Kapatma davasında Sezer şüphesi

H. Celal Güzel’den ‘ilk defa açıklıyorum’ dediği şok sözler: “Bilgi kaynağımı açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde.”

 

Eski Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, müsteşarlığını yürüten ve Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan gazeteci yazar Hasan Celal Güzel’le gündemdeki konuları konuştuk. Güzel, Anayasa Mahkemesi üyeleriyle ilgili olarak dikkat çeken iddialarda bulunarak, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer rolüne vurgu yaptı.

 

- Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, 367 konusunda Anayasa Mahkemesi üyelerini tehdit ettiği iddiaları yalanlandı; ancak kamuoyunda tartışmalar sürüyor. Siz ikna oldunuz mu?..

- Bir Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesinden daha önemli bir olay var. O da, tehdit olayının normal karşılanmasıdır. Kimsenin ‘Hayır, öyle şey olmaz..’ diyememesidir. Hatta tarafların açıklamasından sonra bile, köşe yazarları ve kamuoyu bu tehdidin meydana gelmiş olabileceğini imâ etti. Yani açıklamalar milleti ikna etmeye yetmedi. Tüm Türkiye’yi dolaşıyorum. Günübirlik konferanslar veriyorum. Bu olay medyaya yansıdıktan sonra millet ile sohbetlerimizde, “Yok öyle şey..” diyen hiç olmadı. İşte bu çok kötü bir durumdur. Demek ki; Türkiye’de bu olayların olabileceği akla geliyor ve kanıksanıyor. Demokratik bir rejimde bu olay kabul edilir mi? Bir komutan demokrasilerde hukuka veya siyasilere karışır mı? Karışmaması lazım, ama bu akıllara geliyor.

MİLLET, AÇIKLAMA BEKLİYOR

- Ancak bu konuda dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, bir açıklama yaptı…

- Evet, Sayın Tülay Tuğcu açıklama yaptı, doğru da söylüyor olabilir. Yalan söylediğini zannetmiyorum. Burada söz konusu olan sadece Tülay Hanım değildir. Anayasa Mahkemesi’nin diğer üyeleri ne olacak? O zaman onlar da çıksın açıklama yapsınlar. Beklemenin kimseye faydası yok. Bu açıklamayı millet görmek istiyor.

MAHKEME, İDEOLOJİK KARARLAR VERİYOR

- 367 kararında belli bir ideoloji mi etkili oldu demek istiyorsunuz?

- Baykal, Anayasa’nın 138. maddesini hiçe sayarak daha önce kalktı, “Eğer Anayasa Mahkemesi, (367’ye gerek yok) kararı alırsa bu Türkiye’yi çok tehlikeli bir noktaya götürecektir. Çatışma çıkar..” diye Mahkeme’yi tehdit etti. Şantaj yaptı. Bu tip baskıların tesiriyle mahkeme peşin hükümlü ve siyasi bir karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin daha önce de tarafsız karar vermediği ortaya çıktı. İdeolojik olduğu netleşti. Nitekim o karardan çok kısa süre önce, bir futbol maçının sonucunu tahmin edercesine -üyelerden 9’unu Sezer’in, 2’sini ise merhum Özal’ın tayin ettiği belirtilerek- “Sonuç 9-2 çıkar” dediler. O da doğru çıktı.

KAPATMA DAVASINDA SEZER ŞÜPHESİ

- Yani A.N.Sezer’in atadığı üyelerin sözü geçti..

- Bakın, ilk defa sizinle paylaşıyorum. Bilgi kaynağımı da açıklamak istemiyorum. Hâlâ 10. Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi üyeleri ile temas halinde. Yani Sezer’in kendi seçtiği üyelerle yoğun temas halinde olduğu söyleniyor. Sezer’in bu konulardaki görüşlerini bilmeyen yok. Konu bu kadar açıktır. 367’den sonra AK Parti’ye de kapatma davası açılmıştır. İddianame kabul edilmiştir. Anlatmaya da gerek yok. O zaman bu temasların sadece ‘Nasılsınız, iyi misiniz..’ konulu olmadığından eminim. Emin olmayan da yoktur. Konu bu kadar açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi adına Tülay Tuğcu Hanım ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Yener Karahanoğlu tekzip yapsalar da, ben olabileceğine inanıyorum.

- 23 Nisan malûm. Neşe dolu musunuz?..

- 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, öyle miydi? Hayır efendim. Ulusal egemenlik çok önemli, ama şu anda Meclis sıfırlanmış durumdadır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta hep 23 Nisan kutlandı. Kutlanırken de ulusal egemenlikten, milletin egemenliğinden bahsedildi. Bu komik değil mi? Bundan daha çok bir tezat düşünebiliyor musunuz? Hem millî egemenliğin canını okuyorsunuz, ortadan kaldırıyorsunuz, hem de bayramını kutlayıp nutuk çekiyorsunuz.

JAKOBEN OLİGARŞİK EGEMENLİK

- Egemenlik millete ait değil..

- Bu ancak Türkiye’deki jakobenlere (tepeden inmeci) ait bir ironi olabilir. Böyle bir rezalet hiçbir yerde görünemez. Bunların ulusal egemenlikten kastettikleri de, aslında ulusal egemenlik değildir. Jakoben oligarşik egemenliktir. Mesela geçenlerde Tandoğan Meydanı’nda yüzbinleri alanlara döktüklerini ilan edenler, “Ulusal Egemenlik” mitinginde onbinlere düştüler. Mitingin adına bakın: “Ulusal Egemenlik”. Yahu sen milleti yok sayıyorsun, çobanın oyunu ciddiye almıyorsun, “Bunlar göbeğini kaşıyan adam..” diyorsun, ulusu beğenmiyorsun, seçtiklerini hiçe sayıyorsun, üstüne üstlük birkaç bürokrat bulup onları kapatmaya çalışıyorsun; sonra da mitinginin adını “Ulusal Egemenlik” koyuyorsun. Bunlara göre ulusal egemenlik, devletteki oligarşik egemenliktir. Millî egemenlik asla değildir. Millî irade ise milletin değil, Millî Şef’in iradesidir. Hatta oligarşik baronların iradesidir. Biz millî irade deyince “milletin iradesi”ni anlıyoruz; onlar ise, “devlet içinde devlet, halkı tanımayan bir gücü” anlıyorlar. Bu şekilde demokrasi olmaz. 23 Nisan Bayramı’nı kutlamaya hak kazanmıyoruz. 23 Nisan bayramında millî egemenliğin siyasallaşmış yargı eliyle nasıl katledildiğini görüyoruz. Böyle bir bayram olsa olsa en fazla çocuk bayramı olur. Hatta adını değiştirelim, ulusal egemenlik yerine çocuk egemenliği deyip geçelim.

- Gerçek bir demokrasiden bahsedilebilmesi için neler yapılmalı sizce?

- Türkiye’de demokratik sistemi çok acil yeniden inşaa etmek lazım. İnşaa ederken de hiç kimseyi millet iradesinin dışında bırakmamak gerek. AK Parti’nin en büyük hatası şimdiye kadar Sivil Anayasa’yı yapmamış olmasıdır. Taşların yerine oturması için Sivil Anayasa şarttır.

GÜZEL’DEN İLGİNÇ ÖZDEŞLEŞTİRMELER

- TBMM’deki siyasi partiler ve liderleri sizde neler çağrıştırıyor, birer kelime ile..

AK Parti: Mazlum

CHP: Zalim

MHP: Şaşkın

DSP: CHP’nin kuyruğu

DTP: PKK

BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu: Doğrunun yanında

ÖDP’li Ufuk Uras: Marksist

Kamer Genç: Provokatör

 

Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı’nın kendini savunurken söylediği ilginç bir söz var. “Darbe, haber verilerek yapılmaz..” şeklinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- “Haber verilmez” meselesi komik. Komik olduğu kadar da dikkat çekici… Cevap orada saklı! Nokta dergisinde yazılanlar var. Darbe günlüklerinin Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ve teknik olarak kendi bilgisayarında kayıtlı olduğu, polis tarafından belgelendi. Bu durumda darbe günlüklerinde ismi geçen Jandarma eski Komutanı, şimdilerde ADD Başkanı Şener Eruygur, açıkça bir suça teşebbüs halinde olmuştur. Suçun adı darbe… Bu TCK’ya göre en ağır suçlardandır. İdam kalkmadan idama mucipti. Şimdi ise icabı müebbet hapistir. Ama adam ortalıkta gezdiği gibi, dernek faaliyeti de yapıyor. Konferanslar düzenleyip, eylemler organize ediyor. Bu çok tuhaf bir durum… Eruygur bunları yaparken, hiçbir suçu olmayan partiye kapatma davası açılıyor, siyasetçilerine yasak getirilmeye çalışılıyor. Bu ülkede nasıl demokrasi var deriz?

Jitem’den Uğur Mumcu’ya, Ergenekon’dan Hizbullah’a

Ergenekon operasyonu çerçevesinde ortaya atılan iddialar şaşırtıcı bir hal alıyor ve yakın dönemin son derece karanlık geçmişine ilişkin dosyaları tekrar önümüze sürüyor. Bunların ne kadarının doğru olduğunu elbette bilmiyoruz. Ancak Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in Jitem’e ilişkinin arşivinin bulunduğuna yönelik iddialar, Ergenekon operasyonunun yirmi yıllık soruları ve şüpheleri tekrar bugüne taşıdığı.

Tutuklanan emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’e ait evraklar arasında “Uğur Mumcu’yu MİT ve Özel Kuvvetler Öldürttü” ifadesinin yer aldığı dört sayfalık bir belgenin olduğuna ilişkin iddialar (Taraf gazetesi 31 Ocak) ise şok edici. Tabi bunlar şimdilik sadece iddia. Ancak, ister istemez hafızalarımızı tazelemeyi, geçmişin kirli ve karanlık olaylarına ilişkin sorularımızı tekrarlamayı zorunlu kılıyor. Mumcu suikastinden sonra Türkiye’de nasıl bir toplumsal travma yaşandığını, on binlerce insanın “Kahrolsun şeriat” sloganlarıyla sokaklara çıkarıldığını, bu ve benzeri krizler üzerinden ne tür siyasi senaryoların uygulandığını az çok hepimiz biliyoruz.

Ben bir başka güncel gelişmeden geriye doğru küçük bir hatırlatma yapacağım. İsrail’in Güney Lübnan’a saldırdığı günlerdi. Daha doğrusu saldırıların sona erdiği dönem. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, güvenlik amacıyla bilinmeyen bir yere götürülmüştü. Kimse nerede olduğunu bilmiyor, bazıları Lübnan içinde bazılarıyla ülke dışında olduğunu iddia ediyordu. Tam o sırada İsrail’de yayınlanan Maariv gazetesi, Türk istihbaratının Nasrallah’ın yerini İsrail istihbaratına bildirdiğini iddia etti. Aslında iddia Şark-ul Evsad gazetesinde de yayınlandı. Türkiye iddiayı yalanladı. Ancak dikkatli bir araştırma bambaşka ilişkiler ağını ortaya koydu. (Ferhat Ünlü-Haftalık) Maariv gazetesinin sahibi Yaakov Nimrudi Mossad mensubuydu. İsrail istihbaratı adına İran’la özellikle Kuzey Irak’a ilişkin çalışmalarıyla biliniyordu.

Aynı isim Uğur Mumcu’nun öldürülmesine sebep gösterilen İsrail-Kuzey Irak bağlantılarına ilişkin yazılarında da geçiyordu. 7 Ocak 1993′te Nimrudi’nin Mossad ile Barzani arasındaki ilişkileri sağlayan kişi olduğu ifade ediliyordu. Mumcu iddialarını konuyu irdeleyen bir kitaptan almıştı. O da Cem Ersever gibi 1993′te öldürüldü. Bölgedeki kirli ve karanlık ilişkiler ağını sorgulayan yazıları yüzünden öldürülmüştü. Ölümüne sebep olan olaylar bugün artık herkes tarafından biliniyor. İsrail istihbaratının 1967′den bu yana K. Irak’taki faaliyetleri kitaplara, itiraflara konu oldu.

Irak işgalinden sonra ise aynı bölgedeki İsrail varlığı çok ileri noktalara ulaştı. Bu yeni bir dalgaydı ve Türkiye’de en ciddi tartışma konularından biriydi.

İsrail’in Lübnan’a saldırdığı, Nasrallah’ın yerini ihbar etme tartışmasının sürdüğü günlerde bir konuya dikkat çektim ama asla bir cevap bulamadım. Türkiye’den bazı elit timler, aynı dönemde hem İsrail’e hem de Lübnan’a gönderiliyordu. Neden? Bunun cevabını kimse bilmiyor. Bu kadar mı?

Bu köşeyi izleyenler, o günden bu yana K. Irak’tan Türkiye’nin değişik bölgelerine silah ve patlayıcı sevkıyatları ile ilgili çok sayıda yazı yazdığımı, sorular sorduğumu hatırlayacaktır. Bunların hangi sebeple bu ülkeye sokulduğuna ilişkin hiçbir cevap bulamadım. İşin tuhafı, K. Irak’ta bu kadar etkin olan İsrail ve ABD istihbaratının bu sevkıyatlarla da bağlantısı olduğuna dair iddialardı. Hatta, Türkiye’yi mensup bazı askeri unsurların İsrail’den K. Irak’a yapılan sevkıyatlara güvenlik sağladığı, aynı birimlerle birlikte yabancı istihbarat mensuplarının K. Irak’tan Türkiye’nin değişik yerlerine yapılan sevkıyatları birlikte yürüttükleri gibi dehşetengiz tezler hep yanıtsız kaldı. Son yirmi yılda Türkiye’nin sorduğu bir çok sorunun cevabının bulunamaması gibi… Aslında bütün soruların cevapları bu trafikteydi. Ama kim soracaktı!

Afyon’a getirilen patlayıcı ve füzelerin Ankara ve İstanbul’a gönderilmesi gibi. Peşmergeleri eğiten İsrailli uzmanların, Türkiye sınırına bir takım uydu cihazları ve bunlara ait ekipmanlar yerleştirmesi gibi. Bu trafikte yer alan bazı kişilerin sık sık İsrail’e gitmeleri gibi. 21 Eylül Cuma gecesi 01:40 sularında bir tonunu üzerinde C-3 ve C-4 patlayıcı taşıyan bir aracın İstanbul’a gönderilmesi gibi.

Hiçbir zaman yazmaya cesaret edemediğim çok önemli liderlere suikastler planlandığı iddiaları gibi. Dikkatimi çeken, bu iddialardan bir süre sonra yeni bir çete operasyonu yapılması oldu.

Tekrar soralım: Bu trafiği kimler yönetiyor? İçinde yer alan resmi görevliler kimler? Trafiğin Türkiye tarafından hangi güçler yer alıyor? Türkiye’deki ortakları hangi çevreler? Hangi taşeron çeteleri kullanıyorlar? Amaçları ne? Bu çokuluslu örgütlenmenin kodları ne kadar çözülebilir? Bilmiyoruz. Ancak, Türkiye’de sokakları bölen, kamplaşmalara/çatışmalara yol açan, gördüklerimizin dışında bir başka iradenin var olduğunu biliyoruz sadece. Gördüklerimiz kadarıyla izliyoruz ama sadece izliyoruz…

Bir operasyon, Cem Ersever, Jitem ve Mumcu suikastine ilişkin nice soruları bugüne taşıdı. Taşıyacak da. Ama 15 yıl önceki olayların dışında son beş yılda bu bölgede neler oluyor sorularına ışık tutacak bilgilere ihtiyacımız var. Cesaretle sorular sormaya. Son iki yılda gerçekleşen operasyonların çok büyük olayları, saldırıları, suikastleri engellediğine inanıyorum. Önleyici operasyonlar oldu. Ama bu kirli, karanlık ilişkiler ağını aydınlatacak büyüklükte değil.

Geriye doğru etkili bir temizlik çok zor ama mümkün. Okyanus ötesi, kıta Avrupası ve bölge ülkeleri bağlantılı gayri meşru ilişkiler ağı çözülemezse, her iki ayda bir çete operasyonu yapılmak zorunda kalınacaktır. Tabi bu arada yeni Mumcu suikastleri olmazsa, bunlara bağlı olarak toplumsal travmalar yaşanmazsa…

“Egemenlik elitlerindir, itiraz edilirse Türkiye’yi imha ederiz”

Bugün 23 Nisan; hayli zamandır çocuklara dönük yüzünü coşkuyla kutladığımız milli egemenlik bayramı… Avrupa Birliği üyesi olmak isteyen, 84 yıl önce rejimini ‘cumhuriyet’ olarak belirlemiş, 50 küsur yıldır demokrasi peşinde koşan Türkiye’nin 2008 tablosuna bayramın anlamı yönünden bakmakta yarar var.Seçimden hemen önce (9 Temmuz 2007 tarihinde) Doğan Medya Grubu’na ait gazetelerden birinde (Milliyet), geçmişte Merkez Bankası başkanlığı da yapmış bir yazarın (Yaman Törüner) “Türkiye’yi kim yönetecek?” başlıklı bir yazısı yayımlandı. Yazar kısa süre sonra yapılacak genel seçimde sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın ülkeyi hep aynı kadronun yöneteceğini vurguluyordu.

İşte yazının başlangıç paragrafı: “Ülkeleri yönetenlere bakınız. Bütün dünyada ülkeler elit bir sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıf, bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri tarafından oluşturulur. Gelişmekte olan ülkelerde, bu sınıfa ‘Silâhlı Kuvvetler’i de eklemek gerekir. Zaten, anayasalar da bu esasa göre hazırlanmıştır.”

22 Temmuz’da sandıktan çıkan sonuç ‘elit sınıfların yönetimini’ imkânsız kıldı. Millet egemenliği kendi adına kullanma hakkını bir siyasi partiye emanet etti. ‘Bütün dünyada’ durumu bir tarafa bırakalım, ama Türkiye’yi, o yazıda tek tek belirtildiği türden kişi ve kurumlar (bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri) yönetmiyor bugün.

Ülkeyi onlar yönetmiyor, tamam ama yaşayarak gördüğümüz üzere, yazarın ‘elit bir sınıf’ dedikleri de halkın seçtiklerinin yönetmesine de izin vermiyor. “Zaten bu esasa göre hazırlandığı” yazıda ifade edilen anayasa kullanılarak, halkın tercih hakkı kısıtlanmak isteniyor.

‘Milli egemenlik bayramı’ adını taşıyan bu önemli günde içinde bulunduğumuz durumu iyi değerlendirmek gerekiyor.

Seçim öncesinde çıkan göz açıcı o yazıya benzer bir başka tespiti de yine Doğan Medya Grubu’na ait bir gazetede (Posta), farklı bir yazarın (Mehmet Ali Birand) kaleminden okuduk. Seçime kadar ‘demokrat’ çizgi izlediğini bildiğimiz yazar, şimdilerde farklı havalardan çalıyor. Açık sözlü yazısını da, sanıyorum, iki arada bir derede durumuna borçluyuz.

İçinden geçtiğimiz süreci soğuk savaşın en zirve noktasındaki ‘dehşet dengesi’ doktrini (MAD) ile mukayese ediyor yazar. İki taraf da füzelerini birbirine çevirmiş, ilk hamleyi bekliyor. Taraflardan biri hamle yaptığında diğeri de hemen düğmeye basacak ve iki tarafın elindeki füzelerle dünya yok olabilecekti. Türkiye’de şimdiki durum bundan farklı değilmiş.

Okuyalım: “AKP, türban adımını atarak Ulusalcıları tahrik etti. Yani ilk eşik aşılmış oldu. Şimdi Ulusalcılar tüm nükleer silâhlarını AKP’ye yöneltmiş durumda. / AKP türban konusunda geri adım atmadığı veya örneğin, bazı bakanlarını değiştirerek, kamuoyundaki bilinen kuşku ve kaygıları gidermek için bir iyiniyet gösterisinde bulunmadığı, başka bir deyişle, atacağı adımlar konusunda kesin kararlı, geri dönme niyetinde olmadığını gösterirse, Ulusalcılar nükleer füzelerini ateşleyecekler. / (..) AKP tutum değiştirmezse, Türkiye’yi imha stratejisi devreye sokulacak ve düğmeye basılacak.”

Yazıda ‘Ulusalcılar’ denilmesine bakmayın, kast edilen, ‘elit sınıflar’… Önceki yazıda kimlerden, hangi kurumlardan oluştuğu açık açık yazılmış olan ‘elit sınıflar’, “Ülkeyi hep onlar yönetsin” diye hazırlanmış olan anayasayla, Soğuk Savaş döneminin ‘MAD’ savaş doktrinini, yalnızca sekiz ay önce sandıktan çıkarak ülkeyi beş yıl daha yönetmeye hak kazanmış parti ve liderleri üzerinde uyguluyorlar.

Halkın oyuyla iktidara gelmiş kadrolar bu ‘gerçeği’ anlamazsa, ‘elit sınıflar’, “Türkiye’yi imha stratejisini” devreye sokacaklarmış… “Türkiye kendini imhaya hazırlanıyor” başlıklı yazısında yazar öyle diyor…

Biz de her 23 Nisan’ı ‘milli egemenlik bayramı’ olarak kutluyoruz! Milli egemenlik ha!

 

güncel, yorum kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Sorulmaktan Korkulan Sorular

 

Ahmet Efe’nin Çerkes Ethem adlı kitabında verdiği ibret örnekten ders almak lazım;

Dostum Ahmet Efe’nin yazdığı kitabı dikkatle ve ibretle okumaktan son derece memnun oldum. Tarihe bir çok noktada belge olacak ve bir çok bulanık sorulara berrak cevap olacak bir kitaba sahip olduğumdan mutlu oldum.

Tarihimizde bazı olaylardan neden bahsedilmez?

Bu gibi soruları sorunca çok ilginç şeyler karşımıza çıkmaktadır. Araştırıp okuyunca da kafalarda yeni sorular oluşmakta ve tekrar tekrar araştırıp sorular sormak zorunda kalıyoruz. Belki de bu soruları sormaya devam etmek zorundayız. En azından neden milletimiz acı içinde iken neden bir avuç insanın dün, bugün olduğu gibi yarın da kuvvetle muhtemel olarak gününü gün edeceğine cevap bulacağız.

Öncelikle daha önce de yazıp sorduğum bir soru ile başlamak isterim.

Efe’nin kitabında da bahsettiği gibi Mason localarını Büyük Önder Atatürk kapattırdı. Peki neden tekrar açıldı?

Kim açılmasına müsaade etti?

Şu an Atatürk’ün her sözünü bayrak yapıp şöyle veya böyle düşünebilir diyerekten korkunç yargılara varılmaktadır. Ama Mason localarının kapatılmasından bahsetmemektedirler. Hatta bazıları masonları laik cumhuriyetin garantisi olarak da görmektedirler.

Yine Efe, Rıza Nur’dan yorumsuz alıntı yapmaktadır ki aynı alıntıyı ben de yapmaktan kendimi alamadım;

‘’ Muslihiddin Adil adında biri Lozan’a gelmiş. Benimle görüşmek istedi. Görüştük. Bir müddettir bizim otelde gördüğüm adam. Kendisinin bütün Makedonya Türkleri namına murahhas olarak geldiğini ve bu Türkler namına teklif ve ricada bulunmaya memur olduğunu söyledi. ‘Buyurun!..’ dedim. Derden tepeden türlü mukaddemelerden sonra Selanik vilayeti Müslümanlarının ahali mübadelesinden istisna edilmesini, rica etti. ‘Bu makul bir teklif değil ama İsmet Paşa’ya söyleyeyim, tekrar görüşürüz’ dedim. Km olduğunu soruşturdum, İstanbul Darülfünununda profesör olup Selanik dönmelerinden imiş. Burasını söylemiyor. Tekrar görüştüm. Bunun sebep ve menfaatlerini sordum. Dedi ki, ‘Biz Türkler Makedonya’da ekseriyet yapıyoruz. Orada kalırsak istiklal yapacağız. Bir Türk hükümeti teşekkül eder. Büyük bir menfaattir.’ Dedim ki, ‘Nüfusunuz bu işe kafi değildir. Şimdiye kadar bizden İstanbul ve Anadolu’ya hicret etmiş olanları da yine kafi nüfus olamaz. Hem o Türklerin tekrar Selanik ve civarına nakletmek imkansız bir şeydir, hayaldir. Hem Yunanlılar da bunu yaptırırlar mı? Bir de Yunanlılar size istiklal veya muhtariyet verirler mi? Böyle şey kan ve kuvvet ile alınır. Buna da iktidarınız kafi değildir. Fikriniz, gayeniz yanlış. Bilakis siz bu mübadeleyi şiddetle istemelisiniz. Çünkü Yunanlılar orada kalanları birer suretle ve tedricen (yavaş yavaş) imha edeceklerdir. İptida (ilk önce) iktisaden mahvederler. Sonra canınıza kast ederler. Bir asırlık bir tarih var. Mora’dan beri bu böyle. Mora ihtilali zamanında Mora’da Türkler ekseriyet teşkil ediyorlardı. Beş on yıl içinde orada ilaç için aransa bir Türk kalmamış oldu. Sonra Atina, sonra  Teselya meydanda. Şimdi sıra Trakya ve Makedonya’dadır.’ dedim. Baktım sendeledi. Davası mantıki değil, kamilen saçmaydı. Cevap bulmadı. Fakat beni illa mübadeleden istisna fikrine ircaa (döndürmeye) çalışıyor. Gittikçe de daha ziyade saçmalıyor, ‘Olamaz!’ deyip kesmekten başka çare bulamadım.

‘’Bu adamın teşebbüsü dediği gibi değildi. Bana, kuvvetli ve müessir bir yalanla Yahudi dolabı yapıyordu. Makedenya’ya istiklal filan hep bizim gözümüze boya idi. Kandıracak… Gayesi sırf Selanik dönmelerini mübadeleden istisna ettirmekti. Demek dönmeler yol masrafını vererek onu bu iş için Lozan’a göndermişlerdi. Makedonya Türklerinin mümessili olması yalandı. Demek ki, dönmeler Selanik’te kalmak istiyorlardı. Hatta İstanbul’dakiler de tekrar Selanik’e hicret edecekler.  Demek Türkiye’de bunlar da Türk’ten başka türlü düşünen ve zıt menfaat sahibi bir zümredirlerdir. İşin  felaketi, bunlar Türk görünüyorlar. Rumlar, Ermeniler bunlardan çok iyi. Çünkü hiç olmazsa onları Rumdur, Ermenidir biliriz. Bu ecnebi unsur, bu parazit kanımızda saklanıyorlar. Yüzlerini gözlerini kanımızla boyuyorlar. Böyle bir zümreden birini sivriltmek, Darülfünuna profesör yapmak fena şey!..  Bu adamlar kendi hesaplarına da hatada idiler. Çünkü Yunanlılar onları orda rahat bırakırlar mı? Hele ticari bir unsur olduklarından Yunanlıların herkesten evvel hücum ve mahvedecekleri bir zümredir. Yahut da derhal tanassur etmeleri (din değiştirmeleri), Rumca konuşmaları lazımdır. O halde yine madun (aşağı) muamelesi görürlerdi. Karaman Rumlarının bile gördükleri böyledir. Bu arada, yani Türk’ün can, baş kaygusunda Sabatay Sevi’nin oğulları da bu işte idiler.’’

Buradan anlaşılmakta ki Sabataistler Selanik’ten gelmek istememişlerdir!

Birçoğumuz hemen aklına Rıza Nur’un dört ciltten oluşan hatıralarının yasaklanmasının Ulu Önder’e hakaretten olduğunu bilmekteyiz. Belki de öyle olmakla beraber asıl neden Atatürkçü sandığımız Sabataistlerin kendileri hakkında yazılanların deşifresinden çekinmelerinden kaynaklanma ihtimali olabilir mi?

Neden Sabataistler Anadolu’ya gelmek istememişlerdir?

Nasıl ikna edilmişlerdir?

Peki neden illa getirilmek istenmiştir?

Kimler getirmek istemişlerdir?

Amaçları ne olabilir?

Darülfünundan Lozan’a tavassuta giden profesör gibi, şu an üniversitelerimizde kaç Sabataist vardır?

Yada memleketimizde siyasi, ekonomik, erk sahibi olmuş kaç kişi bunlardan?

Eğer bunlar samimi Müslüman değil iseler neye göre laiklik tanımını yapmaktadırlar?

Atatürk’ün nefret ettiği bu zümreler neden şimdi Atatürk’ü bayrak yapmaktadır?

Yoksa laiklik diye yutturulmaya çalışılan şey Türklerin tarih boyunca dinlere gösterdiği hoşgörüden başka bir şey olmasın?

Şu bazı Sabataistlerin dünyaya ‘Evet, biz Ermenileri kestik!’ demesinin nedeni de bu işlerde parmaklarının olmasından mıdır?

Ki burada bir alıntıya yer vermeyi uygun buluyorum; Moltke’nin seyahatnamesinde ‘Türkler İslam ve Hıristiyan olmak üzere iki kısımdır. Hıristiyan Türklere Ermeni adını veriyorlar.’ demektedir.

Buradan da Türklerin ve Ermenilerin arasında bir fark olmadığı gibi iç içe kardeşçe yaşadıkları anlaşılmaktadır. Şimdi ise durum çok farklı. Halen bazı Yahudi lobilerine para vererek Ermeni tasarılarına karşı tedbir almaktayız.

Ermeni-Türk düşmanlığı ve şimdi de itina ile işlenen ve nifak tohumlarının yeşerdiği aynı topraklarda Türk-Kürt düşmanlığı olması acaba kime ne fayda sağlamaktadır?

Bugüne kadar terör belasına verilen şehitlerimizin kanlarının hesabı ne olacak, kimden sorulacak?

Yada hangi lobilere Kürt meselesi için para vermeye başlayacağız?

Burada yeri gelmişken şehitlerimizi tekrar anıyor ve içimiz burkuluyor. Gazilerimizin acılarını paylaşmaya çalışıyoruz. Hala Anadolu’yu yurt edinebilmek için Türk’ün kanı akmaktadır. Gerçek budur. Bu gerçeğe dayanarak da şunu söylemeliyiz, ülkemizin nimetlerinden Türk’ün hakkını gasp edenler bunun hesabını mutlaka vermelidirler. Hak etmeden memleketin kaymağını çalan, milleti sömürenler, devleti soyanlar dün olduğu gibi yarın da ortaya konacaktır. Bunları söylerken hukuk emrettiği hal tarzını kast etmekte olduğumuzu belirtmeliyim. Keza bugünlerde mensubu olduğu milletti yani Türk’ün adını anmak artık bazılarınca ki bunların da başka menşeden olanların çok olduğu gerçeği bir yana hemen ulvi değerler adına keçi ilan edilmektedir.

Tekrar Selanik dönmelerine dönersek;

Bir başka kaynakta da şöyle bir durum söz konusu; Selanik millet vekillerinden Mustafa Efendi isimli birisi de Yunan parlamentosuna müracaatta bulunarak, ‘Biz ne Türk’üz, ne de Müslüman’ız! Biz Avcı Mehmet’in zorlaması ile can kaygusundan Müslüman görünüyoruz. Aslında biz Yahudi’yiz. Bizi Türkiye’ye göndermeyin demiştir.’

Türkiye’de de Karakaşzade Rüştü Efendi isimli biri Atatürk’e ve TBMM’ne bir dilekçe vererek, ‘’Mübadelede Selanik’ten geleceklerin Yahudi dönmeler olduğunu ve de kalben Müslüman olmadıklarını, gizli gizli inançlarını yaşadıklarını, kendisinin de onların Karakaş kısmından olduğunu, diğer kollarının da Yakubi ve Kapani olduklarını, eğer Türkiye’ye gelirlerse, Türk milletinin can ve kanı pahasına kurtardığı vatanını elinden alacağını, onların iliklerine kadar sömüreceğini belirtmiş ve bunların Türkiye’ye alınmamasını istemiş idi.’’

Tayfun Er’in Erguvaniler isimli kitabını da hatırlattığımda herhalde Rüştü Efendi haklı çıktı demekten başka çare de kalmamış oluyor.

Mübadelede gelenlere neler verilmiştir?

Savaşı can ve kanı pahasına kazanan ve yıllarca mahrum edilen Türklere savaş sonunda acaba mübadelede gelenlere verilenlerden verilmiş midir? Sanırım hayır. Hatta onlardan alınıp mübadelede gelenlere verilen yerler dahi olduğuna dair kayıtlar vardır.

Peki bu adaletsizliğe neden kimse karşı çıkmamıştır?

Çıktıysa kim çıkmıştır?

Ben birini hatırlatayım, Doğubayazıt vekili önce savaşta varını yoğunu kaybeden Anadolu insanına verelim sonra gelenlere verelim demiş ama bu teklif TBMM’de kabul görmemiştir. Acaba neden?

Acaba mübadelede mal verilme işlerinde kimler görevlendirilmiştir?

Şu anda o kişilerin torun torbaları ne işlerle meşgullerdir?

Ne kadar zengindirler?

Bir soru da aklımıza şöyle geliyor, Anadolu’da Hıristiyan Ortodoks Türkler her ne kadar Lozan’a göre mübadeleye tabi tutulmuş olmasa da neden onları da gönderdik?

Ki bu insanlar Kurtuluş Savaşında Türklerle beraber şehit olmuşlardı. Hangi mantık bunları gönderdi?

O halde mübadeleyi planlayanlar din eksenli bir mübadele yaparak laikliğe aykırı davranmamışlar mıdır?

Türk yurdundan Türkü göndermek ihanet değil midir?

Onların yerine Türk ve Müslüman olmadıklarını kendilerinin değişik beyanlarından anladığımız İbrani azınlığı hangi niyetle Anadolu’ya getirilmiştir?

Buna kimse karşı çıktı mı?

Ortodoks Türklerin mal ve mülklerine ne oldu?

İşte bu soruları sormak ve cevaplarını aramak zorundayız.

Yada birçok televizyon dizilerinde boy gösteren halkı aptal yerine koyan acayip insanların ipe sapa dokunmayan voleli laflarıyla hayatımızı idame ettirmeye çalışacağız. Maymun yerine konacağız.

Yada adam gibi davranıp yarınımıza sahip çıkmak için dünümüzü çalanları tanıyacağız.

Mesela, Atatürk ölünce Türk lirasından Ata’nın resmini kim çıkardı ve neden onun yerine İnönü’nün resmini koydu?

Neden Ata’nın resimlerini ve heykelleri resmi dairelerden kaldırıldı? Kaldırılan bunların yerine kimin resmini ve heykelini koydular?

Ne zaman tekrar Ata’nın resmi ve heykelleri geri kondu? Bunu kim yaptı?

İşte sorular, sorular bize yol gösterecek olan şey bunlar!..

Kadir Gecesi

Kur’ân-ı Kerim’in inmeye başladığı Ramazan ayı’nın yirmi yedinci gecesi. İslâm’da en kutsal ve faziletli gece Kadir gecesidir. Kur’ân-ı Kerim de bu gecenin fazileti kadir süresinde belirtilmektedir. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Bismillahirrahmanirrahim

1-Gerçek şu ki, biz onu kadir gecesinde indirdik.

2-Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir?

3-Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.

4-Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler.

5-Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir (selamdır) o.

Bu sûreye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır:

a) Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve yirmiiki yıl sürmüştür.

b) Kadir; takdir anlamındadır. Yani bu gece, ALLAH’ın, ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yer yüzüne iner.

c) Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır.

Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasûlûllah (s.a.s) “Kadir gecesini iman ederek ve mükâfatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolunur” buyurur.


Rasûlûllah (s.a.s) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur. “
Yarabbi, şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin; beni de affet” (Riyazü’s-Salihin, H. No: 1194).


Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; “
Siz Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” (Buhârî, Leyletü’l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:


a) Kur’ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

b) Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

c) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler ALLAH Teâlâ’nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir. (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

d) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

e) Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü’mine selam verirler.

Kadir gecesi, Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Râsulullah (s.a.s)’den bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. “Kadir,gecesini Ramazan’ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27; 29) gecelerinde arayınız” (en-Nevevi, Riyâzü’s-Salihin, II, H. No: 1197). Ancak İslâm alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir.

Kadir gecesinin sessiz ve sakin, fırtınasız, ne fazla sıcak, ne fazla soğuk, uyanık bulunan kimselere huzur ve huşu bahşettiği, sabahleyin doğan güneşin saçtığı ışınların gözleri tırmalamadığı çeşitli alimlerce ileri sürülmüştür.

Eğer zamanlar içerisinde mutlak mukaddes bir zaman olsaydı, bu Kadir Gecesi olurdu. Çünkü Kur’an vahyi, kendi beyanına göre o gece inmeye başlamıştı. Yine kendisi bu iniş gecesinin bir Ramazan ayına tekabül ettiğini ifade buyurmaktadır. Kur’an Kadir Gecesi’ne bir tam sure ayırmıştır. (97. Sure) “Kadir Gecesi“, “değer gecesi“dir. ALLAH tarafından değerli kılınmış bir gecedir. Bu değer ayette rakamla ifade edilmiştir: “Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır!

Bin aydan daha hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

Bin ay” seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki Salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Rasûlûllah (a.s.m.) sahabelere İsrail oğullarından bir kimsenin ALLAH yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabeler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.


Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, “
Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. ALLAH sana ondan daha hayırlısını indirmiştir” diyerek Kadir Suresini okudu ve, “İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır” buyurdu.

Ashaptan bazı kimseler rüyalarında Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son yedi gününde olduğunu görüp bunu Resul’e haber verince, Rasûlûllah “Görüyorum ki rüyalarınız Ramazan’ın son yedi gecesi hakkında birbirini tutuyor. Artık kim Kadir Gecesi’ni arayacaksa onu Ramazan’ın son yedisinde arasın” (Buhari ve Müslim) buyurmuştur. Yüzyıllardır Müslüman geleneği, rivayetlerin de katkısıyla, Ramazan’ın 27. gecesini Kadir Gecesi niyetine ihya etmekte, yüz milyonların yanık yürekleri Rablerinin rahmet ve şefkat pınarına bin bir umutla kurumuş dudaklarını dayamaktadır.

Demek ki esas olan, niyettir, alâkadır, ihlâstır. Gerisi Rabbimizin bitmez tükenmez rahmet hazinesinin mükâfatına kalmıştır. Rabbimizin mükâfat hazinesi kulların ki gibi değildir, verilmekte güçlük, zorluk ve cimrilik bahis mevzu olsun. Ne var ki, ihlâs, iman ve âlaka şartı vardır bunun. Bunu nefsimizde bulunduralım yeter.


Allahu Teâlâ, gecelerimizi Kadir eylesin. Gecelerimizin kadrini bilmeyi de cümlemize nasip eylesin. Âmin…

 

* * * * * *

 

“Gerçek şu ki, Biz onu “Kur’ân’ı” kadir gecesi’nde indirdik. Kadir gecesi’nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.  Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir “selâmdır” o.” Kadir Suresi-1-5

 

Kadir suresi’nde, Rabbimiz, kadir Gecesi’ni böyle beyan buyuruyor.. Kur’ân-ı Kerimi Kadir Gecesi’nde indirdiğini beyan buyuran Rabbimiz, yegâne hayat düsturumuz Kur’ân-ı Kerim’i Ramazan ayında indirmiş olduğunu da beyan buyurmuştur: “Ramazan ayı… insanlar için hidayet olan ve değer yolu ve “hak ile batılı birbirinden” ayıran apaçık belgeleri “kapsayan” Kur’ân onda indirilmiştir…” Bakara Suresi-185

 

Diğer ayetlerde şöyle buyuruyor Rabbimiz: “Hâ, Mîm. Apaçık kitaba andolsun. Gerçekten Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten Biz uyaranlarız. Ki onda “o gecede “ her hikmetli iş ayrılır.” Duhan Suresi-1-4

 

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayında ve Kadir Gecesinde indirilmiştir…

 

Kadir kelimesinin mânâsı, “Hüküm vermek” demektir. Allah Teâlâ, o gecede bir yıl içerisinde olacak şeyler hakkında hüküm verdiği için bu geceye bu ad verilmiştir.

 

İbn Abbas(r.anhuma) dedi ki: Yüce Allah, dünya işlerini bir sonraki kadir Gecesi’ne kadar hayat, ölüm ya da rızık ile ilgili hususları muhkem olarak hükme bağlar.

 

Katâde Ebu Bekr ibnu’l Arabî ( rh.a.)dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğu bu gecenin kadir Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Onlardan bu gece, şaban’ın ortası gecesi olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bu yanlış bir görüştür. Çünkü yüce ALLAH, doğru ve kat’i olan kitabında: “O Ramazan ayı ki, onda Kur’an indirilmiştir.” Bakara 2/183 diye buyurarak, Kur’an’ın indirilmiş zamanın Ramazan ayında olduğunu açıkça ifâde etmiş, daha sonrada bu buyrukta: “Biz onu, mübarek bir gecede indirdik.” Duha Suresi-3 buyurmak suretiyle hangi gecede inmiş olduğunu tayin etmiştir.

 

Kim Kur’an’ın başka bir zamanda indiğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur.

 

Hakim ve ibnu Ebi şeybe Hassan ibnu Hureys tarikiyle said b. Cubeyir’den ibn Abbas (r.anhuma)’nın şöyle dediğini rivayet ederler: Kur’ân-ı Kerim, bütünüyle Levh-i mahfuzdadan dünya semâsındaki Beytu’l- izze’ye indi. Cebrail (a.s) ondan, peyderpey Rasulullah (s.a.s)’e indirdi.

 

Hakim, Beyhaki ve nesei, Davud b. Ebi Hind tarikiyle ikrime’den ibn Abbas (r.anhuma)’nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:  Kur’ân-ı Kerim, önce bir bütün olarak kadir Gecesi’nde dünya semâsına, bundan sonra yirmi sene boyunca parça parça inzali tamamlanmıştır.

 

Kur’an-ı kerim’in inmiş olduğu, Ramazan ayı içinde bulunan ve bin aydan hayırlı olan kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s) bizlere beyan buyurmuştur.

 

İbn Abbas (r.anhuma )’nın rivayetiyle şöyle buyurmuştur Rasulullah (s.a.s): “Siz kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son onu içinde arayınız. Kadir Gecesisi, ya Ramazandan kalan dokuzuncu gecede, yahud kalan yedinci gecede, yahud kalan beşinci gecededir.”

 

Ümmül- Mü’minin Aişe (r.anha)’dan . Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur: “Sizler kadir Gecesi’ni, Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde arayınız!.” Sahih-i Buhârî Kitabu salati’t Teravih, B.4, Hds.9.

 

Zır b.Hubaş (r.a.) anlatıyor: Ubeyy ibn ka’b (r.a.)’a sordum. Dedim ki: Kardeşin ibn Mes’ud! “kim bir yıl ibadetle kaim dursa, kadir Gecesi’ne rastlar” diyor.

 

Ubeyy (r.a.): O, insanların buna güvenmemelerini kastetmiştir. Yoksa kendisi bu gecenin Ramazan’da olduğuna, Ramazan’ın da son on gecesinde, o gecenin de yirmi yedinci gece olduğu pekâlâ bilir, dedi. Sonra bu gecenin yirmi yedinci gece olduğuna istisnasız yemin etti.

 

Ben: Ya Ebu’l- Munzir, bunu neye istinaden söylüyorsun? Dedim. Ubeyy (r.a): Alâmetine, yahud Rasulullah (s.a.s)’in bize haber verdiği nişana istinaden söylüyorum. O gecenin sabahında güneş, şuasız olarak doğacaktır, cevabını verdi. Sahih-i Müslim Kitabu’s Siyam, B.40, Hds.220.

 

Bin aydan daha hayırlı olan kadir Gecesi, Mübarek Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aranması gerekir… Ubeyy ibn ka’b (r.a.)’ın beyanı ve ümmetin ulemâsının genel kabuluyla Ramazan Gecesi’nin doğru ve isabetli tesbiti gerekir…

 

Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu meçhuldür. Ramazan ayında, ramazan ayının son on gecesinde veya son yedi gecesinde, ramazanın tek olan son on gecelerinde aranılması hususunda rivayetler vardır. Efendimiz (s.a.v.) son on gece îtikafa girer ve ev halkını da ibâdete teşvik ederdi. Kadir Gecesi’nin tam olarak bilinmemesinin pek çok hikmeti vardır. Müminler, bu sâyede tembellikten kurtulmakta ve Kadir Gecesi’ni yakalayabilme arzusuyla ramazan boyunca gecelerini değerlendirmektedirler.

 

Nitekim bizler, iki büyük kıymeti pek takdîr edememekteyiz. Birincisi en üstün varlık olan insan, ikincisi de zaman (hâssaten geceler). Bu yüzden: “Her geceni Kadir bil; her geçeni Hızır bil” demişler.

 

“Allah Teâlâ şu beş şeyi, beş şeyde gizlemiştir:

1- Rızâsını, taatlarda gizlemiştir.

2- Gazabını, ma’siyetlerde gizlemiştir.

3- Orta namazını, diğer namazlar arasında gizlemiştir.

4- Velî kulunu, halk arasında gizlemiştir.

5- Kadir Gecesi’ni, ramazan ayında gizlemiştir.”

 

Hayat düsturumuz Kur’an-ı Kerim’in inmiş olduğu Kadir Gecesi’nde melekler ve ruh, Allah’ın izniyle iner ve fecrin çıkışına kadar muvahhid mümin Müslümanları selamlar. Bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’nde mümin müslümanların uyanık olup geceyi ibadetle geçirmelidirler.

 

Ebu Hüreyre’ın (r.a.) rivayetiyle Rasülüllah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her kim imanından dolayı ve ecrini yalnız Allah’dan umarak Kadir Gecesi’ni taatle geçirirse, onun lehine, geçmiş günahları mağfiret olunur.” Sahih-i Buhârî Kitabul iman B.25, Hds.28

 

İmam Nevevi (r.a.) şöyle diyor : Kefaret mahiyetinde olan ibadetler, günahlar ile karşılaştığı zaman eğer bu günahlar küçükseler, onları siler götürür ve şayet büyükseler, o zaman onları hafifletir. İzale edeceği veya hafifleteceği bir günah bulunmadığı taktirde, sahibinin derecesini ve cennetteki makamını yükseltir.

 

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir: “ Kadir Gecesi hakındaki sevaba nail olmak için ulemadan bazılarına göre bütün geceyi ibadet ve taatle ihya etmek şart değildir.yatsının farzını kılmak bile o geceye va’d buyrulan sevaba nail olmaya kafidir.fakat zahire bakılırsa, o gecenin sevabına nail olabilmek için bütün geceyi ibadetle ihya etmek şarttır. Bir günün yalnız bir kısmında veya o günün ekserisinde oruç tutmakla bir kimse oruç tutmuş sayılamıyacağı gibi, kadir gecesinin bir kısmında ibadet yapmakla dahi o gece ihyâ edilmiş sayılamaz.

 

Mü’minlerin annesi Aişe (r’anha) anlatıyor: Ya Rasulullah, kadir gecesi’ne rastlarsam ne dua edeceğim bana bildir, diye talebde bulunmuş.

 

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, şüphesiz sen affedicisin affetmeyi seversin. Beni affet, dersin.”

 

Hz. Mevlâna: “Ey genç! Ne bütün geceler Kadir’dir, ne bütün geceler ondan hâlidir.” der. Âşıklar için Kadir Gecesi, sevgiliye (yüce Rabb’e) yakınlık hazzının duyulduğu gecedir.

 

Gönül erbâbına, velîlere, müminler arasından Allah Teâlâ’nın murad ettiği tâat ehline Kadir Gecesi hayret verici pek çok şeyler ihsân edilir. Bunlar, o zâtların hallerine, kısmetlerine, azîz ve celîl olan Allah’a yakınlık derecelerine göre farklı farklı tecelli eder. Kadir Gecesi’nin farkına varan kimsenin bunu gizlemesi sünnettir

 

Kadir Gecesi’ni Nasıl Değerlendirmeli?

 

Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yatsı namazını cemaatle kılan kimse, gece yarısına kadar namaz kılmış gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse ise bütün gece namaz kılmış gibidir.” Yine Efendimiz (s.a.v.)’in; “Kadir Gecesi’nde, yatsı namazında cemaatte hazır bulunanın, ondan hissesini alacağı” ve “Ramazan ayı çıkıncaya kadar, akşam ve yatsı namazlarını cemaat ile kılanın, Kadir Gecesi’nden çok hisse alacağı” müjdeleri de göz önünde bulundurulursa, en azından ramazan ayında sabah, akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmanın ne büyük bir manevi kazanç olduğu anlaşılır.

 

Bu gecelerde, günahlarımızın affı için dua etmeliyiz. Özellikle “Allah’ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni de affet.” diye dua etmeliyiz. Bu gece en makbul amel dua ile Kur’an kıraatidir. Efendimiz (s.a.v.) bu gece dua eder, tertîl üzere Kur’an okur, tefekkür eder ve namaz kılardı. Bizler de bu amellerle ve istiğfar ile geceyi değerlendirebiliriz.

 

Eskiden Kadir Gecesi’nde, oyun ve eğlence yerleri kapatılır ve büyük camiler sabaha kadar açık olur, müminlerle dolup taşardı. İnsanlar birbirlerine, “Gecen Kadir, gündüzün bayram olsun!” diye dua ederlerdi.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.