazılmış tüm eserler toplatılmış ve Arap alfabesiyle eser neşretmek yasaklanmış bununla da kalmamış mektup bile yazmak yasaklanmıştır. Tabi bu arada kuran da Arapça ve Arap alfabesiyle yazıldığı için kuranın neşri de yasaklanmış. Böylelikle halkın dinini öğreneceği kaynaklar bir bir ortadan kaldırılmıştır. Önce hocalar sonra kitaplar ortadan kaldırılmış bununla da kalmamış ezan gibi Arapça şeyler Türkçeye çevrilmiş ve dinin toplum hayatındaki göstergeleri imha edilmiştir. Yine tanrı kelimesi de o dönemin bir mahsulüdür.
1. Hayim naum; Bu Hayim Naum evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, Türk’ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur’anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:”Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.” Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani’ kalmamış.
2. Dr Rıza Nur; tüm bu planları ortaya çıkaran kişidir. Lozan anlaşmasından sonra yazdığı kitabı vasiyeti üzerine öldükten sonra neşredildi. Ancak ilk basımda kitap yasaklandı ve piyasadan toplatıldı. Halen yasak kitaplar arasında bulunan bu kitap o dönem hakkında çarpıcı bilgiler içermektedir.

Lozan’ın iç yüzü

Büyük Doğu‘nun yirmidokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İç yüzü” diye yazılan makaleden:

İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en manidar sözünü söyledi. Dedi ki:

“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”

Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıdları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:

“Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden (yani an’ane-i İslâmiyet’ten) kurtulmak hususunda besledikleri (yani İsmet’in beslediği) azmin, inkâr edilmez delilidir.”

Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının yani İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksad altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.

Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzât karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat… Sonra Ankara gizli meclis toplantıları… Fakat esas mes’elelerde daima başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.”

Lozan Konferansı’nın ikinci sahifesi: …Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle bu millette, İslâmiyet’i katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salib kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudud dışı değil de, hudud içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şübheden vârestedir.

Nihaî Vesika

Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarası’nda “Türkler’in istiklalini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevab:

“İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.” Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk Milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.

Artık bunun üzerine herşey apaçık anlaşılıyor değil mi?..

Gizli anlaşmanın entrikası:

Türkler’e dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türk’ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur’anın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:

“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet’i ve İslâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.” Aynı Hayim Naum, Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani’ kalmamıştır.

Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde -yani Mustafa Kemal yanında- emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki bu tesir, mahud mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türk’ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.

İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadîs-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediye’ye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmibeş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.

Necip Fazıl KISAKÜREK kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında halâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

Necip Fazıl KISAKÜREK, şiir kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »

Zindandan Mehmed’e Mektup

Zindan iki hece. Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı?.. Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl, olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Müdür bey dert dinler, bugün “maruzat”!
Çatık kaş… Hükümet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem…
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler…
Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin

Sükut… Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyadan nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir…
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu

Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş…
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

1961

Necip Fazıl KISAKÜREK, şiir kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.