keferdiz44

her yol bir yere çıkıyor: ilk geldiğimiz yere…

Arşiv 'soykırım' Kategori


veli küçüğün baş döndüren ilişkileri

Yazan: mustafaemingul Haziran 11, 2008

Araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün 2003 yılında Alman National Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Türkiye’de uzun bir süredir askeri darbe olmamıştır. Bunu büyük bir eksiklik olarak görüyorum” dediğini ortaya çıkardı. Karlıbel, Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz’in “Alman Faşistleriyle toplantı” yaptıklarını söyledi.

Bir dönem Alman Emniyeti’nde görev yapan araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel, Ergenekon örgütü yapısının, Alman Faşist gruplarının oluşturduğu derin devlet yapısıyla aynı özellikte olduğunu söyledi. Karlıbel, Ergenekon Örgütü’nün, BFV (Anayasa Koruma Teşkilatı) olarak anılan Alman İç İstihbarat Servisi’nin 2001 ve 2002 yıllarında hazırladığı iki raporda “Ergenekon Türk Sağcı Grubu” adıyla yer aldığını söyledi. Ergenekon örgütünün benzerinin, Almanya’da 1980′li yılların başında ortaya çıktığını anlatan Karlıbel, Veli Küçük’ün, Alman gladyosunun subaylarıyla buluşup istişarelerde bulunduğunu ifade ederken, “Veli Küçük, 2003 yılında faşist Gerhard Frey’in sahip olduğu Alman National Zeitung gazetesine demeç verdi ve ‘Türkiye uzun yıllardır askeri darbe görmemiştir. Bunu bir eksiklik olarak görüyorum’ dedi” iddiasında bulundu.

Alman ırkçılarıyla birlik

Büyük Hukukçular Birliği Derneği Başkanı Kemal Kerinçsiz’in bu birliği kurarken Alman NPD Partisi Genel Başkanı Günter Deckert’le internet ortamında tercüman vasıtasıyla irtibata geçtiğini ve aynı oluşumu Türkiye’de kurduğunu söyledi. Karlıbel, “Günter Deckert, Almanya’da 1994 yılında Türkleri kundaklayan Nazi gençleri mahkemelerde savunmak için Alman Ulusal Hukuk Birliği adında bir dernek kurdu. Bu dernek 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Kerinçsiz de Büyük Hukukçular Birliği’ni kurarken 2001 yılında Deckert’le mail ortamında iletişim kurdu ve Almanya’daki oluşumun aynısını Türkiye’de kurdu” dedi.

Veli Küçük’ün sık sık gittiği Hollanda ve Almanya’da Alman, Hollanda ve Danimarka’dan gelen aşırı milliyetçi kişilerle buluştuğunu söyleyen Karlıbel, “Bunlardan en ilginç buluşma Mölln ve Solingen katliamlarını organize eden DVU Partisi Genel Başkanı Dr. Gerhard Frey ile buluşmasıdır” dedi. Bu buluşmada, Alman Özel Harp Dairesi’nde uzun yıllar görev yapan Yarbay Wilhelm Hillek’in de olduğunu ifade ederek “Hillek, Türklerin hepsini karantinaya alalım, Türklerin olmadığı bir Almanya temiz bir Almanya olacaktır sözleriyle tanınıyor” dedi.

2001′de Almanya ergenekonu kaydetti

Karlıbel, Alman istihbarat raporlarında Ergenekon oluşumu ile ilgili olarak 2001 yılındaki değerlendirmede; “Baden Würtenberg’in Mannheim Şehrinde 23-25 kişilik bir oluşumun, Bavyera’nın Nürnberg şehrinde ise 30-35 kişilik yeni bir Türk Milliyetçi oluşumun belirlendiği ve bu oluşumun Ergenekon adında olduğu tespit edilmiştir. … Bu gurubun siyasi ideolojisi olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Ama genellikle Türk Ülkü Ocakları’ndan ayrılan şahıslar bu oluşumun içinde yer almaktadır. Biz muhtemelen bu oluşumdaki şahısların Ülkü Ocakları ile olan ideolojik tartışmalarından ve farklılıklardan ötürü ayrıldıklarını ve böyle yeni bir oluşum kurduklarını düşünmekteyiz” dediğini ifade etti.

Almanya’ dan ‘Ergenekon’culara yardım

Karlıbel, 2001 ve 2007 yılları arasında Almanya’daki Ergenekon oluşumunun Türkiye’ye 1.5 milyon avro para transfer ettiğini söyedi. Paraların bir kısmının masraf, kitap alımı ve Almanya ve Hollanda gezileri için gönderildiğini ifade eden Karlıbel, bu paranın 120 bin avrosu Yeni Çağ Gazetesi’ne, 380 bin avrosu Türk Ortodoks Kilisesi’ne, 90 bin avrosu Noel Baba Derneği’ne, 15 bin avrosu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGB) Genel Başkanı Taner Ünal’a, 4 bin avronun kitap alımı için Doç. Dr. Ümit Sayın’a, 25 bin avrosu avukatlık masrafları için Kemal Kerinçsiz’e, 12 bin avrosu Hollanda ve Almanya gezileri için Veli Küçük’e, 3 bin 500 Avrosu ‘masraflar’ adı altında Sevgi Erenerol’a ödendi” dedi. Karlıbel, Alman yasalarına göre 10 bin avro üzerindeki meblağların transferinde paranın nereden nereye ve hangi amaçla gönderildiğinin kayda alındığını da sözlerine ekledi.

Yabancı düşmanlığının kalesi

1951′de Alman Askerleri Gazetesi adıyla kurulan National Zeitung (Milli Gazete), 1958′de Gerhard Frey tarafından satın alındı. 1963′ten itibaren bugünkü adıyla yayın hayatına devam eden gazete aşırı sağ yayın politikasıyla biliniyor. 1976′da haftalık 106 bin tiraj ortalaması tutturan gazete, 30 yıl sonra yaklaşık 44 bin kişiye satılmaya başladı.

National Zeitung, yabancı düşmanlığını körükleyen haberleriyle bilinse de, gazetenin genel yayın yönetmeni Frey Nazilerle aralarında mesafe olduğunu ancak birçok Almanın tek bir ırkın yaşadığı bir ülkede yaşamak istediğini vurguluyor. AB’nin genişleme sürecine tepki gösteren gazete Türkiye’yi daha önce mercek altına almış ve dosya konusu da yapmıştı.

Aynı zamanda aşırı sağcı Alman Halk Birliği Partisi’nin kurucusu ve lideri olan Frey, yine aşırı sağcı Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi ile 2005 seçimlerinde ittifak yapmış ancak her iki parti yüzde beşlik ülke barajının altında kaldığı için parlamentoda koltuk sahibi olamamıştı.

Kömürlükte bulunan el bombası Alman yapımı çıktı.

Ankara’nın Öveçler semtinde Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli başçavuş M.G.’ye ait kömürlüğün kapısına bırakılmış paket içinde bulunduğu belirtilen el bombasının Alman yapımı ve NATO standartındaki DM 41 modeli olduğu belirlendi.

Başçavuş M.G.’nin polise “buldum” diyerek teslim ettiği şüpheli paketteki bomba ve patlayıcı maddelerle ilgili olarak yürütülen soruşturmada yeni bilgiler ortaya çıktı.

Söz konusu bombaların benzerleri, Ergenekon soruşturmasını başlatan Ümraniye’deki 7 el bombası ile nisanda İstanbul Otogarı’nda bir bagaj içinde bulunan 5 el bombasından 2’sinin de yeni ele geçirilen el bombasıyla aynı tip olduğu anlaşıldı.

Başçavuş M.G.’nin Merkez Komutanlığı aracılığıyla polise teslim ettiği kutu içindeki tahrip kalıpları ile değişik markadaki mermilerin büyük bölümünün iyi korunduğu görüldü.

Tahrip kalıplarının 250’şer gramlık olduğu ve patlama düzeneklerinin hazır olduğu, yine kutuda bulunan aparatların kullanılarak patlatılabileceği biçimde korunduğu belirlendi. Polisin ihbarcı olarak ifadesine başvurduğu M.G.’nin verdiği ifadeye karşın patlayıcıların savcılık kanalıyla incelemeye alındığı öğrenildi.

BAŞSAVCI’YI ALMAN KONSOLOSLUĞU’NDAN TEHDİT ETMİŞLERDİ

Ergenekon terör örgütü soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz, Veli Küçük’ün ifadesini aldıktan sonra İstanbul’da bulunan Almanya Başkonsolosluğu’ndan bir kişi tarafından tehdit edilmişti. Başsavcılığı telefonla arayan konsolosluk görevlisi, Öz ile görüşmek istediğini bildirmiş ancak görüşme gerçekleşmeyince santral görevlilerine Savcı Öz’ü hedef alan tehditler yağdırmıştı. Telefonda Zekeriya Öz’ü ölümle tehdit eden kişinin Almanya Başkonsolosluğu’ndan aradığı resmi kayıtlarca belirlenmişti. Başsavcılık, konsolosluktan kimin aradığını bulunmak için soruşturma açmıştı.

Tüm bu gelişmeler doğrultusunda, Başsavcı Zekeriya Öz’ü Alman istihbaratçıları yada onların görevlendirdiği bir kişinin tehdit etmiş olabileceği üzerinde duruluyor.

TARAF

Yazı kategorisi: Ahmet ALTAN, Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Küresel ısınma, Tarih, bilgi çöplüğü, deprem, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | Yorum Yok »

Bunca kanıtı yok saymanın dayanılmaz “ağır”lığı!

Yazan: mustafaemingul Mayıs 1, 2008

Danıştay saldırısıyla ilgili davanın gerekçeli kararında Ergenekon soruşturması ile Danıştay saldırısı arasında hukuki bir bağ olmadığı vurgulanıyor!Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararı, “Alparslan Arslan’ın Danıştay saldırısını türban yüzünden gerçekleştirdiği” savını gerçek kabul ediyor…

Böylelikle, yüzde yüz kesin Danıştay-Ergenekon bağlantısının üzeri “yargı betonu” dökülmek suretiyle örtülmüş oluyor!

***

Mahkeme, Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan’la Veli Küçük’ü aynı karede gösteren 2006′da İsviçre’deki bir kongrede çekilmiş gerçek olduğu kanıtlanan fotoğrafı delil olarak saymadı…

Arslan, Cumhuriyet gazetesine bomba atan kadroda da yer almıştı: Cumhuriyet’e atılan bombaların Ümraniye cephaneliğine atılanlarla aynı seriden olduğu kriminal raporla belgelendiği halde Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi bu net bağlantıyı da es geçti…

Ümraniye’deki el bombalarında emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın parmak izine rastlanmıştı: 27 el bombasının sahibi Yıldırım, Danıştay saldırısını duyar duymaz intihara kalkışan Muzaffer Tekin’i hastaneye yetiştiren kişi…

Tekin de “Veli Küçük Ama Her Yerden Görünüyor”un kankası…

Arslan’la birlikte hüküm giyen Osman Yıldırım Ergenekon savcısına verdiği ifadede “Veli Küçük ile Ataşehir’de yapılan toplantıda Cumhuriyet gazetesine bomba atılması ve Danıştay saldırıları kararı alındı. Bombaları Küçük’ten aldık!” demişti…

Osman Yıldırım’ın Ergenekon-Danıştay bağlantısına ilişkin olarak cezaevinden gönderdiği dilekçelere ilgili mahkeme itibar etmedi…

Buna mukabil Alparslan Arslan’ın “Bombaları Süleyman Esen’den aldım” şeklindeki ifadesi gerçek kabul edildi. Esen, bu iddiayı reddetti. Mahkeme, Esen ve avukatının dilekçelerini geri çevirdi…

Bu suretle, bombaların nereden temin edildiği gibi son derece önemli bir hususun üzerine gidilmemiş oldu.

Cumhuriyet’e ilk bombanın atıldığı 5 Mayıs 2006′dan 17 Mayıs’taki Danıştay saldırısına kadar geçen sürede Alparslan Arslan’ın şirketinde bir dönem avukat olarak çalıştığı Ayhan Parlak’la yaptığı yoğun telefon görüşmeleri mahkemece göz ardı edildi.

Parlak’ın o dönemde şirketten ortağı Muzaffer Tekin ile de yoğun telefon görüşmeleri saptanmıştı. Veli Küçük’le de birkaç kez telefonlaşmıştı, Parlak!

Mahkeme, koskoca Ergenekon çetesinin Danıştay’la net bağlantılarını göremiyor; buna karşılık Danıştay saldırısı ile adı bile olmayan bir “dinci örgüt” arasında anında bağlantı kurmayı başarıyordu.

***

Arslan’ın bombaları aldığını iddia ettiği Süleyman Esen’in hocası “Şeyh Salih Kunter” bu “örgütün lideri” oluyordu!

Senaryo “ağızlara laik”ti: Danıştay saldırısından hemen sonra basında “Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden biri” olarak lanse edilen Salih Hoca’nın (Nurcu Şeyh!) türbanla ilgili sohbetlerinden acayip etkilenmiş olan “Avukat” Alparslan Arslan, “türban karşıtı kararı nedeniyle” Danıştay 2. Dairesi’ni basıp silahını ateşlemiş bir “şeriatçı” eylemciydi!

Eline silah ve bomba tutuşturan arkasındaki bütün adamlar “Ulusalcı” Babalar; ancak hikaye bu ya “Alparslaaan’ım!” Arslan “dinci katil” oluveriyor; olmak zorunda!

“Örgütün lideri Nurcu Şeyh Salih Hoca” ise hakkında üç kez müebbet istendiği halde ne hikmetse dava sonunda beraat edivermişti!

***

Final: Tüm bunlardan sonra, Danıştay saldırısı ile Ergenekon terör örgütü arasında zerrece bir bağlantının olmadığı anlaşılmış bulunuyor: İnanmayan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını okusun!

 

 

Yazı kategorisi: Atatürk, Atatürkçülük, Basın, Tarih, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, karışık, komik, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | 1 Yorum »

Kapatma davasında Sezer şüphesi

Yazan: mustafaemingul Nisan 24, 2008

H. Celal Güzel’den ‘ilk defa açıklıyorum’ dediği şok sözler: “Bilgi kaynağımı açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde.”

 

Eski Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, müsteşarlığını yürüten ve Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan gazeteci yazar Hasan Celal Güzel’le gündemdeki konuları konuştuk. Güzel, Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilgili olarak dikkat çeken iddialarda bulunarak, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer rolüne vurgu yaptı.

 

- Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, 367 konusunda Anayasa Mahkemesi üyelerini tehdit ettiği iddiaları yalanlandı; ancak kamuoyunda tartışmalar sürüyor. Siz ikna oldunuz mu?..

- Bir Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesinden daha önemli bir olay var. O da, tehdit olayının normal karşılanmasıdır. Kimsenin ‘Hayır, öyle şey olmaz..’ diyememesidir. Hatta tarafların açıklamasından sonra bile, köşe yazarları ve kamuoyu bu tehdidin meydana gelmiş olabileceğini imâ etti. Yani açıklamalar milleti ikna etmeye yetmedi. Tüm Türkiye’yi dolaşıyorum. Günübirlik konferanslar veriyorum. Bu olay medyaya yansıdıktan sonra millet ile sohbetlerimizde, “Yok öyle şey..” diyen hiç olmadı. İşte bu çok kötü bir durumdur. Demek ki; Türkiye’de bu olayların olabileceği akla geliyor ve kanıksanıyor. Demokratik bir rejimde bu olay kabul edilir mi? Bir komutan demokrasilerde hukuka veya siyasilere karışır mı? Karışmaması lazım, ama bu akıllara geliyor.

MİLLET, AÇIKLAMA BEKLİYOR

- Ancak bu konuda dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, bir açıklama yaptı…

- Evet, Sayın Tülay Tuğcu açıklama yaptı, doğru da söylüyor olabilir. Yalan söylediğini zannetmiyorum. Burada söz konusu olan sadece Tülay Hanım değildir. Anayasa Mahkemesi’nin diğer üyeleri ne olacak? O zaman onlar da çıksın açıklama yapsınlar. Beklemenin kimseye faydası yok. Bu açıklamayı millet görmek istiyor.

MAHKEME, İDEOLOJİK KARARLAR VERİYOR

- 367 kararında belli bir ideoloji mi etkili oldu demek istiyorsunuz?

- Baykal, Anayasa’nın 138. maddesini hiçe sayarak daha önce kalktı, “Eğer Anayasa Mahkemesi, (367’ye gerek yok) kararı alırsa bu Türkiye’yi çok tehlikeli bir noktaya götürecektir. Çatışma çıkar..” diye Mahkeme’yi tehdit etti. Şantaj yaptı. Bu tip baskıların tesiriyle mahkeme peşin hükümlü ve siyasi bir karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin daha önce de tarafsız karar vermediği ortaya çıktı. İdeolojik olduğu netleşti. Nitekim o karardan çok kısa süre önce, bir futbol maçının sonucunu tahmin edercesine -üyelerden 9’unu Sezer’in, 2’sini ise merhum Özal’ın tayin ettiği belirtilerek- “Sonuç 9-2 çıkar” dediler. O da doğru çıktı.

KAPATMA DAVASINDA SEZER ŞÜPHESİ

- Yani A.N.Sezer’in atadığı üyelerin sözü geçti..

- Bakın, ilk defa sizinle paylaşıyorum. Bilgi kaynağımı da açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde. Yani Sezer’in kendi seçtiği üyelerle yoğun temas halinde olduğu söyleniyor. Sezer’in bu konulardaki görüşlerini bilmeyen yok. Konu bu kadar açıktır. 367’den sonra AK Parti’ye de kapatma davası açılmıştır. İddianame kabul edilmiştir. Anlatmaya da gerek yok. O zaman bu temasların sadece ‘Nasılsınız, iyi misiniz..’ konulu olmadığından eminim. Emin olmayan da yoktur. Konu bu kadar açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi adına Tülay Tuğcu Hanım ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Yener Karahanoğlu tekzip yapsalar da, ben olabileceğine inanıyorum.

- 23 Nisan malûm. Neşe dolu musunuz?..

- 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, öyle miydi? Hayır efendim. Ulusal egemenlik çok önemli, ama şu anda Meclis sıfırlanmış durumdadır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta hep 23 Nisan kutlandı. Kutlanırken de ulusal egemenlikten, milletin egemenliğinden bahsedildi. Bu komik değil mi? Bundan daha çok bir tezat düşünebiliyor musunuz? Hem millî egemenliğin canını okuyorsunuz, ortadan kaldırıyorsunuz, hem de bayramını kutlayıp nutuk çekiyorsunuz.

JAKOBEN OLİGARŞİK EGEMENLİK

- Egemenlik millete ait değil..

- Bu ancak Türkiye’deki jakobenlere (tepeden inmeci) ait bir ironi olabilir. Böyle bir rezalet hiçbir yerde görünemez. Bunların ulusal egemenlikten kastettikleri de, aslında ulusal egemenlik değildir. Jakoben oligarşik egemenliktir. Mesela geçenlerde Tandoğan Meydanı’nda yüzbinleri alanlara döktüklerini ilan edenler, “Ulusal Egemenlik” mitinginde onbinlere düştüler. Mitingin adına bakın: “Ulusal Egemenlik”. Yahu sen milleti yok sayıyorsun, çobanın oyunu ciddiye almıyorsun, “Bunlar göbeğini kaşıyan adam..” diyorsun, ulusu beğenmiyorsun, seçtiklerini hiçe sayıyorsun, üstüne üstlük birkaç bürokrat bulup onları kapatmaya çalışıyorsun; sonra da mitinginin adını “Ulusal Egemenlik” koyuyorsun. Bunlara göre ulusal egemenlik, devletteki oligarşik egemenliktir. Millî egemenlik asla değildir. Millî irade ise milletin değil, Millî Şef’in iradesidir. Hatta oligarşik baronların iradesidir. Biz millî irade deyince “milletin iradesi”ni anlıyoruz; onlar ise, “devlet içinde devlet, halkı tanımayan bir gücü” anlıyorlar. Bu şekilde demokrasi olmaz. 23 Nisan Bayramı’nı kutlamaya hak kazanmıyoruz. 23 Nisan bayramında millî egemenliğin siyasallaşmış yargı eliyle nasıl katledildiğini görüyoruz. Böyle bir bayram olsa olsa en fazla çocuk bayramı olur. Hatta adını değiştirelim, ulusal egemenlik yerine çocuk egemenliği deyip geçelim.

- Gerçek bir demokrasiden bahsedilebilmesi için neler yapılmalı sizce?

- Türkiye’de demokratik sistemi çok acil yeniden inşaa etmek lazım. İnşaa ederken de hiç kimseyi millet iradesinin dışında bırakmamak gerek. AK Parti’nin en büyük hatası şimdiye kadar Sivil Anayasa’yı yapmamış olmasıdır. Taşların yerine oturması için Sivil Anayasa şarttır.

GÜZEL’DEN İLGİNÇ ÖZDEŞLEŞTİRMELER

- TBMM’deki siyasi partiler ve liderleri sizde neler çağrıştırıyor, birer kelime ile..

AK Parti: Mazlum

CHP: Zalim

MHP: Şaşkın

DSP: CHP’nin kuyruğu

DTP: PKK

BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu: Doğrunun yanında

ÖDP’li Ufuk Uras: Marksist

Kamer Genç: Provokatör

 

Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı’nın kendini savunurken söylediği ilginç bir söz var. “Darbe, haber verilerek yapılmaz..” şeklinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- “Haber verilmez” meselesi komik. Komik olduğu kadar da dikkat çekici… Cevap orada saklı! Nokta dergisinde yazılanlar var. Darbe günlüklerinin Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ve teknik olarak kendi bilgisayarında kayıtlı olduğu, polis tarafından belgelendi. Bu durumda darbe günlüklerinde ismi geçen Jandarma eski Komutanı, şimdilerde ADD Başkanı Şener Eruygur, açıkça bir suça teşebbüs halinde olmuştur. Suçun adı darbe… Bu TCK’ya göre en ağır suçlardandır. İdam kalkmadan idama mucipti. Şimdi ise icabı müebbet hapistir. Ama adam ortalıkta gezdiği gibi, dernek faaliyeti de yapıyor. Konferanslar düzenleyip, eylemler organize ediyor. Bu çok tuhaf bir durum… Eruygur bunları yaparken, hiçbir suçu olmayan partiye kapatma davası açılıyor, siyasetçilerine yasak getirilmeye çalışılıyor. Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Yazı kategorisi: ABDULLAH GÜL CUMHURBAŞKANI, Basın, Tarih, bilgi çöplüğü, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, komik, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum | Yorum Yok »

Jitem’den Uğur Mumcu’ya, Ergenekon’dan Hizbullah’a

Yazan: mustafaemingul Nisan 23, 2008

Ergenekon operasyonu çerçevesinde ortaya atılan iddialar şaşırtıcı bir hal alıyor ve yakın dönemin son derece karanlık geçmişine ilişkin dosyaları tekrar önümüze sürüyor. Bunların ne kadarının doğru olduğunu elbette bilmiyoruz. Ancak Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in Jitem’e ilişkinin arşivinin bulunduğuna yönelik iddialar, Ergenekon operasyonunun yirmi yıllık soruları ve şüpheleri tekrar bugüne taşıdığı.

Tutuklanan emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’e ait evraklar arasında “Uğur Mumcu’yu MİT ve Özel Kuvvetler Öldürttü” ifadesinin yer aldığı dört sayfalık bir belgenin olduğuna ilişkin iddialar (Taraf gazetesi 31 Ocak) ise şok edici. Tabi bunlar şimdilik sadece iddia. Ancak, ister istemez hafızalarımızı tazelemeyi, geçmişin kirli ve karanlık olaylarına ilişkin sorularımızı tekrarlamayı zorunlu kılıyor. Mumcu suikastinden sonra Türkiye’de nasıl bir toplumsal travma yaşandığını, on binlerce insanın “Kahrolsun şeriat” sloganlarıyla sokaklara çıkarıldığını, bu ve benzeri krizler üzerinden ne tür siyasi senaryoların uygulandığını az çok hepimiz biliyoruz.

Ben bir başka güncel gelişmeden geriye doğru küçük bir hatırlatma yapacağım. İsrail’in Güney Lübnan’a saldırdığı günlerdi. Daha doğrusu saldırıların sona erdiği dönem. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, güvenlik amacıyla bilinmeyen bir yere götürülmüştü. Kimse nerede olduğunu bilmiyor, bazıları Lübnan içinde bazılarıyla ülke dışında olduğunu iddia ediyordu. Tam o sırada İsrail’de yayınlanan Maariv gazetesi, Türk istihbaratının Nasrallah’ın yerini İsrail istihbaratına bildirdiğini iddia etti. Aslında iddia Şark-ul Evsad gazetesinde de yayınlandı. Türkiye iddiayı yalanladı. Ancak dikkatli bir araştırma bambaşka ilişkiler ağını ortaya koydu. (Ferhat Ünlü-Haftalık) Maariv gazetesinin sahibi Yaakov Nimrudi Mossad mensubuydu. İsrail istihbaratı adına İran’la özellikle Kuzey Irak’a ilişkin çalışmalarıyla biliniyordu.

Aynı isim Uğur Mumcu’nun öldürülmesine sebep gösterilen İsrail-Kuzey Irak bağlantılarına ilişkin yazılarında da geçiyordu. 7 Ocak 1993′te Nimrudi’nin Mossad ile Barzani arasındaki ilişkileri sağlayan kişi olduğu ifade ediliyordu. Mumcu iddialarını konuyu irdeleyen bir kitaptan almıştı. O da Cem Ersever gibi 1993′te öldürüldü. Bölgedeki kirli ve karanlık ilişkiler ağını sorgulayan yazıları yüzünden öldürülmüştü. Ölümüne sebep olan olaylar bugün artık herkes tarafından biliniyor. İsrail istihbaratının 1967′den bu yana K. Irak’taki faaliyetleri kitaplara, itiraflara konu oldu.

Irak işgalinden sonra ise aynı bölgedeki İsrail varlığı çok ileri noktalara ulaştı. Bu yeni bir dalgaydı ve Türkiye’de en ciddi tartışma konularından biriydi.

İsrail’in Lübnan’a saldırdığı, Nasrallah’ın yerini ihbar etme tartışmasının sürdüğü günlerde bir konuya dikkat çektim ama asla bir cevap bulamadım. Türkiye’den bazı elit timler, aynı dönemde hem İsrail’e hem de Lübnan’a gönderiliyordu. Neden? Bunun cevabını kimse bilmiyor. Bu kadar mı?

Bu köşeyi izleyenler, o günden bu yana K. Irak’tan Türkiye’nin değişik bölgelerine silah ve patlayıcı sevkıyatları ile ilgili çok sayıda yazı yazdığımı, sorular sorduğumu hatırlayacaktır. Bunların hangi sebeple bu ülkeye sokulduğuna ilişkin hiçbir cevap bulamadım. İşin tuhafı, K. Irak’ta bu kadar etkin olan İsrail ve ABD istihbaratının bu sevkıyatlarla da bağlantısı olduğuna dair iddialardı. Hatta, Türkiye’yi mensup bazı askeri unsurların İsrail’den K. Irak’a yapılan sevkıyatlara güvenlik sağladığı, aynı birimlerle birlikte yabancı istihbarat mensuplarının K. Irak’tan Türkiye’nin değişik yerlerine yapılan sevkıyatları birlikte yürüttükleri gibi dehşetengiz tezler hep yanıtsız kaldı. Son yirmi yılda Türkiye’nin sorduğu bir çok sorunun cevabının bulunamaması gibi… Aslında bütün soruların cevapları bu trafikteydi. Ama kim soracaktı!

Afyon’a getirilen patlayıcı ve füzelerin Ankara ve İstanbul’a gönderilmesi gibi. Peşmergeleri eğiten İsrailli uzmanların, Türkiye sınırına bir takım uydu cihazları ve bunlara ait ekipmanlar yerleştirmesi gibi. Bu trafikte yer alan bazı kişilerin sık sık İsrail’e gitmeleri gibi. 21 Eylül Cuma gecesi 01:40 sularında bir tonunu üzerinde C-3 ve C-4 patlayıcı taşıyan bir aracın İstanbul’a gönderilmesi gibi.

Hiçbir zaman yazmaya cesaret edemediğim çok önemli liderlere suikastler planlandığı iddiaları gibi. Dikkatimi çeken, bu iddialardan bir süre sonra yeni bir çete operasyonu yapılması oldu.

Tekrar soralım: Bu trafiği kimler yönetiyor? İçinde yer alan resmi görevliler kimler? Trafiğin Türkiye tarafından hangi güçler yer alıyor? Türkiye’deki ortakları hangi çevreler? Hangi taşeron çeteleri kullanıyorlar? Amaçları ne? Bu çokuluslu örgütlenmenin kodları ne kadar çözülebilir? Bilmiyoruz. Ancak, Türkiye’de sokakları bölen, kamplaşmalara/çatışmalara yol açan, gördüklerimizin dışında bir başka iradenin var olduğunu biliyoruz sadece. Gördüklerimiz kadarıyla izliyoruz ama sadece izliyoruz…

Bir operasyon, Cem Ersever, Jitem ve Mumcu suikastine ilişkin nice soruları bugüne taşıdı. Taşıyacak da. Ama 15 yıl önceki olayların dışında son beş yılda bu bölgede neler oluyor sorularına ışık tutacak bilgilere ihtiyacımız var. Cesaretle sorular sormaya. Son iki yılda gerçekleşen operasyonların çok büyük olayları, saldırıları, suikastleri engellediğine inanıyorum. Önleyici operasyonlar oldu. Ama bu kirli, karanlık ilişkiler ağını aydınlatacak büyüklükte değil.

Geriye doğru etkili bir temizlik çok zor ama mümkün. Okyanus ötesi, kıta Avrupası ve bölge ülkeleri bağlantılı gayri meşru ilişkiler ağı çözülemezse, her iki ayda bir çete operasyonu yapılmak zorunda kalınacaktır. Tabi bu arada yeni Mumcu suikastleri olmazsa, bunlara bağlı olarak toplumsal travmalar yaşanmazsa…

Yazı kategorisi: Tarih, bilgi çöplüğü, ekonomi, genel, güncel, haber, hayattan, komik, mizah, politika, savaş, soykırım, yorum, ırak | 1 Yorum »

Sorulmaktan Korkulan Sorular

Yazan: mustafaemingul Ekim 11, 2007

 

Ahmet Efe’nin Çerkes Ethem adlı kitabında verdiği ibret örnekten ders almak lazım;

Dostum Ahmet Efe’nin yazdığı kitabı dikkatle ve ibretle okumaktan son derece memnun oldum. Tarihe bir çok noktada belge olacak ve bir çok bulanık sorulara berrak cevap olacak bir kitaba sahip olduğumdan mutlu oldum.

Tarihimizde bazı olaylardan neden bahsedilmez?

Bu gibi soruları sorunca çok ilginç şeyler karşımıza çıkmaktadır. Araştırıp okuyunca da kafalarda yeni sorular oluşmakta ve tekrar tekrar araştırıp sorular sormak zorunda kalıyoruz. Belki de bu soruları sormaya devam etmek zorundayız. En azından neden milletimiz acı içinde iken neden bir avuç insanın dün, bugün olduğu gibi yarın da kuvvetle muhtemel olarak gününü gün edeceğine cevap bulacağız.

Öncelikle daha önce de yazıp sorduğum bir soru ile başlamak isterim.

Efe’nin kitabında da bahsettiği gibi Mason localarını Büyük Önder Atatürk kapattırdı. Peki neden tekrar açıldı?

Kim açılmasına müsaade etti?

Şu an Atatürk’ün her sözünü bayrak yapıp şöyle veya böyle düşünebilir diyerekten korkunç yargılara varılmaktadır. Ama Mason localarının kapatılmasından bahsetmemektedirler. Hatta bazıları masonları laik cumhuriyetin garantisi olarak da görmektedirler.

Yine Efe, Rıza Nur’dan yorumsuz alıntı yapmaktadır ki aynı alıntıyı ben de yapmaktan kendimi alamadım;

‘’ Muslihiddin Adil adında biri Lozan’a gelmiş. Benimle görüşmek istedi. Görüştük. Bir müddettir bizim otelde gördüğüm adam. Kendisinin bütün Makedonya Türkleri namına murahhas olarak geldiğini ve bu Türkler namına teklif ve ricada bulunmaya memur olduğunu söyledi. ‘Buyurun!..’ dedim. Derden tepeden türlü mukaddemelerden sonra Selanik vilayeti Müslümanlarının ahali mübadelesinden istisna edilmesini, rica etti. ‘Bu makul bir teklif değil ama İsmet Paşa’ya söyleyeyim, tekrar görüşürüz’ dedim. Km olduğunu soruşturdum, İstanbul Darülfünununda profesör olup Selanik dönmelerinden imiş. Burasını söylemiyor. Tekrar görüştüm. Bunun sebep ve menfaatlerini sordum. Dedi ki, ‘Biz Türkler Makedonya’da ekseriyet yapıyoruz. Orada kalırsak istiklal yapacağız. Bir Türk hükümeti teşekkül eder. Büyük bir menfaattir.’ Dedim ki, ‘Nüfusunuz bu işe kafi değildir. Şimdiye kadar bizden İstanbul ve Anadolu’ya hicret etmiş olanları da yine kafi nüfus olamaz. Hem o Türklerin tekrar Selanik ve civarına nakletmek imkansız bir şeydir, hayaldir. Hem Yunanlılar da bunu yaptırırlar mı? Bir de Yunanlılar size istiklal veya muhtariyet verirler mi? Böyle şey kan ve kuvvet ile alınır. Buna da iktidarınız kafi değildir. Fikriniz, gayeniz yanlış. Bilakis siz bu mübadeleyi şiddetle istemelisiniz. Çünkü Yunanlılar orada kalanları birer suretle ve tedricen (yavaş yavaş) imha edeceklerdir. İptida (ilk önce) iktisaden mahvederler. Sonra canınıza kast ederler. Bir asırlık bir tarih var. Mora’dan beri bu böyle. Mora ihtilali zamanında Mora’da Türkler ekseriyet teşkil ediyorlardı. Beş on yıl içinde orada ilaç için aransa bir Türk kalmamış oldu. Sonra Atina, sonra  Teselya meydanda. Şimdi sıra Trakya ve Makedonya’dadır.’ dedim. Baktım sendeledi. Davası mantıki değil, kamilen saçmaydı. Cevap bulmadı. Fakat beni illa mübadeleden istisna fikrine ircaa (döndürmeye) çalışıyor. Gittikçe de daha ziyade saçmalıyor, ‘Olamaz!’ deyip kesmekten başka çare bulamadım.

‘’Bu adamın teşebbüsü dediği gibi değildi. Bana, kuvvetli ve müessir bir yalanla Yahudi dolabı yapıyordu. Makedenya’ya istiklal filan hep bizim gözümüze boya idi. Kandıracak… Gayesi sırf Selanik dönmelerini mübadeleden istisna ettirmekti. Demek dönmeler yol masrafını vererek onu bu iş için Lozan’a göndermişlerdi. Makedonya Türklerinin mümessili olması yalandı. Demek ki, dönmeler Selanik’te kalmak istiyorlardı. Hatta İstanbul’dakiler de tekrar Selanik’e hicret edecekler.  Demek Türkiye’de bunlar da Türk’ten başka türlü düşünen ve zıt menfaat sahibi bir zümredirlerdir. İşin  felaketi, bunlar Türk görünüyorlar. Rumlar, Ermeniler bunlardan çok iyi. Çünkü hiç olmazsa onları Rumdur, Ermenidir biliriz. Bu ecnebi unsur, bu parazit kanımızda saklanıyorlar. Yüzlerini gözlerini kanımızla boyuyorlar. Böyle bir zümreden birini sivriltmek, Darülfünuna profesör yapmak fena şey!..  Bu adamlar kendi hesaplarına da hatada idiler. Çünkü Yunanlılar onları orda rahat bırakırlar mı? Hele ticari bir unsur olduklarından Yunanlıların herkesten evvel hücum ve mahvedecekleri bir zümredir. Yahut da derhal tanassur etmeleri (din değiştirmeleri), Rumca konuşmaları lazımdır. O halde yine madun (aşağı) muamelesi görürlerdi. Karaman Rumlarının bile gördükleri böyledir. Bu arada, yani Türk’ün can, baş kaygusunda Sabatay Sevi’nin oğulları da bu işte idiler.’’

Buradan anlaşılmakta ki Sabataistler Selanik’ten gelmek istememişlerdir!

Birçoğumuz hemen aklına Rıza Nur’un dört ciltten oluşan hatıralarının yasaklanmasının Ulu Önder’e hakaretten olduğunu bilmekteyiz. Belki de öyle olmakla beraber asıl neden Atatürkçü sandığımız Sabataistlerin kendileri hakkında yazılanların deşifresinden çekinmelerinden kaynaklanma ihtimali olabilir mi?

Neden Sabataistler Anadolu’ya gelmek istememişlerdir?

Nasıl ikna edilmişlerdir?

Peki neden illa getirilmek istenmiştir?

Kimler getirmek istemişlerdir?

Amaçları ne olabilir?

Darülfünundan Lozan’a tavassuta giden profesör gibi, şu an üniversitelerimizde kaç Sabataist vardır?

Yada memleketimizde siyasi, ekonomik, erk sahibi olmuş kaç kişi bunlardan?

Eğer bunlar samimi Müslüman değil iseler neye göre laiklik tanımını yapmaktadırlar?

Atatürk’ün nefret ettiği bu zümreler neden şimdi Atatürk’ü bayrak yapmaktadır?

Yoksa laiklik diye yutturulmaya çalışılan şey Türklerin tarih boyunca dinlere gösterdiği hoşgörüden başka bir şey olmasın?

Şu bazı Sabataistlerin dünyaya ‘Evet, biz Ermenileri kestik!’ demesinin nedeni de bu işlerde parmaklarının olmasından mıdır?

Ki burada bir alıntıya yer vermeyi uygun buluyorum; Moltke’nin seyahatnamesinde ‘Türkler İslam ve Hıristiyan olmak üzere iki kısımdır. Hıristiyan Türklere Ermeni adını veriyorlar.’ demektedir.

Buradan da Türklerin ve Ermenilerin arasında bir fark olmadığı gibi iç içe kardeşçe yaşadıkları anlaşılmaktadır. Şimdi ise durum çok farklı. Halen bazı Yahudi lobilerine para vererek Ermeni tasarılarına karşı tedbir almaktayız.

Ermeni-Türk düşmanlığı ve şimdi de itina ile işlenen ve nifak tohumlarının yeşerdiği aynı topraklarda Türk-Kürt düşmanlığı olması acaba kime ne fayda sağlamaktadır?

Bugüne kadar terör belasına verilen şehitlerimizin kanlarının hesabı ne olacak, kimden sorulacak?

Yada hangi lobilere Kürt meselesi için para vermeye başlayacağız?

Burada yeri gelmişken şehitlerimizi tekrar anıyor ve içimiz burkuluyor. Gazilerimizin acılarını paylaşmaya çalışıyoruz. Hala Anadolu’yu yurt edinebilmek için Türk’ün kanı akmaktadır. Gerçek budur. Bu gerçeğe dayanarak da şunu söylemeliyiz, ülkemizin nimetlerinden Türk’ün hakkını gasp edenler bunun hesabını mutlaka vermelidirler. Hak etmeden memleketin kaymağını çalan, milleti sömürenler, devleti soyanlar dün olduğu gibi yarın da ortaya konacaktır. Bunları söylerken hukuk emrettiği hal tarzını kast etmekte olduğumuzu belirtmeliyim. Keza bugünlerde mensubu olduğu milletti yani Türk’ün adını anmak artık bazılarınca ki bunların da başka menşeden olanların çok olduğu gerçeği bir yana hemen ulvi değerler adına keçi ilan edilmektedir.

Tekrar Selanik dönmelerine dönersek;

Bir başka kaynakta da şöyle bir durum söz konusu; Selanik millet vekillerinden Mustafa Efendi isimli birisi de Yunan parlamentosuna müracaatta bulunarak, ‘Biz ne Türk’üz, ne de Müslüman’ız! Biz Avcı Mehmet’in zorlaması ile can kaygusundan Müslüman görünüyoruz. Aslında biz Yahudi’yiz. Bizi Türkiye’ye göndermeyin demiştir.’

Türkiye’de de Karakaşzade Rüştü Efendi isimli biri Atatürk’e ve TBMM’ne bir dilekçe vererek, ‘’Mübadelede Selanik’ten geleceklerin Yahudi dönmeler olduğunu ve de kalben Müslüman olmadıklarını, gizli gizli inançlarını yaşadıklarını, kendisinin de onların Karakaş kısmından olduğunu, diğer kollarının da Yakubi ve Kapani olduklarını, eğer Türkiye’ye gelirlerse, Türk milletinin can ve kanı pahasına kurtardığı vatanını elinden alacağını, onların iliklerine kadar sömüreceğini belirtmiş ve bunların Türkiye’ye alınmamasını istemiş idi.’’

Tayfun Er’in Erguvaniler isimli kitabını da hatırlattığımda herhalde Rüştü Efendi haklı çıktı demekten başka çare de kalmamış oluyor.

Mübadelede gelenlere neler verilmiştir?

Savaşı can ve kanı pahasına kazanan ve yıllarca mahrum edilen Türklere savaş sonunda acaba mübadelede gelenlere verilenlerden verilmiş midir? Sanırım hayır. Hatta onlardan alınıp mübadelede gelenlere verilen yerler dahi olduğuna dair kayıtlar vardır.

Peki bu adaletsizliğe neden kimse karşı çıkmamıştır?

Çıktıysa kim çıkmıştır?

Ben birini hatırlatayım, Doğubayazıt vekili önce savaşta varını yoğunu kaybeden Anadolu insanına verelim sonra gelenlere verelim demiş ama bu teklif TBMM’de kabul görmemiştir. Acaba neden?

Acaba mübadelede mal verilme işlerinde kimler görevlendirilmiştir?

Şu anda o kişilerin torun torbaları ne işlerle meşgullerdir?

Ne kadar zengindirler?

Bir soru da aklımıza şöyle geliyor, Anadolu’da Hıristiyan Ortodoks Türkler her ne kadar Lozan’a göre mübadeleye tabi tutulmuş olmasa da neden onları da gönderdik?

Ki bu insanlar Kurtuluş Savaşında Türklerle beraber şehit olmuşlardı. Hangi mantık bunları gönderdi?

O halde mübadeleyi planlayanlar din eksenli bir mübadele yaparak laikliğe aykırı davranmamışlar mıdır?

Türk yurdundan Türkü göndermek ihanet değil midir?

Onların yerine Türk ve Müslüman olmadıklarını kendilerinin değişik beyanlarından anladığımız İbrani azınlığı hangi niyetle Anadolu’ya getirilmiştir?

Buna kimse karşı çıktı mı?

Ortodoks Türklerin mal ve mülklerine ne oldu?

İşte bu soruları sormak ve cevaplarını aramak zorundayız.

Yada birçok televizyon dizilerinde boy gösteren halkı aptal yerine koyan acayip insanların ipe sapa dokunmayan voleli laflarıyla hayatımızı idame ettirmeye çalışacağız. Maymun yerine konacağız.

Yada adam gibi davranıp yarınımıza sahip çıkmak için dünümüzü çalanları tanıyacağız.

Mesela, Atatürk ölünce Türk lirasından Ata’nın resmini kim çıkardı ve neden onun yerine İnönü’nün resmini koydu?

Neden Ata’nın resimlerini ve heykelleri resmi dairelerden kaldırıldı? Kaldırılan bunların yerine kimin resmini ve heykelini koydular?

Ne zaman tekrar Ata’nın resmi ve heykelleri geri kondu? Bunu kim yaptı?

İşte sorular, sorular bize yol gösterecek olan şey bunlar!..

Yazı kategorisi: Atatürk, Atatürkçülük, Tarih, bilgi çöplüğü, genel, güncel, haber, hayattan, hikaye, komik, politika, soykırım, yorum | Yorum Yok »